Haftanın öyküsü: İsahag Uygar Eskiciyan’dan ‘Bu Aşk, O Dava’

Haftanın öyküsü: İsahag Uygar Eskiciyan’dan ‘Bu Aşk, O Dava’

İsahag Ugar Eskiciyan’ın üçüncü öykü kitabı “Kanteyner Zaafı”, geçtiğimiz günlerde Sel Yayıncılık tarafından basıldı. Kitapta yer alan “Bu Aşk, O Dava” öyküsünü sizlerle paylaşıyoruz.

Bu Aşk, O Dava

İki market arabası sosyalist marşlardan birini söylüyordu. Çok sesli değil ama. Üçüncü market arabası ise mırıldanıyordu sadece. Biraz da ıslıkla sürdürüyordu marşı. O gün oraya zeytin indirime girdi diye gitmiştim. Aldım zeytini. Kasadan çıkarken gördüklerimi market müdürüne bildirip bildirmemekte kararsız kaldım. Zira her türlü sosyalist marş kilise ve devlet tarafından yasaklanmıştı. İhbar durumunda para da veriyorlardı. Geri döndüm. Müdürün kapısını tıklattım. Odasında yoktu, sonrasında da üzerine düşmedim, unuttum. Ta ki polisler gelip üçüncü market arabasını, hani o sadece mırıldananı, derdest edene kadar unutmuştum. Mahalle küçük, haber hemen yayıldı. Düzeni bozmak, hükümeti devirmek, şiddet, cebir, darbe, bölmek gibi büyük suçlardan bahsediliyordu. Mahallelinin abartması sandım. Oysa mahalleli daha insaflıymış devletten. Şahit olarak marketin dilsiz güvenlik kamerasını yazdılar. Kamera olayı gördüğü gibi gösterdi. Yetmedi, dudak okuyucular çağırıldı. Mırıltılarla ilerleyen sakıncalı bir marş tutturulduğu bilirkişi raporlarına da geçti. Dudak büklümlerinden ıslıkladığı kısımların şifresi de çözülünce, dosya iyice kabardı. Tanık var mı diye sordular. Düşündüm; mahkeme, tutanak, duruşma… Sustum. Diğer market arabaları da sustu. Marşı asıl söyleyenler en suskunlarıydı. Muhafazakâr olmak için bir bahane de bu suskunluk işte. E tabii, benim de payım var.  Sonra birkaç kez o market arabasını rüyamda görünce gidip tanık olarak dinlenmek istediğimi söyledim. Vicdan yaptım. Mesleğimi sordular. İlkokulda öğretmendim. Tanık olacak ehemmiyetimin olmadığını bildirdiler.

Sonradan adının Cemalettin olduğunu öğrendiğim bu market arabasının sıradan bir yaşamı vardı. Siyasetten hiç anlamadığı, ıslıkladığının aslında Samuel Agop Uluçyan’ın bestesi olduğunu sanmasından belliydi. Ama savcı buna bir türlü inanmıyordu. Hatta Cemalettin’i tüm vandal eylemlerin, kilise karşıtı hareketin başı olarak gördüklerini söylediklerinde avukatıyla küçük dillerimizi yuttuk. Aslında ben küçük dilimi iki dakika önce tanıştığım avukatın güzelliği karşısında yutmuştum. Sonrakinde ise yutmuş gibi yaptım. Hikâyem burada başlıyor; ben avukatla ilgileniyordum, avukat ise davayla. Hemen hemen her gün karşılaşıyor ve oturup dava hakkında konuşuyorduk. O karşılaştığımızı sanıyor. Oysa ben hep karşısına çıkıyordum. Aa n’aber ya… Yeni gelişme var mı? Oturalım mı? Oturuyorduk. Ondan öğrendim, sorguda neden Cemalettin adını kullandığını sormuşlar bizimkine. Anlatmış olduğu gibi. Bir market arabası için son derece ağır olan bu isim, halasının bir dönem âşık olduğu adama aitmiş. İsminden de anlaşılacağı gibi Müslümanmış bu adam. Halası din farkından dolayı evlenemeyince aşkını içinde büyütmüş, işte o sırada doğmuş… Kilise cemaatine kaydım da var, vaftiz babam içişleri eski müsteşarı demişse de para etmemiş.

Diğer iki market arabası Kevork ve Rabo’ya gelince… Onları şarküteri reyonunda küçük bir alışveriş sepetine Karl Marx’ı anlatırken yakaladım. Minik sepet, yumruğunu kaldırıp sikecem devleti deyince gülmeseydim, fark edilmeyecektim. Madem fark edildim yaklaştım. Cemalettin’in zor durumundan bahsettim. Önemsemediler. Sizin yüzünüzden dedim, size ıslıkla eşlik etti sadece. Tüm olanları gördüm. Rabo’nun bir tekerleği aksıyordu. Zor ilerliyordu. Yaklaştı. Bak yoldaş dedi, Cemalettin kameraya yakalandı ve basit lümpen kişiliği yüzünden bu hâlde. Bizimle bir alakası yok. Çekip gittiler. Ben de eve döndüm. Medyada her gün boy boy fotoğrafı yayımlanıyordu Cemalettin’in. Elebaşı ve kötü sıfatların bezeli olduğu haberler. Artık dayanamayınca televizyonum kendini kapattı. Tabakasını çıkardı. Bitlis’in Mutki tütününden sardı ikimize. Ben sigara içmiyordum, eşlik ettim. Sonra dur dedi, 55 ekranlı televizyonum. Çizgi film açtı. Neşelendik. Biralar da benden dedim ve ona avukatı anlattım. Biraz dertlendik. Artık boş Mutki tütünü yetmeyince dolu cigara sardı. Televizyonum güzel kafadır. Şirinleri izledik, ot çektik, bira içtik. Finalde biz enfiye çektik Eiffel hapşırdı.

Kızarmış gözlerle her zamanki kafeye gittim. Bu süre boyunca okula gitmediğim sanılmasın. Okul saatlerini hikâyeden atıyorum. İkide bir saate bakıyordum. Tahmin ettiğiniz gibi avukatı bekliyordum. Garson günün gazetelerini getirdi. Solcu bir gazetenin sürmanşetten verdiği haber dikkatimi çekti. Cemalettin’in karısıyla yapılan bir röportaj ve aşk hikâyeleri haberleştirilmişti. Kendisinden sekiz yaş büyük karısı sarı forklift de medyanın ilgi odağıydı. Bir market arabasının bir forklifti ayartması takdir edersiniz pek de kolay bir şey değildir. Bir erkek öğretmenin, kadın avukatı ayartmasından bile daha zor. Ben daha başaramadım ve umut da yok gibi. Cemalettin serbest bırakılsa, tecrübelerinden yararlansam hiç fena olmazdı. İlişki danışmanlığı yapsa bana mesela. Röportajı okudum. Nedense sahici gelmedi sarı forklift, bir paragrafta beş defa büyük sıfatı geçiyorsa o aşk büyük değildir. Bu sezgilerimin haklılığını olayın iç yüzünü öğrenince anladım. Sarı forklift, marketin emektar merdiveni tarafından hamile bırakılmış. Emektar merdiven evliymiş. Mezheplerinde boşanmak ve kürtaj olmadığı gibi, dünyaya evlilik dışı velet getirmek de büyük ayıpmış. Emektar bizim saf market arabası Cemalettin’e, evlendirelim mi seni diye sormuş. Fark etmez cevabını almış. Cemalettin garip kişilik. Sarı forkliftin adını duyunca yine aynı tepkiyi vermiş. Fark etmez. Emektar durumu forklifte de anlatmış. Çaresiz kabul etmiş. Hemen ertesi gün evlendirmiş onları ve yüzüklerini de kendisi takmış. Çocuk zamanından önce gelince, erken doğuma yormuş Cemalettin. Katlanınca iki basamaklı merdivene dönüşen nur topu gibi bir tabureye baba olmuşsa da söylentileri pek umursamamış. Hatta babalığa o kadar kaptırmış ki kendini, eşinin emektar merdivenle ilişkisini sürdürmesine bile aldırmıyormuş. Merdivense artık korunuyormuş.

Bu hikâyeyi duyunca avukatın evli biri tarafından hamile bırakılıp mecburiyetten benimle evleneceğini kurdum kafamda. Bu kadar umutsuz bir vaka bu aşk. Avukat tabii ki beni sadece bu davayla ilgilenen bir adalet savaşçısı, bir şey hakları aktivisti, bir aydın olarak görüyordu. Onun suçu yok, ben kendimi öyle gösterdim. Kâh Antarktika’da buzulların erimesinden dolayı mağdur olan penguenlere ağlıyor, kâh kulpu kırılan kupaların çöpe atılmasından dolayı insanları yargılıyordum. Hatta okumadığım kitapları da okumuş gibi yapmaya o zamanlar başlamıştım. İlk dakikadan itibaren tüm bunları avukata daha hoş görünmek için yaptığımın farkındaydım. Ve bu bana utanç verici gelmiyordu. O beni böyle sanadursun benim tek derdim kendisiydi. Biraz geç de olsa hışımla kafeye girdi. Avukatı o hâlde görünce korktum. Beni fark edince masama doğru geldi. Onu beklemiyormuşum gibi yaptım. Yer açtım. Oturdu. Avucumun içi terledi. Oturuşumu şaşırdım. Bacak bacak üstüne attım. Ne zaman gelsem buradasın, dedi. Buranın devamlı müşterisiyim dedim, belki inanmıştır. Önceleri fark etmemiş beni. Ben de kendisini fark etmediğimi söyledim, genelde başımı kitaptan, gazeteden kaldırmam; etrafını tacizkâr bakışlarla süzen biri değilim. Hak verdi. Gerçekte onunla tanıştığım günden beri ve sadece onun için geliyorum buraya. Üstelik kahvesi de çok pahalı. Garson geldi. Arzumuzu sordu. Arzumu anlatamazdım, sade kahve istedim. Garson, kahveniz nasıl olsun diye sorunca, her zamanki gibi dedim. Baktım foya meydana çıkacak, sade, diye ekledim. Canımıniçi avukatımın güzelim elleri hâlâ titriyordu. Çok kötü, falan diyordu. Dur kendime geleyim anlatırım diyordu. Kan çanağına dönen gözlerimi fark etti. Sordu. Çinlilerin yediği hayvancağızları, tren garlarında paslanmaya terk edilen vagonları, konteynerlerin ağır iş yükünü düşünerek gece boyunca ağladığımı söyledim. Benim gibi duyarlı insanlar kalmamış. Ben de devam ettim, küçücük tilkileri kürk yapıyorlardı mesela, bu acımasız ve aşksız dünyada yaşamak istemiyordum artık. Aşkı da araya sıkıştırmam iyi oldu. Omzuma kondu eli. Sarstı. O eli üzerime diksinler. Ne harika şeymiş! Kendimi toparladım. Senin neyin var, ne oldu? Gizli tanık ifadelerine göre yargılayacaklarmış Cemalettin’i. Gizli tanıkların ne anlama geldiğini biliyordum. Hakkında elle tutulur bir şey bulunamayınca ve illa ki asmayı kafaya koymuşlarsa sanığı, savcılık bu yola başvuruyordu. Öfkeyle yumruğumu masaya indirdim. Sikeyim adalet anlayışlarını, dedim. Avukat güldü. Özür diledim. Normalde küfretmem dedim ama bu kadarı da fazla. Yok, dedi avukat, hak ettiler, ben de sikeyim devleti. Güldüm. Hesabı ödemeye gidinceye kadar güldüm. Gitti ek ders.

Bir hafta sonra karar duruşması başladı. Cemalettin’e turuncu bir tulum giydirilmiş, tekerleklerine pranga vurulmuştu. Kurşungeçirmez camlar arkasından sesi mekanik olarak geliyordu. Karısı abartılı bir cilayla gelmişti duruşmaya. Çocuğu ise babasına durmadan el sallıyordu ve belli ki hiçbir şeyin farkında değildi. Hâkim savunma avukatlarından son sözlerini sordu. Avukat ekleyecek bir şey olmadığını, gizli tanığın tüm suçlamalarını reddettiklerini, müvekkilinin masum olduğunu söyleyerek beraatını istedi. Gözlerimin içine umutsuzca baktı. Başımı eğdim. Mahkeme heyeti 10 dakika aradan sonra kararı açıkladığında salondan sevinç çığlıkları yükseldi. İkimiz hariç. Biz ise yuh dedik, küfrettik. İtiraz ettik. Sarıldık birbirimize, ağladık. İlk defa sarılıyorduk. Sıcak bedenini ilk defa hissediyordum, bunun için Cemalettin’in idam kararına sevinecek değildim. Ama vesilemiz o oldu. Hâkim kalemi kırdı. Kaleme de üzüldük.

İdamın infaz tarihine kadar, tüm hukuki yolları zorladık. Olumlu bir sonuç alamadık. Daha hızlı ve etkin çalışmak için geçici bir süre avukatın evine yerleştim. Sosyal medya aracılığıyla davaya ilgi topluyordum, böylelikle idamı erteletme, sonra da adil yargılama imkânı sağlayabilirdik. Gece gündüz çalışıyordum. Bu faaliyetlerden dolayı okuldan uzaklaştırıldım. Avukat buna itiraz edebileceğini, mesleğe dönebileceğimi söylese de kabul etmedim. Market arabasının ıslığına idam cezası veren devlette memur olmak istemediğimi söyledim. Yazar olma istemimi anlattım. Hatta bu davayı anlatan hikâyeye de başladığımı ve bitirmek üzere olduğumu söyledim, ekrandan gösterdim. Beni hep destekleyeceğini söyleyince klavye başından kalkıp sarıldım ona. Sımsıkı sardı. İlk defa boynundan öptüm. Yapma, dediyse de yaptım. Çünkü elleri omzumu çok güzel kavrıyordu. Hikâyenin burada bitmesi hepimizi derinden etkileyecekti, bunu avukata da söyledim. İki dakikalık izin istedim ama omzumu bırakmamasını rica ettim, o ise okşamaya devam etti. Klavyenin başına döndüm. Hikâyenin bu son cümlesini yazdım.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış