Advertisement

‘Hakikat’i yalnızca biz biliriz

‘Hakikat’i yalnızca biz biliriz

“İnsanlık” denilen şeyin bir yaşam pratiği var. Önce bir düşünce süreci ve sonra da eylem süreci… Ya da bu ikisinin birbirlerini var ettiği bir süreç… Yani düşüncenin eylemi, eylemin de düşünceyi doğurduğu bir durumdan söz ediyoruz. Bunlar birbirlerini var edip giderken, biz tüm bu durumlar dizisine “yaşam pratiği” diyoruz.

Başlangıçta eylemin mi düşünceden, yoksa düşüncenin mi eylemden doğduğu üzerine asla sonu gelmeyecek yararsız bir tartışmayı bir yana bırakırsak, felsefelerin, ideolojilerin, basit siyasetlerin ve pratik yaşamın hep bu düşünce-eylem birleşmesinden türediğini söyleyebiliriz.

İnsanların hiç vaz geçmediği bir şey mevcut: “Hakikat”e ulaşma isteği… Bu böyle olunca, o “hakikat”in nasıl yakalanabileceği üzerine birtakım yöntemler ortaya çıkıyor; aklın ve felsefelerin devreye girişidir bu… Sonra da bir yaşamın, o “hakikat”in elverdiği ölçüde düzenlenmesi… Fakat bunlar zorlu süreçler kuşkusuz, çünkü bu anlamda kullanılmış tabirlerin yerli yerine oturtulmuş tanımlara ulaştırılması gerekiyor ki toplumsal bir pratik de sağlıklı biçimde kurulabilsin.

“Toplumsallık” diye bir konu işin içine girince biraz kafamız karışıyor elbette… O nedir? Kime ve neye göre yanıtlayacağız bu soruyu? Hangi kitaba el atsak başka bir şey yazıyor. Kime sorsak başka bir şey öne sürüyor. Hangi otoritenin peşine takılsak çelişkiye düşmekten kurtulamıyoruz. Ve o “toplumsallık” tabirinin tek bir özelliğini yakalayabiliyoruz sonuçta: Memnuniyet vermeyen bir şey… Dahası, bu memnuniyetsizliğin uzantısında da tarih boyu durmadan temize çekilen bir şey…

Toplumsallığın memnuniyet vermeyen yönü ne? Her şeyden önce şu: “Tek insan”ı öğütmesi ve kendi işleyişine mal etmesi… “Tek insan”ın kaçınılmaz sonu bu… Ve diğer yönü de yarattığı kitleleri büyük gruplara bölmesi: Yönetenler ve yönetilenler… Yönetenlere biat edenler ve etmeyenler… Kalabalıklar arasında öğütülmüş, kalıplara sokularak yeniden biçimlendirilmiş “tek insan”, söz konusu işlemlerden geçmeden, kitlelere dâhil olmadan yaşam pratiğine adım atamıyor.

Öğütülüp gittiğini ve kalıplara sokulduğunu fark etmeyen yok. Hemen herkes bunu az ya da çok hissedebiliyor ki memnuniyetsizlik de buradan kaynaklanıyor. Bu yüzden verilen bir mücadele varsa, o da bu kalıplardan çıkabilme mücadelesi oluyor. Oysa yine de kalıplardan kurtulmanın olanağı yokmuş gibi duruyor; bir kalıptan kurtulabilen, kendisini diğer kalıbın içinde buluyor. Ardından da o kalıptan diğerine geçebilme mücadelesi başlıyor: Yönetecek ya da yönetilecek… Yönetilmekten kurtulma çabaları ya da yönetmeyi terk etmeme çabaları… Yer değiştirmelerin sürüp gitmesi… Yaşam bu.

“Hakikat” nereye gitti?

Öte yandan başka kalıplar beliriyor: İnançlar, kültürler, uygarlıklar, ideolojiler, hatta diller… Derken, zenginlikler ya da yoksulluklar… Toplumsallığın işleyişi sırasında sürekli değişen “akıl” ve “ahlak” tanımlarının çarpışması… Ve daha pek çok kalıp... Düşünceler ve eylemler, yalnızca bu kalıplar arasında bir yaşam pratiğine dönüşebiliyor. Pekiyi insanların hiç vaz geçemediği o “şey” nereye gitti? Hani durmadan arayıp durdukları o “şey”? “Hakikat”ten söz ediyoruz. Onu insanlar nerede bulacaklar, acaba hangi kalıba girdiklerinde o “hakikat” karşılarında parlayıverecek?

Yoksa artık “hakikat”ten söz edip durmanın bir anlamı kalmadı mı? Önemli olan, toplumsallık içinde sürüp giden mücadeleler mi? Daha açık bir soruyla: Arayıp bulmamız gereken şey, hangi tarafın verdiği mücadelenin haklı, hangi tarafın haksız olduğu üzerine bir gerekçe mi? İyi de o halde o gerekçenin sağlamlığı neye bağlı olacak? Uzatmadan belirtmeli: Hiçbir toplumsal gerekçe yoktur ki sırtını “hakikat” söylemine dayamasın. Kitleler kendi kalıplarında bir mücadele veriyorsa, o mücadelenin kimyasına “hakikat”ten bir şeyler katmaksızın edemiyor; başka çare yok çünkü. Yani bu mücadelenin “tek insan”a dair, onun ruhuna ve varoluşuna dair bir anlamı kurulmalı, bir rasyonalitesi oluşturulmalı. O zaman mücadele “haklı” oluyor.

“Tek insan”a dair bir anlam kurmak ve bunun rasyonalitesini oluşturmak… Buradan da “hakikat”i vurgulamak… Bununla da yetinmeyip toplumu bu “hakikat”e bağlı olarak düzenleme iddiasında bulunmak… İster yönetenler, ister yönetilenler olsun, ister başka kalıpların içinden diğerleri ile mücadeleye girişenler olsun, tüm eylemlerinde bu “hakikat”i kullanmadıkça kendi haklılık gerekçelerini kuramazlar ve kendi haklılıklarını yine kendilerine anlatamazlar. Fakat şu da kesindir ki hiçbir yerde “hakikat”ten eser yoktur. Ortalıkta dolaşan, bir “hakikat miti”nden başka bir şey değildir. “tek insan”a dair rasyonalite bozulmuş, toplumsal sistemin ürettiği bir araç haline getirilmiştir.

Bir “araç-rasyonalite”, kendisini “hakikat miti” ile açıkladığında, “tek insan”ın “hakikat”e ulaşma isteği de karşılık bulur. Onun, kalıplar içinden verdiği mücadele, kendine dair bir “hakikat”e yönelme mücadelesidir artık… Ya da öyle sanır, rahatlar. Tarihin en büyük soykırımlarının, savaşlarının, aşağılamalarının, lanetlemelerinin, talanlarının, ahlak dışılıklarının büyük kitleleri yaratılmışsa, işte bu “hakikat miti” sayesinde yaratılmıştır.

Tek “hakikat” bizimki mi?

O halde “hakikat”, toplumsal sistemin bir oyuncağı olmuşsa ve çeşitli mitlere dönüşmüşse, gerçekten tümüyle yok olup gitmiş midir? Pek sayılmaz; o hâlâ kıyılarda köşelerde geziniyor ve izlerine bazı satır aralarında rastlanabiliyor. “Hakikat” diye bir kavram olduğunu, insanlar kendi tarihlerinin başından beri sezmişlerdi; yarattıkları mitlerin içinde hep ona bir ithaf vardı. Sonra o “hakikat”i, mitlerden daha yükseklerde ve tek başına tanımlamaya çalıştılar.

Antik Yunan felsefesinden beri, çok açık biçimde öğreniyoruz ki “idea” bu işin ilk noktasıydı; giderek “tanrı” halini aldı ve daha da yakın dönemlerde bu “tanrı”, “özne” ile bağlantı kurdu. Her şey yolunda gidiyordu doğrusu; ta ki “hakikat” bağlamında “ideal devlet” arayışları başlayıncaya kadar… Asıl soru şuydu: Bir devlet, “hakikat”e bağlı olarak nasıl organize edilmeliydi? Bu yüzden, öncelikle “hakikat”in ne olduğu açıklanmalıydı. Ama devletler farklıydı, böyle olunca da “hakikat”ler de farklılaştı.

Örneğin, İbn Rüşd’ün ve İbn Sina’nın “hakikat” arayışları, başlangıçta Aristoteles ile uyum gösterirken ve Hıristiyan düşünce yapısı içinde, metafizik ve fizik bağlamında kabul görürken, sonradan devlet işleyişinin pratikleri açısından, oradan uzaklara doğru sürülmüştü. Çünkü kilise tahakkümündeki pratik siyaset, “Tanrı”, “Yaradılış” ve “özne” ilişkisini yeniden yorumladığında, Arap yaklaşımını, Yunan ve Hıristiyan ilişkisi içindeki felsefeden ayırma yoluna gitmişti.

Buna benzer bir örnek, Türk-İslam filozofu Farabî ile Platon arasındaki ilişkide de görülür. Onlar da “hakikat” doğrultusunda bir “ideal devlet” tanımı yapmışlar ve neredeyse tüm yaklaşımlarında birbirleriyle büyük temel inanç benzerlikleri kurmuşlardı. Ancak onların bu “ideal devlet”leri pratiğe dönüşmeye başladığında, “hakikat”lerin parçalanması da engellenemez oldu.

İdeolojilerin, kültür pratiklerinden devşirilmiş modellerin, uygarlık tanımlarının vb. biçimleri değişiklikler gösterdikçe ve bunlar bir “devlet”e uygulandıkça, toplumlar da “hakikat”lerin mitlerini üretip onu felsefenin dışında bir araç haline getirmekte bir sakınca görmedi. Üstelik bunlar arasındaki olası ilişkiler de dil yapılarındaki farklılıklar yüzünden derinlere gömülüp gitti.

Ve sonuç olarak şu söylenmeli: Biz, şimdi devlet yapıları arasında oyuncak edilmiş, toplumlar arasında mitlere dönüştürülmüş, o mitlerden icat edilen rasyonalitelere savrulmuş kitleler halini aldığımızda, kendi mücadelemizi, hep bir “hakikat mücadelesi” olarak tanımlıyoruz. Daha da ilginç olanı, yalnızca kendi aklımızın ve ahlakımızın “hakikat” ile bağlantılı olduğunu sanıyoruz.

Ne var ki “hakikat”, artık felsefe kitaplarında yazılan bir “şey”den ibaret; o kitabın kapağını açanı da kimsenin pek dinlediği yok. Değil mi ki toplumsal mücadelemiz çok önemli, onu unutamıyoruz ve o mücadelenin bir “hakikat mücadelesi” olduğundan kuşku duymuyoruz… Öyleyse mutlaka kazanacağız… Fakat neyi?    

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış