Advertisement

Haftanın öyküsü: Anıl Mert Özsoy’dan ‘Aklımda Nalan’

Haftanın öyküsü: Anıl Mert Özsoy’dan ‘Aklımda Nalan’

Anıl Mert Özsoy’un ilk öykü kitabı “Korku Yokuş Aşağıydı” adıyla yayımlandı. Arka sokaklarda olanları, görmezden gelinenleri, sokağın hikâyelerini anlatıyor Özsoy. Kitap yayıncısı tarafından şöyle tanıtılıyor: “Balkondan değil, camdan, damdan değil, tüm metaforları ve çağrıştırdıklarıyla ‘kendinden’ atlamak isteyen karakterleri konu alıyor Korku Yokuş Aşağıydı… Bu karakterlere zaman, olay, mekân yardım ve yataklık ediyor. Anıl Mert Özsoy, herkesin bildiğini birbirinden sakladığı hikâyeleri hatırlatıyor okura… Sokağın dibini görmüş, görüp de susamamış insanların arka sokaklardaki hararetli kavgasını….” Doğan Kitap tarafından basılan kitabın ilk öyküsünü aktarıyoruz.

Aklımda Nalan

Hava, anamın çeyizinden kalma yün yorganlar gibi ağır. Bulutların baldırına bıçak saplamışlar da küstürmüşler sanki, dertli dertli sallanıyor yağmur, bir aşağı bir yukarı. Toprağın böğrüne balgam misali yapışmış nem, tükürse kanlı tükürecek. Parasızlığın topukları nasır bağlamış, üstüne basılmıyor. Bir de Nalan var; içime geçim sıkıntısı niyetine oturmuş. Alsan alınmaz, satsan satılmaz. Utansan karşına geçip sıkılmaz. Namussuzun doğurduğu, işveli cilveli bacaklarla seke seke geçip gidiyor her gün önümden. Eteğini yırtıyor da çıkıyor sokağa. Basmadık kaldırım, girmedik gönül bırakmıyor. Güneşin ilk vaktini andırırcasına, kana yüz sürmüş kırmızı yanaklarıyla bir gülücük atıp gidiyor sokağın başından.

Süründüğü kokular bütün Beyoğlu’na asfalt olmuş. Topuğu sokağa değdiği an siftah etmiş gibi seviniyor esnaf. Tezgâhtan küt böreğini alıp üzerine pudrasını dökünce yüzüme bir gülme geliyor. İçime sofralar kuruluyor, kimse doymadan kalkmıyor.

Arap Kadri yılların taksicisi. Direksiyon kırmadığı sokak, posta koymadığı işkembeci kalmamış. Haraç yemekten kaçak plakaya türlü zorbalıktan hüküm giymişliği var. Kuyruktur, sıradır, haktır, hukuktur bilmiyor. Taksi sırasını bozarken, “Raconu, sigara paketi gibi gömlek cebimize koyduk” diyor. “Yeter lan!” diyorum tespihin canına okurken. Herkesi korkuttu şerefsizin dölü. Durağı haraca bağladı da kimsenin gıkı çıkmıyor.

Acı acı inlemesinden başka ne sesi duyulmuş, ne izi görünmüştü Nalan’ın. Kapısının önünde volta atıp durmuştum. Kaç gecedir penceresini kesiyordum. Günlerdir evden çıkmamıştı. Bir haller vardı Nalan’da. On bir gün önce taksiye binip hastaneye gitmiştik. Vitese giden elimi tutup bacaklarında gezdirmişti. Ah Nalan! Oracıkta elime vermişti otuz yıllık ömrümü. Konuşmamıştı ama sesi yankılanmıştı gecemi gündüzüme kattığım virajlarda.

En nihayetinde gerdanını açmış, sokağa adımını atmıştı. Altına iki karış eteğini çekmiş, çorabı teninde kaybolmuş, topuklularla dağ gibi kadın olmuştu. Şöyle bir atıyordu ki saçlarını omuzlarından aşağıya, dönüp bir kez daha baktırıyordu kendine. Sesini bir duysam dünyalar benim olacak ama konuşmuyordu. Akşamın ayazından sabahın ilk ışıklarına kadar gözden kayboluyordu. Parmaklarında koca taşlı yüzükler... Baktıkça bakakalıyorum.

Göğüslerindeki morluklarla dikildi durağa: “Sıra kimde Sıtkı Abi?”

“Bende” diyemeden Arap Kadri atladı:

“Götürelim istediğin yere...”

Durağın eskilerinden Sıtkı Abi’yle bakıştık. Sıra benimdi. Arap iş koyuyordu düpedüz. Nalan’ın topuk tıkırtısıyla Arap’ın anahtarları eline alıp haz’rol’a geçmesi bir olmuştu. İtin doğurduğu, sanırsın kokusunu alıyordu Nalan’ın.

“Sıraya uy Kadri, sıra bende” dedim.

“Sırayı ben belirlerim. Racon mu keseceksin lan, dünkü çocuk!”

Nalan çatallı sesiyle, “Hadi, sıra kimdeyse gidelim artık” dedi.

Arap, boynundan ayak bileklerine kadar, gözüyle yemişti Nalan’ı. Aylardır kesiştiği ben değilmişim gibi taksinin kapısına doğru yollandı Nalan. Kadri, leşe çökmüş akbaba gibi çöktü direksiyonun başına. Bastı gaza. Yaptığı basit vites oyunlarıyla toza dumana buladı arkasını.

Hastane kapısında saatlerce beklediğim, yeni ağdaladığı bacaklarını herkesten gözüm gibi sakındığım Nalan gitmişti de yerine kapı duvar bir ev konmuştu; perdesiz, soğuk, yaşlı... Günlerdir hayaline tutunduydum: Belki uzun yol çekerdik; rujunu tazeler dikiz aynasında, ellerimi alır sütun gibi bacaklarında gezdirirdi. Gözüme gözü ilişir de kaşıyla, “Ormana sür, bu geceyi sana kapatayım” der diye kendimi avutuyordum. Durağın eskisi Sıtkı

Abi’den başkası içimdeki aşkın farkında değildi.

Sıtkı Abi, ucuz yollusundan kanyağın şişesini çevirdi. Yüzüme bir burukluk çöktü. Sokağın çizgileri keskinleşiyordu. Akşamın öfkesi rüzgâr gibi içimden geçip gidiyordu. Ruhumun ekmek kırıntılarını süpürmeye üşenmiş, yılmıştım. Kanyağı şişeden aşırdım. Tütüne otu yapıştırdım. Başka türlüsü çekilir dert değil.

Sıtkı Abi okumuş adam, ticaret lisesinden orta ile mezun. Eski muhasebecilerden. “İçme şu zıkkımı, sokturma aşkının ıstırabına!” diye hiddetlendi. Dinleyen kim! Zaten arabanın yevmiyesi de çıkmaz, iyisi mi bu gece ciğerlerim bayram etsin. Böyle gelmiş, böyle gitsin.

Sıtkı Abi, dalgınlığımı fark edip söylenmeye başladı.

“Oğlum, karının mevzusunu biliyorsun. Ele güne ne diyeceksin? Kendine gel.”

İyi adamdı bizim Sıtkı Abi ama mevzu aşk olunca dili dönmüyordu. Nalan’ın kalın bileklerini kavrarken elden günden bana ne Sıtkı Abi?

“Oğlum, bak kapılma böyle işlere... Öfkeden ayaklarım uyuştu yine.”

Elim dizlerine gitti.

“Arap Kadri’yi vuracağım, abi...”

“Manyak mısın lan sen! Ne olduğu belli olmayan bir karı için kendini yakacaksın!”

“Seviyorum, abi.”

“Oğlum, Kadri yıllardır bunun parasını yer. Biz ilk geldiği günleri biliriz Nalan’ın. Daha Nalan olmadığı zamanları...

Kısa saçlarını, ağzına yüzüne ruju bulaştırdığı zamanları...”

“Seviyorum, abi. Vuracağım Kadri’yi.”

“Bu yollarda kaç delikanlı telef oldu. Kadri’yle baş edilmez. Git kendine helal süt emmiş birini bul.”

“Vuracağım Kadri’yi. Seviyorum, abi.”

“Ne halin varsa gör oğlum! Sapla bıçağı da gör ebenin nikâhını.”

Sıtkı Abi sinirlenerek kalan kanyağı kafasına dikti.

Her şeyin dibini görmeye hazırdık. Durağın nöbetçisi göz ucuyla bizi kesiyordu; bir yakalasa içkiyi, acımaz keserdi cezayı. Ama bugün keyfimiz yok. Önce ben, sonra Sıtkı Abi... Sıramızı savmıştık. Elim, bitmiş şişeye gitti. Kanyağın günahı yok. Bir suçlu varsa o da Nalan’ın canına yandığım güzelliği. Kibritin kavı gibi namussuz; eli elime değse, tutuşturacak.

Sıtkı Abi’nin kafası tıkırına geldi. Gömlek cebinden bir üçlü daha çıkarıp yapıştırdı. Cigaranın yarısı esrar, yarısı fukaralık. Ufak ufak takılıyoruz. Hayat, ikimizi de asfalt gibi ezip geçiyor.

“Bu gece Nalan’a açılacağım, abi. O da bilsin, ona göre davransın.”

“Ulan sokaktan karı almayı kolay mı sanıyorsun sen?”

Güldüm, yüzüm gevredi. Arabanın teybinden bir cızırtı geliyor. Nalan’ın en sevdiği türkü... Islığını dün gibi hatırlarım. Sabaha karşı eve gelirken mırıldanmışlığı da vardı üç beş ay evvel. Sesi açtım. Sanki sokağın başında Nalan bekliyor.

Gelen yok, giden çok; Arap Kadri dönmedi. Gece yüzünü asmaya başladı, sabah kapıyı zorluyordu. Sıtkı Abi’nin kafası leyla. Yolun yolcusunu beklediği gibi bekliyordum Kadri’yi. Sonunda yolun başında göründü. Durağın önüne çekti taksiyi, yine havalar bin beş yüz.

“Koçum bugün yaptığını bir daha yapma, akıllı ol! Müşterinin yanında postanın allahını alırsın benden” dedi.

“Nalan’ı almayacaksın bir daha Arap...”

“Hayırdır? Zoruna mı gitti? Sen kimsin de bana şekil yapıyorsun yavşak!”

“Seviyorum, Arap, almayacaksın bir daha arabana.”

Arap, yüzünde kesik bir gülüşle üzerime doğru yürüdü, kasıklarıma elini attı.

“Daha nereye sokacağını bulamazsın sen. İş koyma, Allah yukarda, keser eline veririm. Hem seninkini hem Nalan’ınkini.”

Sıtkı Abi gecenin soğuğuyla birlikte ayılmıştı. Elinde bitmiş kanyak şişesiyle Arap’ın üstüne yürüdü.

“Uzatma Arap, seviyor çocuk” dedi.

“Hayırdır Sıtkı Dayı, posta mı koyuyorsun?”

“Bırak şimdi laf salatasını, yoluna bak, Arap. Üç günlük ömrüm var. Onu da senin için harcarım, buruşturup atarım leşini kenara” demesiyle birlikte Arap’ın kafasına şişeyi geçirmesi bir oldu Sıtkı Abi’nin. Uyuklayan şoförler bir anda ayaklandı durakta. Kimse araya girmeye, yerdeki Arap’ı kaldırmaya cesaret edemedi. Arap neye uğradığını şaşırdı. Cebinden çıkardığı kelebeği sallamaya çalıştı. Bir iki yalpalamadan sonra taksinin kaputuna zoraki tutunup küfürler savurmaya başladı. Alnından akan kanla birlikte direksiyon başına geçti: “Görüşeceğiz lan ikinizle de!”

Duraktan çıktık, kırılmış şişe parçalarını, Arap’ın yere saçılmış kanını sabaha bıraktık. Evin yolunu tuttuk. Sokağın başındaki ikinci ev Sıtkı Abi’nindi. Koca demir kapı pas tutmuştu, açılırken gıcırdıyordu. Evin içini amonyak kokusu sarmış, her yanda fotoğraflar... Açık unutulmuş televizyon, çarşafları yeni değiştirildiği besbelli yatak, tezgâhta gündüz mesaisinden önce atıştırdığı peyniri, kıtırlaşmış ekmeği...

Başını yastığa koyduğu gibi horlamaya başladı Sıtkı Abi. Üstüne yorganını örtüp evden çıktım. Nalan’ın mesaisi dolmuştur. Gidip uzaktan izlemeli. Geceleri sokaklar tenhadır.

Abide-i Hürriyet Caddesi’ne sürdüm. Direksiyon elime soğuk demir gibi yapıştı. İçimde bir ürperti, gitmek bilmiyor. Sabahçı kahveleri dolup taşmış, trafik ışıkları sarıda takılıp kalmış. Gaza hafiften dokunuyorum. Dizlerim titriyor. Korku, gece gündüz demeden kıskıvrak yakalıyor. 

Sokağın köşesine çektim. Gözümle Nalan’ı aramaya koyuldum. Sokakta bir uğultu, bir de ceset var. Piyasanın bütün kızları toplanmış. Göğüsleri elbiselerinden fırlıyor. Ağlaşıyorlar, sokağın pezevenkleri firarda, köşe başları boş... Nalan’ın sesini her yerde tanırım, belli ki burada değil. Arabadan çıktım. Aklımda Nalan. Polisler her yeri çevirmiş, kendi aralarında konuşuyorlar:

“Arap lakaplı taksicinin dostuymuş, yüzüne kezzap atmış. On bir bıçak darbesi var sayılabilen...”

“Kimliği belli mi maktulün?”

“Piyasadaki adı Nalan, kimlikteki kaydı Nazmi Tekgezer.”

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış