Haftanın öyküsü: Ezgi Polat’tan ‘Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda’

Haftanın öyküsü: Ezgi Polat’tan ‘Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda’

Ezgi Polat’ın ilk öykü kitabı, Can Yayınları tarafından yayımlandı. Kitaptaki öykülerde diyaloğun ya da suskunluğun türlü halleri üzerinden, insan ilişkilerinin yansıması var: gözlerle anlaşanlar, diyecek söz bulamayanlar, ne söylese bir yere varamayanlar… Yazarı da bu konuda “Bana göre susarak anlaşabilmek iletişimin doruk noktası. Bunu başarabilmek için bireyler arasında derin, içselleştirilmiş bir bağ kurulmuş olması gerekir. Bir nevi telepati” diyor: “Susmanın öbür biçimi, yani kelimelerin boşa sarf edileceği düşüncesiyle susmaksa iletişimin dip noktası diyebiliriz. Orası gerçekten karanlık.” Kitaba adını veren öyküyü aktarıyoruz:

Susulacak Ne Çok Şey Var Aramızda

İstasyona bakan penceremin önünde oturuyorum. Islak toprak kokuları içeri yayılıyor. Geceden kalma yağmurun kokusu bu. Sonbaharın kokusu. Telefon çalıyor. Hattın ucunda onun sesi. Turuncu bir yaprağın raylara konuşunu düşünüyorum. Sonra bir tren rüzgârında savrulup uçuşunu. “Öylesine aradım,” diyor, “hâl hatır sormak için.” Öylesine değil. Bir şeyler söylemek istiyor, hep son anda vazgeçiyor. Peki ben şu pencerenin önünde oturup sonbaharı beklemekten başka ne yaptım. Zamanın akmasını, mevsimin sararmasını, içimdeki hüznü coşturmasını, beni öldüresiye bir kedere boğmasını beklemekten başka. Ölmek mi istiyorum. Ölmek için bile bir şeyler yapmalı insan. Mevsim boğmuyor kimseyi. Bense duruyorum. Yapraklar dökülüyor artık. Sonbahar geldi. Her yer soluyor. Yaz çoktan bitti. 

“Oktay balık alacak, gel artık.” 

Bu kez itiraz edemedim. Teslim olmaktan başka çare yok. Akşama ne giyeceğimi düşünüyorum. Tıraş olmam ve yıkanmam gerektiğini, hangi tatlıyı alacağımı, hangi parfümü sıkacağımı. Telefonu kapatıyoruz.

***

Orman loş ve sessiz. Ayak seslerimiz, nefes alışverişlerimiz ve dalların ucundaki yaprakların hışırtılarından başka bir şey duyulmuyor. Ağaçların toprağın dışına fışkıran köklerini yosunlar sarmış. İnce, uzun gövdeli ağaçların dalları yukarılara uzanıyor, yaprakları gökyüzünü bir dantel gibi örtüyor. Yaprakların arasından sızan ışık huzmeleri uzun şeritler halinde toprağa düşüyor. Patika yolun kenarlarındaki eğreltiotlarının altında ve ağaçların dibinde, kırmızı, mor renkli küçük çiçekler bitmiş. Çürümüş ağaç dalları ayaklarımızın altında ezilir ezilmez kiremit rengi parçalara bölünüp dağılıyor. 

Oktay, “Ben buraları avcumun içi gibi bilirim,” zırvalarıyla durmaksızın içiyor. Çantasının içine alabildiğine içki doldurmuş. Koca bir ağaç devrilmiş, koptuğu yerden kıymıklar fışkırmış. Gövdesinin etrafında iki yana açılan kuru dallarıyla, sevilmeyi ve kucaklanmayı bekleyen koca bir adamı anımsatıyor. Epey yürüdük. Acıktık. İpek’in hazırladığı sandviçleri yemek için çınar ağacının dibine serildik. Oktay’a, “Nereye gidiyoruz,” dedim. “Gidiyoruz işte birader, hava mis,” dedi. O da bilmiyor. “Şunları yiyip dönelim artık,” dedim. İpek susuyor, arada bana bakıyor, bir süre öyle kalıyor. “Daha erken,” dedi Oktay. “Biraz tadını çıkaralım. Yeni geldik. Bir daha kim bilir ne zaman böyle bir şey yaparız. Hem ileride bir göl varmış. Esas orayı görmek gerek. İçkimizi içeriz başında, şırıl şırıl, mis.” Çantasını açıp bir bira çıkarıyor. İpek ona ters ters bakıyor. 

***

Kapıyı çalıyorum. Avuçlarım terli. Oktay açıyor. Ağır balık kokusu yüzüme çarpıyor. 

“Ooo, hoş geldin Sedat. Geç geç, içeride çıkar.”

Ağzı viski kokuyor. Gene erkenden başlamış. Yüzümdeki yalan gülümsemeden akan pis, salyamsı mutsuzluk. Öpüşüp kucaklaşıyoruz. Etrafıma bakınıyorum. Burada ne işim var.

İpek mutfakta, yeşillikleri doğruyor. Aralık kapıdan yan gözle bana bakıyor. Yanına gidip tatlı poşetini masaya bıraktım. Elindeki bıçak titriyor. Mutfak penceresi birden çarpınca ürktü, bıçağı yeşilliklerin üzerine bıraktı. “Yatak odasınınkini açmıştım havalansın diye, berbat kokuyordu.” Sesi telaşlı, titrek. “Hâlâ kokuyor,” dedim, “hava biraz rüzgârlı.” Pencereyi kapattım. Dışarısı puslu, ıssız. Sokak lambasının ışığı eriyip damla damla toprağa akıyor. Söğüt ağaçlarının yaprakları birbirine çarpıyor. Önce gök gürüldüyor, hiç yıldız yok, sonra bir şimşek çakışıyla bütün semt çırılçıplak kalıyor. 

Salona gittim. Her şey yerli yerinde. Oktay perdeleri çekiyor. Bir süre olduğum yerde kalıyorum, sessizce sıvışmak istiyorum oradan. Yalınayak koşarak dönmek, demir rayların keskin soğuğunu çıplak tabanlarımda hissetmek, sonra gelen ilk trenin önüne kendimi atmak. Ama öylece duruyor, karşımdaki duvarda asılı duran Eriyen Saatler’e bakıyorum. Yaşananlar da zamanla birlikte eriyor. Yok olacak. Yok olmalı. Çünkü bize bir şeyden kurtulmanın en güzel yolunun onu yok etmek olduğu öğretildi hep. Başka bir şey bilmiyoruz. Oktay çatal bıçakları dağıtıyor. Bir yandan da ıslık çalıyor. Masada birkaç çeşit meze, kuruyemişler ve kapağı terli bir borcamın içinde servis edilmeye hazır balıklar. Kavun, beyaz peynir dilimlenmiş. Rakıya dönecek belli ki. İşi bitince kahverengi maroken koltuğuna kurulup bir sigara yaktı, “Nerelerdesin yahu, yüzünü gören cennetlik.” “O kadar emin olma”, dedim. “Ne adamsın sen,” dedi. Gülüyor. Bir bilsen.

***

Bir zamanlar birbirlerini nasıl sevdiklerini düşünüyorum. Fakültedeyken bir an bile ayrı kalmadıkları, birbirlerine her an ölecekmiş gibi davrandıkları zamanları. Şimdi İpek ondan tiksiniyor, Oktay’sa umursamaz, dik kafalı. 

“Bunun çok da iyi bir fikir olmadığını söylemiştim Oktay,” dedi İpek. “Bir kere de insanları dinlesen ölürsün, değil mi?”

Oktay dirseklerini arkaya yasladı, “Kızım panik yapmasana. Ne güzel temiz hava alıyoruz işte. Tadını çıkar, bir daha bulamazsın.” 

Sonrasında tuhaf bir sessizlik oldu. Sandviçlerimizi bitirdik, olduğumuz yerde hiç kıpırdamadan bir süre oturduk. Cırcır böceklerini, minik orman kuşlarının ötüşlerini dinledik. Çam kokularını içimize çektik. Üzerimde anlayamadığım bir ağırlık. İpek yerden bir dal alıp toprağı eşelemeye başladı. Çaktırmadan onu izledim. İsmini kazıdı. Bir süre topraktaki ismine gözünü dikti, sonra elindeki dal parçasıyla üzerini karaladı. Çenesini, göğsüne çektiği dizlerine dayadı, kollarını yanlarından sarkıttı. Sıkkın. Bu haliyle küçük bir kız çocuğuna benziyor. Olduğu yerde başını bana çevirdi. Yakalanmış gibi hissettim birden, yine de bakışlarımı çeviremedim. Uzun zamandır ilk defa böyle mutsuz görüyorum onu. Ormana geldiğimizden beri bir tuhaflık var üzerinde.

***

İpek elinde salata kâsesiyle içeri girdi. Rakı mı şarap mı içmek istediğimi sordu. Uzunca siyah bir elbise giymiş, iki yandan dizkapaklarına uzanan yırtmaçları var. Sarı saçlarını ensesinde gelişigüzel toplamış. Bu dağınıklık ona öyle yakışıyor ki. Dudaklarındaki kırmızı boya yüzünün solgunluğunu pekiştiriyor. “Şarap alırım,” dedim, “kırmızı.” Kalçalarına yapışan elbisesinin eteklerini savura savura vitrine gidip iki şarap kadehi aldı. 

“Oğlum sen de şarap içmeseydin de iki kadeh tokuştursaydık,” dedi Oktay.

Güldüm. “Yine tokuştururuz,” dedim. “Canım şu an şarap istiyor.”

Oktay içki servisini yaparken İpek müzik açıyor. Ezginin Günlüğü. Masaya yerleşiyoruz. Ben başköşedeyim. İki yanımda onlar. Koca masanın yarısı kadar bile etmiyoruz. “Eh, hadi o zaman, şerefe,” dedi Oktay. Kadehini kaldırdı. Bu masada olmayan şerefe. Biz de kadeh kaldırıyoruz. Hiçbir şey olmamış gibi. Ne tuhaf.

***

Oktay havaya baktı, “Akkuyruklu geldi,” dedi. “Bakın bakın, akkuyruklu kartal.” Parmağıyla işaret ediyor. Nefesimi tutup ona baktım. Beyaz tüylü kuyruğu güneşi görünce altın rengine dönüyor, vücudundaki tüyler kahverengi. Kanatlarını iki yana açınca üç kat daha büyüyor. Bir ağacın tepesine kondu, başını sağa sola döndürüp tekrar havalandı. Önce havada bir manevra yaptı, sonra süzüldü ve gözden kayboldu. İpek’e baktım. Gözlerini kocaman açmış gülümsüyor. Oktay, “Avlanacak,” dedi. “Göl bu tarafta. Hadi kalkın gidelim.” Apar topar kalktık. Güneşin batmasına daha var. Patika boyunca yürümeye başladık. Sağda solda böğürtlen çalıları. Küçük orman çiçekleri ayaklarımızın altında eziliyor. Nefes nefeseyiz. Bir süre daha gidiyoruz ancak ortalıkta göl filan yok. Orman sessiz, ılık. Akşam oluyor. Dalların arasından sızan ışık ağır ağır çekilmekte. “Geri dönelim artık, akşam oluyor,” dedim. Oktay pes etti, “Tamam yahu amma mızıklandınız, dönelim o zaman,” dedi. Dönemedik. Daha doğrusu hep aynı çemberin etrafında dönüp durduk. Geldiğimiz yönü bir türlü kestiremiyoruz. Oktay her defasında, “Hah şuradan, hah buradan,” diye bizi oradan oraya sürükledi. Hiçbirinde çıkışı bulamadı. Ne zaman bir yere gidecek olsak çok biliyormuş gibi yola çıkar, en sonunda ya yolu şaşırır ya kaybolur. Karşı çıksak saatlerce bize laf anlatır, susmak nedir bilmez. En iyisini hep o bilir. İpek’in yüzü asılıyor, sinirli. Hiçbir şey söylemiyor. Usul usul yürüyoruz.

***

İpek balıkları tabaklarımıza paylaştırıyor. Borcamın kapağını kaldırınca minik su taneleri masaya damlıyor. İçinden sızan buhar süzülüp havaya karışıyor. Gözlerini gözlerime dikip, “Yeter mi?” Bocalıyorum. “Koy sen koy, o yer daha.” Elimi tabağımın üzerine götürüyorum, “Yok, yeter bu kadar.” “Ooo, formumuza da dikkat ediyoruz bakıyorum. Ne o, hatun mu yaptın yoksa? Var sende bir tuhaflık.” Suyundan sırıtıyorum. Zevzek. “Yok yok, bu kesin birini buldu İpek. Baksana aylardır kayıplara karıştı zaten.” Beni çok iyi tanıdığı için kendisiyle gurur duyuyor. Her şeyi çözdüğünü sanıyor. Bizler ne ara bu hale geldik? 

Kadehler dolup boşalıyor. Oktay balıklara, mezelere kıtlıktan çıkmışçasına saldırıyor, aynı hızla içiyor. O da terli. Soluğu sık. Bardağını masaya bırakıyor, sanki çok önemli bir sırrı paylaşacak. “Rakıyı sek içeceksin, öyle suyla buzla bulandırmak olmaz bu mereti.” Bir yandan işaretparmağını sallıyor. Her zamanki şeyler. Dili dolanmaya başladı. Birden aşka gelip İpek’i çekiştirmeye başlıyor. “Aman, boş verin, biz mi kurtaracağız bu memleketi, haydi İpek dans edelim.” İpek mırın kırın ediyor. Oktay ısrarcı. 

Ah, peşimde rüzgâr, ne yağmurlar dost ne bir kıyı var, deliyim. 

Arada kaçamak onlara bakıyorum. Midem kasılıyor. Sigara üstüne sigara. İpek, Oktay’ın omzundan bana bakıyor. Mesafeli. Oktay’sa bir o kadar sırnaşık. Yılış yılış. Sulu ağzını İpek’in tenine götürüyor. Elimdeki çatalı sıkıyorum. 

Kime sorsam dönüşüm yok, her gemi biraz deniz. Her yanım mavi, her yanım yel, her yanım tuz, deliyim.

İpek kendini geri çekti, elleriyle Oktay’ın omuzlarını kendinden uzaklaştırdı. “Yeter, yoruldum, oturalım artık, iyice cıvıttın.” Oturdular. Oktay şarkılara eşlik ediyor. İyiden iyiye kendinden geçti. İpek masanın altından uzanıp elimi tuttu. Beynime hücum eden kan şakaklarımdan fışkıracak. Dansın telafisi. Gözü Oktay’da. Benim ellerim yılgın, tepkisiz. Sandalyesini masaya biraz daha yanaştırdı. Bana yakın dizkapağının bacağıma değdiğini hissediyorum. Kemikli, keskin. Bıçak gibi kesiyor etimi. Dalayıp geçiyor. Oktay, “Biramız var mıydı hatun,” dedi. İrkildik. Ensemden kuyruksokumuma inen ürperti. İpek bira getirmeye gitti. Oktay, “Cilasız olmaz,” dedi. Ona katılıyorum. Ölene kadar içsin bugün.

Ormanda nasıl kaybolduk, dedi, amma korktunuz ha.  Çatallı sesiyle katıla katıla gülüyor. “O kadar gülünecek ne var bunda,” dedim. İpek elindeki birayla kapının eşiğinde kalakaldı. Oktay hâlâ gülüyor. 

***

Karanlık çöktü. Bir süre olduğumuz yerde durduk. Oktay havaya, ağaçlara, etrafa sanki gerçekten bir sonuca ulaşacakmışçasına alıcı gözlerle bakıyor. Ağzını burnunu dağıtmak istiyorum ama kavga edilecek zaman değil. Sonra bir an ormanın içinde uzaktan yansıyan bir ışık gördük. Oktay bir kulübe, bir ev, bir çıkış bulma umuduyla ışığa gitmemizin en doğru karar olacağını söyledi. Başka çaremiz yok. Ama ışık, biz ona gittikçe uzaklaşıyor sanki, orman altımızdan su gibi akıyor. “Ayaklarımda derman kalmadı,” diye homurdandım. Durdu, olduğu yerde ofladı, çantasından bir bira daha çıkarıp içmeye devam etti. Yalandan bir hesap kitap peşinde, kendi kendine mırıldanıyor. İpek’te dokunsan ağlayacak, öfkesini her an oracığa kusacakmışçasına gitgide derinleşen bir suskunluk. Oktay tekrar durup etrafına bakındı, fenerini elime tutuşturdu. “Şu ağaca doğru tutsana, çıkınca senden alacağım.” İtiraz etmeme fırsat vermeden ağaca tırmandı, feneri aldı ve daha yukarı çıkmaya başladı. Tırmandı, tırmandı, durdu. Işığa doğru baktı. Fenerin işe yaramaz ışığını sağa sola tuttu. “Tamam,” dedi, “neredeyse geldik sayılır, biraz daha sabredin.” İpek bana baktı, “Sinirlerim çok bozuk,” dedi, “sarhoş bu.” Ağladı ağlayacak. Sakinleşmesi için omzuna dokundum. Oktay’a döndüm. Uçuyor. Pat diye bir ses, sonra yuvarlanmaya başladı. Onu göremiyor, yalnızca yapraklara, çalılara bulanışının sesini duyuyoruz. Sesler kesilene dek bekledik, sonra bağırmaya başladık. “Oktay, Oktay.” İpek’in sesi titrek. Çıt çıkmıyor. 

El ele tutuşup çalıları yara yara düştüğü yere doğru gitmeye çalışıyor, bir yandan ona sesleniyoruz. “Oktay.” Otlar ellerimizi kollarımızı çiziyor. Ölmüş olma ihtimalini düşünmeden edemiyorum. Karnımda bir sancı, vücudumdaki kan çekiliyor, ayaklarım uyuşuk. Kendimizi yokuş aşağı bırakıp eğreltiotlarının, çalıların arasından kaya kaya bir düzlüğe ulaşıyoruz. Buralarda olmalı ama görünürde bir şey yok. Etrafıma bakınıp düştüğü yeri kestirmeye çalıştım. Bu koca ormanda onu bulamama fikri ürkünç. Bir ileri bir geri gitmeye başladım, sonra durdum. Bir inleme sesi. “Oktay,” diye seslendik. İpek titriyor ve ağlıyor. Yüzünü avuçlarımın içine aldım, “Sakin ol,” dedim, “onu bulacağım, söz.” Çalıların arasına, ağaçların etrafına bakındım. Yok. Yine o ses, aynı inleme. İpek’e hiçbir yere kımıldamamasını tembihledim. Bulunduğumuz yeri tayin etmeye çalıştım ve geldiğimiz yöne doğru birkaç metre gittim. Bir süre olduğum yerde durdum ve yalnızca sesleri dinledim. Solumda kalan çalılığın etrafına bakındım, yoktu. Yine aynı ses ama öbür yanımdan. Hemen sağ taraftaki çalılara yürüdüm. Dizlerimin üzerine çöktüm, el yordamıyla çalıları karıştırdım. Otları yara yara bir metre kadar gittim. Orada yüzükoyun yatıyor. Bir kolu altında kalmış, dertop olmuş. Sesi çıkmıyor. Karnının altında kalan kolunu çıkardım, bedenini tersyüz ettim. Gözleri kapalı. Nabzına baktım, ellerimi burun deliklerine götürüp nefesini kontrol ettim. Yaşıyor ama baygın. Sarstım onu, başını kaldırıp sağa sola salladım. “Oktay, uyan. Yaşıyorsun bak, hadi kalk.” Gözlerini açmadı. Derin bir nefes aldım, cansız sol kolunu boynuma doladım, sağ kolumla belini kavrayıp doğrulttum. Gücümü toparlayıp bedenini biraz daha dikleştirdim ve düzlüğe kadar sürüne sürüne indirdim. İpek bıraktığım yerde bekliyor. “Yaşıyor, merak etme, sadece baygın.” Oktay’ı yere yatırdım. Başının altına sırt çantasını koydum. Yüzü, kolları çizilmiş, şiş. Alnının üzerinde ince bir kesik var, biraz kanıyor. İpek şalını çıkarıp alnına sardı. Ona hâlâ kızgın. Pet şişenin dibinde kalan suyu avuçlarına döktü, Oktay’ın yüzüne sürdü, yanaklarına sert tokatlar attı. Ölü gibi yatıyor. Nabzını tekrar kontrol ettim. Sabahı beklemekten başka çaremiz yok. İpek’e isterse uyuyabileceğini söyledim, ben nasılsa bekleyecektim. Uyumak istemedi.

Oktay’ın az ilerisinde, otların seyrekleştiği bir düzlüğe oturduk. İpek’in elleri titriyor. “İyi misin,” dedim. “Şimdi nasılsın?” Bir süre sustu, sonra sessizce hıçkırmaya başladı. Sırtını sıvazladım, “Tutma kendini,” dedim, “ağlamak istiyorsan ağla.” Avcumun içinde küçük bir kız sanki. Başını omzuma koyup sırtını pışpışlamaya devam ettim. Acınacak halde, haklı da. “Geçecek,” dedim, “sakin ol, hepsi geçecek.” Arada Oktay’ı gözlüyorum. Bana biraz sokuluyor, biraz daha, sonra biraz daha. Sımsıkı sarılıyoruz. Kalp atışları içimi titretiyor. Sağ avcum ensesinde, saçlarında. “Şşş, sakin ol,” dedim, “sıkma kendini bu kadar, rahatla biraz.” Öylece kaldık bir süre. Sonra boşta kalan eli cansızlaştı, baldırımın üzerine düştü, yüzüme baktı, “İnanmaya ihtiyacım var,” dedi, “bütün bunların geçeceğine, her şeyin bir anda daha iyi olacağına. Bu hastalıklı durumdan kurtulmam gerek. Bunu istemiyorum.” Yüzüme doğru fısıldıyor, gözlerimin içine bakıyor. Bütün olanlardan sonra onu orada, o sessizliğin içinde öpmek geliyor içimden. Yine de kendime hâkim olmaya çalışıyorum. “Niçin böyle söylüyorsun, bir talihsizlik oldu, evet, ama hayat bu, olur böyle şeyler.” Kollarımın arasında sımsıkı sarmaya devam ediyor, bir yandan da saçlarını okşuyorum. Gecenin karanlığında ıslak kirpikleri ışıl ışıl. Bedenimin akışmaya başladığını, eridiğini hissediyorum. Biraz daha böyle kalırsak toprağa karışıp yok olacağım. Başını tekrar boynuma gömüp sessizce ağlamaya devam ediyor. Baldırımı sıkan elinden kasıklarıma karşı koyamadığım bir sertlik yayılıyor. Kalp atışlarım, bana yaslı göğsünü delip geçecek sanki. “Ağlama artık, geçti, üzülme, bak sağ salim bulduk onu,” dedim. Tekrar yüzüme baktı. Hiçbir şey söylemedi. Hayır, onun için ağlamıyordu zaten. Bakışlarında yine o korku dolu, isterik yakarış. Hiç olmadığımız kadar yakınız. Dudakları dudaklarıma değiyor artık. Soluğu benim ciğerime doluyor. Ay ışığı başımızın üstündeki kalan dallardan usulca süzülüyor. Gözlerimi kapıyorum. 

***

“Oktay’ı yatıralım artık, bana yardım etsene, sızdı kaldı burada.” 

“Sen bırak, ben hallederim.” 

Bir kolunu omzuma doladım, belinden sıkıca kavradım. Tıpkı ormanda yaptığım gibi. Kendine gelir gibi oldu, yine de bırakmadım. “Bu saatten sonra bir yere gitmiyorsun bak,” dedi, “sabah beraber kahvaltı ederiz.” Kolumu sıkıyor. “Tamam,” dedim, “ederiz.” Yatağına yatırdım. Oda ayın zayıf ışığıyla loş, yağmur durulmuş, sokakta kimse yok. Karşıdaki ağaçların dalları savruluyor, asfalt ıslak. Kara bir kedi, sığındığı arabanın altından çıktı. Başını yukarı kaldırdı, bana bakıyor. Tedirgin oluyorum. Perdeyi örtüp odanın kapısını çektim. İpek bütün camları açmış, tezgâhın önünde. “Ben durulayayım, sen yerleştir,” dedim. Usul usul kenara kaydı. “Üşümüyor musun,” dedim, “her yeri açmışsın.” “Kokuyor,” dedi, “günlerce geçmeyecek şimdi.” Bulaşık bitince beze çamaşır suyu döküp tezgâhı kendinden geçercesine ovalamaya başladı. Kolunu tuttum, “Bırak artık,” dedim, “kötü bir kokuyu bir başka kötü kokuyla bastırmanın âlemi yok. Elbet geçecek, hadi birer kahve içelim.” Kahve yaptı. Bir süre öylece susup oturduk. Birden ellerini iki yana açtı, “Öyle işte, ya içiyor ya uyuyor,” dedi, “sen de kusura bakma.” Umutsuzca gülümsedi. Dişlerimi sıktım. Şimdi gidip Oktay’ın yüzüne yastığı bastırsam, onu bir güzel öldürsem. Ne değişecek. Hiç.

“İpek,” dedim, “durmadan beni arayıp nasıl olduğumu sorman beni daha iyi yapmayacak.” 

“Pişman mısın?” Tırnak kenarlarını yoluyor.

“Hayır değilim, söylemek istediğim bu değil.” 

“Peki, ne seni daha iyi yapacak?”

“Hiçbir şey.”

Beklediği cevap bu değil sanki. Bize dair bir şeylerin beni daha iyi yapacağını duymak istiyor. Bense aramızdaki şeyin gizemini yitirmesinden, biçim değiştirmesinden korkuyorum. Herhangi bir şeye dönüşmesinden. Şafak sökmek üzere. Üzerini değiştirmeye gidiyor. Ceketimi giyip sigaramı, cüzdanımı alıyor, habersizce çıkıyorum evden. Kapı inceden aralık kalıyor.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış