Advertisement

Haftanın öyküsü: Ferit Edgü’ye referansla Hakan Bıçakcı’dan ‘Merdiven’

Haftanın öyküsü: Ferit Edgü’ye referansla Hakan Bıçakcı’dan ‘Merdiven’

Haftanın öyküsünü Dedalus Kitap tarafından yayımlanan “Parçalar” kitabından seçtik. Kitabı yayına hazırlayan Baran Güzel, öykü öncesinde, eserin içeriğini şöyle anlatıyor:

“Parçalar”, Ferit Edgü’nün taslak metinlerinden yola çıkarak hazırlandı. Hazırlık aşaması yaklaşık bir yıl sürdü. Bu süre zarfında birçok yazarla görüştük. Sedat Demir ile birlikte. Hepsi de eserlerini okumaktan keyif aldığımız, edebiyat anlayışlarını bildiğimiz yazarlardı. Edgü’nün “Çığlık”ında yer alan metinleri tamamlamasını istediğimiz tüm yazarlar fikri çok sevdi. 35 yıl boyunca kimsenin bunu hayata geçirmemiş olmasına şaşırdılar hatta. Ancak, bir başka yazarın -özellikle Edgü gibi güçlü bir üslubun– yazı evrenine girmek, bu evreni genişletmek çok kolay bir şey değil. Deneyip pes eden birkaç yazar –isimlerini vermem doğru değil– da oldu bu yüzden.

Dokuz taslağın bazıları tamamlandı, bazıları ise yeniden yazıldı diye açıklamıştık daha önce. Projeye ilk dâhil olan yazar Hakan Bıçakcı, tamamen Edgü’nün kurduğu atmosfere sadık kalmayı tercih etti. “Merdiven” öyküsünde bir devamlılık, tekrar başa dönen sarmal bir yapı söz konusu. Hakan Bıçakcı bu türde bir öykü yapısı kurmaya alışık bir yazar zaten. Diğer yazarlar gibi, değiştirmeye, eğip bükmeye, yeniden inşa etmeye yatkın. Pelin Buzluk ise, “Teyzemin Sonu” adlı öyküsünde Edgü’nün metninden aldığı ilhamla bambaşka bir öykü ortaya çıkardı. Edgü’nün metnindeki “mesafeli” anlatının yerini, Buzluk’un kendine has sıcak, içten üslubu aldı. 

Kitaptaki dokuz yazar; Bahadır Cüneyt Yalçın, Kerem Işık, Mevsim Yenice, Okan Çil, Melida Tüzünoğlu, Sedat Demir, Pelin Buzluk, Hakan Bıçakcı ve Emirhan Burak Aydın bence genç kuşağın en parlak, en yaratıcı yazarları arasında duruyor.

Ben her şeyden önce iç dökmesini andıran, taşra sıkıntısını işleyen, klasik anlatıma sadık kalan, gerçeği olduğu gibi anlatan, geleneği yıkmaya cesareti olmayan edebiyattan sıkıldım. Beni böyle bir kitap yapmaya bu sıkılmışlık hali itti büyük oranda. 

Edebiyat tarihinde yer edinmiş, yıllara meydan okuyan yazarların hepsi büyük bir yenilikle beraber çıktılar ortaya. Sait Faik, Ahmet Hamdi Tanpınar, Yusuf Atılgan, Onat Kutlar, Ferit Edgü, Orhan Duru, Tomris Uyar, Sevim Burak, Füruzan gibi usta yazarların metinlerine baktığımızda hepsinin kendinden önceki yazarlardan bir zorunluluk olarak farklı yazmaya çalıştığını görebiliriz.

Sanatçı geleneği iyi bildiği halde, –geleceğe kalabilmek için– kendinden önceki sanat eserini aşmaya hatta yıkmaya çalışan kimse değil midir? “Parçalar”daki dokuz yazar da bir yenilik iddiası taşıyan; tanıdığım, bildiğim kadarıyla geleneği iyi bilen, geleceğe kalacaklarını tahmin ettiğim yetenekli yazarlar. 

“Parçalar” da gelenekle geleceğin buluştuğu, geleceğe kalabilmek için geleneğin değiştirildiği, yeniden inşa edildiği bir kitap. 

Merdiven

Çabuk çabuk çıkıyorum merdivenlerden.
Ben çıkarken ağır ağır inen biriyle karşılaşıyorum.
Yol veriyorum.
“Bahtiyar ol oğlum” diyor yol verdiğim ihtiyar.
Biraz sonra, yukarı katta işimi bitirmiş, aynı hızla merdivenlerden iniyorum.
Bu kez, “Bahtiyar ol oğlum” çıkıyor merdivenlerden yavaş yavaş.
Yol veren gene ben oluyorum.
Bu kez, “Bu kadar koşuşma oğlum, değmez” diyor ihtiyar.
Bu sözcüklerin üzerinde düşünmek gereğini duymadan iniyorum merdivenlerden.
İşimi bitirince, yeniden merdivenlere yöneliyorum. Bir delikanlıyla karşılaşıyorum merdivenlerde. Bu kez bana yol veriliyor.
“Bahtiyar ol oğlum” diyecek yaşta değilim. Üstelik, dairemizde bu yeni yetmenin işi ne?
Merdivenin ortasında durup soruyorum: “Az önce, yaşlı bir memurumuz çıkmıştı yukarı. İnmedi. Yoksa ben mi görmedim? Kendisi şu anda yukarda mıdır?”
“Evet, diyor gülümseyerek delikanlı. Yukarda, bir kanepenin üzerine uzanmış yatıyor. Çıkarsanız göreceksiniz. Cankurtaran çağrıldı. Ama kanımca bir cenaze arabası çağırmak daha yerinde olurdu. Buyrun, buyrun siz de çıkın…”
Yol veriyor.
Ama benim yola gereksinmem yok.
Belki yukarı çıkmam için bir neden de yok.
“Siz buyrun” diyorum.
Ve meslek hayatımda, ilk kez, kendimden genç bir memura yok veriyorum.
Garipseyerek iniyor merdivenleri.
Merdiven basamağında bir süre duraladıktan sonra, kararımı verip ben de aşağı iniyorum.

Ne işim var benim yukarda?

Ferit Edgü

Giriş katına geldiğimde bizim kapı görevlisini yerinde bulamıyorum. 

Sabah emanet ettiğim, içinde dairenin yeni yıl ajandalarının olduğu paketimi almam gerekiyor ondan. 

Sadece çaycı var görünürde. Kapının önüne çıkmış sigara içiyor. Kapı görevlisini soruyorum ona. “Şu yukarıda fenalaşan memura bakmaya gitti” diyor. 

Ben ilgilenmedikçe ihtiyar ayağıma dolanıyor. Çaresiz bekliyorum. Bir ileri bir geri yürüyorum dairenin önünde.  

Biraz sonra uğultulu bir gürültü eşliğinde bizim kattan bir grup arkadaş yarı baygın ihtiyarı aşağı indiriyor. Çaycı da sigarayı yere atıp yardıma koşuyor. 

Arkamda park halinde bekleyen ambulansı o anda fark ediyorum. İçinden çıkanlar sedyeyle ilerliyor.

 Mesai arkadaşlarımın taşıdığı ihtiyarla, ambulans görevlilerinin taşıdığı sedyenin buluşacağı noktada kalakalıyorum. Ya ihtiyara yönelmeliyim ya sedyeye. Her zaman yaptığım gibi hiçbir şey yapmamayı tercih edemiyorum bu defa.

İhtiyarın başı haddinden fazla kalabalık. Mecburen sedyeyi tutuyorum. Öyle bir hamlamışım ki yıllar içinde, birine yardım ederken nasıl bir surat ifadesi takınılır bilemiyorum. Benim dışımda herkes nasıl da tecrübeli bu konuda.  

İhtiyarı tek hamlede yatırıyorlar. Sedyenin ayakucunda görevli, başucunda ben. Kaçmak istedikçe yaklaşıyorum. Ölüm döşeğindeki adamın başucundayım. Allah muhafaza birden ölüverse, son gördüğü çehre benimki olacak. 

Geri geri yürümeye başlıyorum. Ambulansa geri geri biniyorum. Tersten oynatılan bir aksiyon filminin içinde gibiyim. Sedye köşeye yerleştiriliyor. 

Ambulansın dışında kalan kalabalığın arasında kapı görevlisini görüyorum. Tam yanına gidip paketimi almak üzere aşağıya inecekken kapı üzerime kapanıyor. Ambulans hareket ediyor. Sanırım beni yakını sanıyorlar. Bir şey diyemiyorum. O saatten sonra indirin beni diye kapı yumruklamak, hayat kurtarmaya giden aracı durdurmak da olmaz. 

Çaresiz çöküyorum bir köşeye. Korkunç bir siren sesi eşliğinde ilerlemeye başlıyoruz. 

Görevli “Bahtiyar ol oğlum”un tansiyonunu ölçüyor. Hep geçip giden o uğursuz siren sesi şimdi kafama çakılıp kalıyor. Hiçbir yere gitmiyor. Mavi mavi genişliyor. Girdap gibi derinleşiyor. Bedenimin bir parçasına dönüşür gibi içime yerleşiyor. 

Kim bilir hangi hastaneye gidiyoruz. Ters bir muhit olmasa bari. Bir minibüse atlayıp işe geri dönmem, kapı görevlisi daireyi kapatıp gitmeden paketimi almam, ajandaları bu gece söz verdiğim yere teslim etmem gerekiyor. Minibüs hattı olmayan bir yer olursa taksilik para yok üzerimde. 

Sürücüyle aramızdaki ufak bölmeden yola bakıyorum. Önümüzde yeşil bir cenaze aracı var. Aklıma delikanlının merdivenlerdeki lafı geliyor: “Cankurtaran çağrıldı. Ama kanımca, bir cenaze arabası çağırmak daha yerinde olurdu.”

Siren sesinin inlettiği dünyadan muafmış gibi duran cenaze aracı içi geçmiş bir yavaşlıkla sağa çekilip ambulansa yol veriyor. Son sürat ilerliyoruz. Bu kez de aklıma ihtiyarın merdivenlerdeki lafı geliyor: “Bu kadar koşuşma oğlum, değmez.” 

Hakan Bıçakcı

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış