Hakkâri’de kırk mevsim...

Hakkâri’de kırk mevsim...

Geçenlerde bana uğrayan bir dostum, kitaplığıma şöyle bir göz attıktan sonra, “En çok iki yazarın kitapları var kitaplığında” dedi. “Hangi yazarlar, farkında mısın?” Düşününce, hiç bu açıdan bakmadığımı fark ettim. Ama merak etmiştim kuşkusuz. “Hangi yazarlar?” diye sordum. “Borges ile Ferit Edgü” diye yanıtladı.

Doğrusu, şaşırdığımı söyleyemem. Eh, ne demişler: “Hangi yazarları okuduğunu söyle, sana kim olduğunu söyleyeyim…”

Borges’le seksenlerden beri boğuşuyorum! Yalnızca okur olarak değil, çevirmen olarak da! Her seferinde, kendi kendime, “Artık yeter!” diyorum, ama kurtulamıyorum. Hiç ummadığım bir anda bir Borges kitabı ya da Borges üstüne bir kitap getiriyorlar önüme, “Hadi, çevir bakalım!” diyorlar. Borges’in alnıma yazıldığına inanacağım nerdeyse.

Edgü’yü yetmişlerden beri okuyorum. Edgü’de de bir “çeviri” söz konusu. Onun her öyküsü, her anlatısı, bir yaşantıyı, bir duyumsamayı, bir anımsamayı edebiyata “çeviriyor”, edebiyat kılıyor, gerçekliğin katmanlarını düşle kat ediyor. Edgü’nün yazdıklarını her okuyuşumda, edebiyatın aslında ne olduğunun bir kez daha ayırdına varıyorum; sanat üstüne yazılarında da sanatın gerçekte ne olduğunun…

Gerçi Edgü’nün son dönemde yayımladığı iki kitap; aforizmalardan oluşan Cahil ile yalın ve ödünsüz bir tekdüzelikle sürüp giden Korkuyorum belki kimi okurlarını şaşırttı. Ama bence şaşırtmamalıydı. Edgü’nün öykülerindeki, anlatılarındaki enazlık bu iki kitapta daha da enaza inmişti sanki. Üstelik günümüzde yaşamak zorunda bırakıldığımız, usumuza ve ruhumuza dayatılan kapkara iklimi daha da dolaysızca kalemine dolayarak…

Kaldı ki, Cahil üstüne aforizmalar, baştan sona okunduğunda, evrensel ve ölümsüz bir “karakter” çıkıyordu ortaya. Korkuyorum’daki gözüpek içebakış ise okuyanı kendine ve yaşadığı dünyaya aynı gözüpeklikle bakmaya zorluyordu:

“Tanımadıkları insanları, erkek, kadın, çoluk-çocuk öldürmek için kendilerini öldürenlerden korkuyorum. Kendilerini patlatanlardan. İçlerinde taşıdıkları dinamiti ateşleyenlerden korkuyorum. Korkuyorum insanlardan. Korkuyorum insanlıktan. Koşa koşa korkuyorum. Kaçarak korkuyorum.”

O kadar ki, insan o kitapları bir kitabevine girip istemekten bile çekiniyor!

Örneğin, tezgâhtaki kıza yaklaşıp, “Cahil” demek zorundasınız. Kızcağız ilk ağızda haklı olarak alınabilir. Nereden bilsin: “Aptal, salak, gerzek, cahil… Tüm bunlar yakın akrabadırlar. Bunların en yaygını, en tehlikelisi cahillerdir. Çünkü o her şeyi bilir. Doğduğunda hattâ doğmadan önce her şeyi öğrenmiştir. Bu anlamda Tanrı’nın seçkin kuludur. Yoluna çıkmaya gelmez, sizi ezer geçer…”

Ya da, tezgâhın üstünden uzanıp, çevrenizdekilerin duyamayacağı bir sesle, “Korkuyorum” diye fısıldadığınızı düşünün. Kız ne yapar acaba? Ürkebilir. Adam kaçık mı ne diye. Ama belki de hemen toparlanıp, “Kimden?” diye sorabilir. Sakın korkmayın. Edgü’nün ağzından, “Kendimden korkuyorum. Herkesten korkuyorum” diye yanıtlayabilirsiniz.

***

Korkuyorum’u bir solukta soluk soluğa okuyup son sayfasına geldiğinizde, Cahil kitabının belki de ruh ikizi olduğunun ayırdına varacaksınız:

“Bir anda gecenin karanlığında, evimin önünde seyreden ışıklar içindeki bir gezi teknesinden gelen göbek havalarıyla kendime geldim. Bir koşu balkona çıktım. Geceye, tekneye, teknenin içinde o korkunç müzik eşliğinde göbek atanlara, kalan tüm gücümle haykırmaya başladım:

UTANMAZLAR

VURDUMDUYMAZLAR

ALÇAKLAAAAR

SORUMSUZLAAAAR

KÖPEKLEEEER

Ses tellerim yırtıldı, kalanlarıyla son sözcüğüm çıktı gırtlağımdan: CAHİLLEEEER.”

Okumayı sürdürün. O bir düziye umarsız “korkuyorum”dan sonra yazarın sizi umudun aydınlığına çıkardığını görecek ve bir daha hiç korkmayacaksınız:

“Sol elimi, küçük oğlumun sıcacık avcunda duyumsadım. Ne oluyor babacığım, nen var, diyordu uykulu sesiyle. Korkuyorum, dedim duyulur duyulmaz sesimle. Korkma, dedi, ben varım.”

***

Aslında Edgü’nün daha önceki bazı kitaplarını istemek de o kadar kolay sayılmaz. Kalabalık bir kitabevinde tezgâhtar çocuğu tam yakalamışken, “Şimdi Saat Kaç” dediğinizi düşünün. O telaş içinde, “Altıyı çeyrek geçiyor, abi,” deyip, geçip gitse, ne yapabilirsiniz ki! Yüzünüzde belli belirsiz bir gülümseyiş, oracıkta kalakalırsınız.

Umudunuz kırılmasın. Saat geç de olsa arayıp kendiniz bulun o kitabı! Çünkü adı Turgut Uyar’ın Büyük Saat’inden esinli o kitabın sayfalarında düşsel ve düşünsel bir yolculuğu göze aldığınızda, Ahmatova’dan Borges’e, Dostoyevski’den Camus’ye, Kafka’ya, Cézanne’dan Picasso’ya, Aliye Berger ve Abidin Dino’dan Onat Kutlar’a, edebiyatın, sanatın “kaçkın” sorunlarını keşfe çıkacaksınız.

***

O kitaplardan biri de “O”dur.

Kitabevinde görevli gence yaklaşıp, “O” deseniz ne yapar? “O kim?” diye sorarsa şaşırmayın. Ama “Hakkâri’de Bir Mevsim” derseniz, yerini ezbere bildiği kitabı hemen alır getirir.

Neden? 

O, ilk kez 1977’de Ada Yayınları’ndan çıkmıştır. Ne ki, yayımlanışından altı yıl sonra Edgü ve Onat Kutlar tarafından Hakkâri’de Bir Mevsim adıyla senaryolaştırılan bu roman Erden Kıral eliyle beyazperdeye aktarılmış, kendi ülkesinde birkaç yıl sansürü aşamamış olsa da Avrupa’nın en saygın film festivallerinden Berlin Film Şenliği’nde büyük ödüle değer görülmüştür. Adı, Rimbaud’nun Cehennemde Bir Mevsim’ini çağrıştırır.

***

Uzun süredir Sel Yayıncılık tarafından yayımlanan O ya da Hakkâri’de Bir Mevsim bu yıl kırk yaşında. Sel, kırkıncı yıl için özel bir baskı da yaptı. 

Edebiyatımızda pek çok alışılmışı yıkan bu roman için keşke önde gelen eleştirmenlerimizin katılımıyla bir de sempozyum düzenlenseydi.

Yayımlandığı yıllarda Türkiye’de geçerli sayılan, aslında iyi örnekleri de verilen yerel öyküler ve romanların tuzağına düşmeyişinin nedenleri tartışılsaydı…

Seçtiği biçemle, şiirsel sözdizimiyle, düşsel gerçekçiliğiyle romanın bizdeki alışılmış kalıplarını nasıl kırdığı ele alınsaydı…

Yalnızca coğrafyamızın değil, ruh haritamızın da uzağında kalmış bir dağ köyündeki yaşantıyı bir başına bir aydının gözlem ve düş imbiğinden geçirerek yakın ve evrensel kılışı yorumlansaydı…

Dahası, bir tek harften oluşan adındaki çekinmesizlik ve çok boyutluluk da incelenseydi… 

Kırk yıl sonraki bu yeniden okumaya, Melih Cevdet Anday’ın yıllar önceki değerlendirmesi yol gösterseydi:

O’yu sadece gerçekçi bir roman olarak saymak yetmez, gerçeğin inanılmaz bir düşe dönüştüğü, şaşırtıcı bir öyküdür bu. Ferit Edgü’nün gerçek bir yaşamı, bir roman yaşamına çevirmesindeki beceriye hayran oldum. Çünkü O gözlem gücünü, anlatı ustalığından alıyor…”       

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış