Hakikatin çıplaklığı

Hakikatin çıplaklığı

ABD’nin pragmatik “yıldızlarına” karşı, hem Britanya’dan hem de Kıta Avrupası’ndan önemli teorisyenler yetişti. Kıta Avrupası’nda bunun başını Fransa çekiyor ama İtalya da yabana atılmamalı. 

En önemli İtalyan siyaset felsefecilerinden Giorgio Agamben, özellikle “kutsal insan” kavramıyla bilinmesine rağmen “istisnailik” üzerine de hayli kalem oynatıyor.  

Bir zamanların paradigması pozitivizme sağlam eleştiriler getiren Agamben, öte yandan kimlik-özne-yurttaşlıkla ilgili fikirler öne sürdü, sürmeye de devam ediyor. Buna göre, sanayileşmeyi izleyen demokrasilerde kendine biçilen kaftanı benimseyen ve hemen her kuralı sorgusuz sualsiz kabullenen, yaşantısını bir başkasının veya kurumların kumanda ettiği araçlara bırakan “yurttaşlara” ilişkin önemli açılımlar yapıyor. Kamusal alanın geniş bir tecrit merkezine dönüşebilirliğinden bahsederken sıradan insan için zaman zaman terörist algısı yaratıldığını gündeme getiriyor. 

Agamben, devlet ile devlet olmayanın mücadelesinin, günümüzde ve gelecekte, insan ve toplumların hayatında belirleyici bir rol oynayacağını söylerken tekillikler ve devlet arasında temsiliyet üzerinden bir kopuş meydana geleceğini ifade ediyor. 

Tekilliklerin ortaklık arayışı, Agamben’e göre mutlaka barışçıl eylem ve gösteriler doğuracak. Günümüzde bunun örneklerine rastlıyoruz ve düşünürün deyişiyle ileride bunlarla daha fazla karşılaşacağız, tabii önü şiddetle kesilmezse!.. Agamben, bu anlamda siyaseti, hukuk ve şiddet arasında kurulacak bağa ya da çarpık ilişkiye set çekecek bir kurum ve pratik olarak görüyor. 

Uzmanlık alanı dışında, dilbilime ve antropolojiye duyduğu ilgi Agamben’i oyunlarla, tarihle ve zamanın yorumlanmasıyla buluşturuyor. Çocukluktan politik-ekonomik ortama dek oyunlarla çevrili hayatta kutsallaştırma da insanileştirme de yer alır. Dolayısıyla kişi(ler), oyun ve oyuncaklarla kendisine bir şimdi yaratır. Diğer taraftan oyunun nesnesi olan oyuncak, Agamben’in deyişiyle “saf haldeki tarihselliktir.” 

‘Kutsal insan’ın yaşam biçim(ler)i

Agamben, siyasete dair her sapağa girmesiyle de biliniyor. Örneğin, “Olağanüstü Hal” adlı kitabında, bu kavramın veya tanımlamanın, kamu hukuku ile siyasi olgu, hukuk düzeni ile yaşam arasındaki bir alan olduğunu belirtiyor. Yazara göre bu, bir dengesizlik içeriyor; başka bir deyişle “ikircikli ve belirsizliklerle dolu” bir süreç. Agamben, politik söylemin hiçbir kesintiye ya da sekteye uğramadan nefes alıp verebilmesi için bahsettiği belirsizliğin ortadan kalkması gerektiğini ve ancak o zaman politik ile hukuki olan arasındaki farkı anlayabileceğimizi söylüyor. 

Agamben’in “kutsal insan” (Homo Sacer) kavramı, öldürülen ama kurban edilemeyen kişiye karşılık geliyor: Yaşamıyla egemenlik alanını belirleyen “kutsal insan”, siyasetin nesnesine dönüşen bireyi hem temsil ediyor hem de onun eleştirilmesini sağlıyor. Yazarın bu kavramı dolaşıma sokarken asıl amacı, özellikle çeşitli uygulamalarla ortaya çıkan ve kişinin zihninde var olan iktidarın kökeni ve işlevine inmek. Aslında bu köken meselesini “Nesir Fikri” kitabında özetler Agamben: “Eyleme geçildiği anda potansiyelin acısı diner. Ancak her yerde -bizim içimizde bile- potansiyeli kendi içinde oyalanması için sınırlayan güçler vardır. İktidar bu güçler üzerinde yükselir. İktidar, potansiyelin kendi eyleminden yalıtılıp örgütlenmesidir. İktidar, otoritesini kesifleşen bu acının üzerinden kurar; kelimenin gerçek anlamıyla insanın hazzını doyumsuz bırakır. Ancak bu durumda asıl kaybolan, hazdan ziyade potansiyelin ve onun acısının anlamıdır. Bitimsiz hâle gelen potansiyel, düşlere av olur, kendisine ve hazza dair korkunç kandırmacalarla vakit öldürür.” 

Agamben’in kalem oynattığı hemen her konuda, hakikate dair açılımlar yaptığını; onun üstündeki örtüyü kaldırmaya uğraştığını görüyoruz. Filozofun yeni kitabı “Çıplaklıklar”ın atıf yaptığı nokta tam da bu. Agamben, felsefe tarihinden aldığı güçle ve altyapısını hayli güçlü şekilde kurduğu söylemiyle günümüzün yaşam biçim(ler)ini sorguluyor çalışmasındaki metinlerle. 

‘Akıllı insan zamanından kaçamaz’

Agamben’in kullandığı “çıplaklık” metaforu, seyir hâlinde olduğu tarih yolunda, yer yer hakikatin üstündeki örtüyü kaldırma bazen de insanın saflığı, temizliği anlamına geliyor. Düşünürün güzergâhında bulunan her durak (din, felsefe, günlük yaşam, geçmiş ve gelecek), mutlaka bir biçimde bu çıplaklık benzetmesine dokunuyor. 

Yaratılış ve kuruluş mitleri ya da inançlarından çağdaş yaşama uzanan Agamben’in konu çeşitliliğinin merkezindeki hakikat, praksis (eylem) ve a priori (kural, emir) gibi ayrımlarla birlikte gündeme gelirken kimi anlarda da insanın yaşamına ve oradaki daha “ayağı yere basan” tartışmalara denk düşüyor; yani kaygılara ve günlük telaşlara... 

Agamben’in zamanın ve tarihin üstünde özel olarak duruşuyla felsefe birleşince yıllar boyu uğraşıp kurduğu söyleminden süzülüp gelen fikirlerinin parça parça yansımalarıyla karşılaşıyoruz kitapta. Konudan konuya atlıyor gibi görünse de makalelerde ele aldığı her şey birbiriyle bağlantılı. Bunun en önemli göstergesi, uzun süredir tartışılan, insanların çözüm ürettiği veya ürettiğine inandığı soru ve sorunları gündeme getirmesi. 

Mesela zamana uyum sağlama, zamandan ayrılma veya zaman-dışı kalma gibi ikircikli konulara eğilen Agamben, bu bağlamda “çağdaş olma” meselesini incelerken ister istemez Antik Yunan’a, Modernite’ye, Nietzsche’ye, Barthes’a, yirminci ve yirmi birinci yüzyıl düşünce iklimine yollanınca bazı çıkarımlar yapıyor: “Akıllı bir insan kendi zamanından nefret edebilir fakat ne olursa olsun, reddedilemez bir biçimde ona ait olduğunu da bilir, kendi zamanından kaçamayacağını da. O halde çağdaşlık, kişinin, bağlı ve aynı anda mesafeli olduğu kendi zamanıyla tekil ilişkisidir.” 

Agamben’e göre çağdaş, “asrın ışıklarının kendisini köleleştirmesine izin vermeyen ve o ışıklarda gölgeleri, onların en mahrem karanlığını yakalayabilen kişidir”. Peki, bu ne demek? “Zamanın karanlığını anlayan kişi”, hakikate yüzünü dönen ve bunu yakalamaya uğraşan anlamına geliyor. Burada öne çıkan şey cesaret. Yaşadığımız ânın, bize aslında en uzak şey olduğunu kavramamızı da yine o cesarete borçluyuz. 

Cesur çağdaş, “benim zamanım” demek yerine çizgiyi izler ve tarihi dönemler arasında bölünme yaratmak veya geçirimsiz kompartmanlar oluşturmak yerine, var olan ilişkileri yakalamanın peşine düşer. Agamben’e göre “kendi zamanının omurgasını kıran da bu kırığı, zamanların ve kuşakların buluşması ya da karşılaşma noktasına çeviren de yine çağdaştır”. 

Giorgio Agamben

Kendine iftira atan Josef K.

Günümüzün bir sorunu olan iftiraya; haksız suçlama ve suçsuz yere kapatılmaya, Kafka’nın “Dava” romanının başkarakteri Josef K.’nin “K”sinden hareketle değinen Agamben, Kafka’ya değil de “K”nin anlamına yönlendiriyor okuru: “K harfi basitçe ‘kalumnia’yı (‘asılsız suçlama’yı) simgelerken ‘kalumniator’u (‘asılsız suçlamada bulunan’ı) da belirttiği anda, bu olsa olsa suçlamada bulunan kişinin bizzat romanın kahramanı olduğu anlamına gelebilir: Kahraman âdeta kendine karşı bir iftira davası açmıştır.” 

Buradaki komik durum ve sapma, Josef K.’nin kendisine iftira atması ve bunu çeşitli yollarla temellendirmeye uğraşması. Agamben, onun şahsında iftira “kurumuna” eğilirken adli bir duruma; dava etme veya davaya çağırmaya göndermede bulunuyor. İthamın adli bir kategori olarak kabulü, aynı zamanda hukuki yapının merkezinde. Kafka’da bu, öz-iftiraya dönüşürken Josef K.’nin “Bir insan nasıl suçlu olur?” diye sormasını ve K.’nin, davasının cezaya evrildiğini anlamasını sağlar. Böylece Agamben, romanda ne suçun ne de davanın sorgulandığını belirtir. Üstünde durulması gereken, “davayı tanımlayan itham”dır. 

Agamben’in Kafka (“Dava” ve “Şato”) incelemesi, edebiyat-hayat-hukuk bağlantısına işaret ediyor. Bununla birlikte, insanların ruh hâli ile bireyin dışarıdan nasıl göründüğüne ilişkin bazı belirlemeler de yine yazarın felsefi söylemiyle bir araya gelirken yine asrın karanlığını görme veya hakikati bulma cesareti dediği noktaya dönüyoruz. 

Potansiyelin karanlık çehresi

Agamben, günümüzün hakikatlerinin ortaya konuşunun bir başka yansımasını, insanın potansiyelsizliği yani yapamayacaklarını açıkladığı metniyle vurguluyor. İktidarın, insanın yapamayacaklarına oynadığını söyleyen yazar, baskıyla kişiyi potansiyelinden ayıran, ona karşı yabancılaştıran bir oluşumdan bahsediyor. Buna, Aristoteles’ten hareketle “yapamayabilmek” diyen Agamben, kişinin hem potansiyelini hem de onun tam zıddını gerçekleştirmeye eğilimli olduğuna dikkat çeker. “Demokratik” olduğunu iddia eden iktidarlar, potansiyelin karanlık çehresiyle ilgilenirken her şeyi yapabileceğine inandığı kişilere kanca atar. Böylece sosyal rollerle mesleki kimlikler birbirine karışır, hatta bunlar çatışmaya başlar. 

Herkesin her şeyi yapabileceği veya herkesin her şey olabileceği düşüncesi, Agamben’e göre “esnek insan”ı ortaya çıkarır. Bu tür bir yaşantıda, arı duru bir hâl varmış gibi görünse de gerçekte ortama kuşku hâkimdir. Agamben, böyle bir potansiyel-sizliğin “insanı yoksullaştırıp özgürlüğünü kısıtladığını” ifade eder. 

Yazar, kişiliği tehlikeye atan bir başka durumdan; benlik inşasında, ne pahasına olursa olsun insanın karşısındakilerce tanınmayı istediğinden söz eder: “Başka insanlar önemli ve gereklidir, bunun başlıca nedeni ben’i tanıyabilmeleridir. ‘Başkalarının’ hassas göründüğü iktidarın ve başarının zenginliğinde son tahlilde, sadece bu kişisel kimliğin tanınması bakımından anlamı vardır.” 

“Persona” (“kişi”) kelimesinin kökünün, “maske” anlamına geldiğini hatırlatan Agamben, insanların tanınmak için birkaç yüzyıl önce maskelerini çıkardığını ve günümüzde bunun mahremiyetleri ortadan kaldıran bir çıplaklığa evrildiğini, hatta mevcut durumu bizzat devletin istediğini belirtiyor. 

‘Çıplaklık, zamana ve tarihe bağlıdır’

Agamben’in kitap boyunca kullandığı “çıplaklık” kelimesinin teolojik olarak (dinsel; yaratılış ve kurtarılışla alakalı), kültürel ve düz anlamları da mevcut. Bütün bunları felsefe çatısı altında toplayan yazar, günahın mantığını ve mantıksızlığını, hakikat arayışını, günümüzün kültürel ve politik konularını çıplaklık kavramı etrafında tartışıyor. 

Çıplaklığı teolojik anlamda “insan doğasının Tanrı’nın inayetiyle ilişkisindeki bir problem” diye niteleyen Agamben, onun aynı zamanda “bir hâl değil bir olay” şeklinde karşımıza çıktığını belirtir. “Çıplaklık, zamana ve tarihe bağlıdır, varlığa ve biçime değil” diyen filozof, onun sahipliği delip geçen bir hakikat olduğunu hatırlatır; “çıplaklığı yakalamak zor, alıkoymak imkânsızdır.” Agamben, çıplaklık veya soyma teriminin, felsefedeki bilgiye ulaşma çabasıyla yakın ilişkisine değinirken “çıplak varlık”a gönderme yapıyor.   

Kitapta değindiği konuların çeşitliliğinin gösterdiği üzere Agamben, siyaset felsefesindeki başarısını kültür felsefesine ve felsefe tarihi araştırmalarına da taşımış. Üstelik sadece belli bir zamanda takılıp kalmaksızın Antik Yunan’dan günümüze kadar tartışılan pek çok konuyla ilgili fikirlerini ve çıkarımlarını sıralayan yazar, bugünün kimi sorunlarıyla yakın ve uzak geçmişin çözümlerini ya da çözüm önerilerini, o zamanın problemlerine dair dillendirilen bazı görüşleri buluşturuyor kitabında. Bazen nostaljik bazen de gündemi hayli meşgul eden mevzuların peşinden giden Agamben, indirgemeci tavırdan uzak durarak ele aldığı konular ile çıplaklık-hakikat bağlantısını ortaya koyuyor. 

Çıplaklıklar, Giorgio Agamben, Çeviren: Suna Kılıç, Alef Kitap, 144 s.   

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış