Gündemden bunalanlara sığınak: Benim Adım Feridun

Gündemden bunalanlara sığınak: Benim Adım Feridun

Ben Çağan Irmak filmlerini çok severim. Hayatımda yapmayacağım bir şeyi yaparak, bir film eleştirisini bu cümleyle başlatacak kadar hem de...

Ortaokul, lise yıllarında Ahmet Kaya’nın kasetlerini, CD’lerini piyasaya çıktığı ilk gün, sabah kasetçi dükkânı açılır açılmaz ya da albümler dükkâna ne zaman geliyorsa işte, o vakit gidip alırdık. Onun yeni sözlerini, müziğini, şarkılarını bir saniye geç işitmeyi kendimiz için kayıp sayardık. Bunun bir saplantı olduğunu hiçbir zaman düşünmedik, ruhun bir ihtiyacı gibi gördük; iyi ki böyle yapmışız. Ahmet Kaya, sonraki yıllarda kendisiyle kurduğumuz bu özel bağın hakkını hayatıyla ödeyerek hepimizin gençliğini, anılarını anlamlandırdı, yüceltti. Şarkılarında kurduğu dünya hislerimize tercüman olduğu için mi benimsedik, yoksa dinlediğimiz şarkılardaki dünyalara özenip o adamlara, kadınlara mı dönüştük, kim bilir? Bir gün, o zamanların arkeolojisi yapılırken araştırmacılara çok kıymetli veriler sunacaktır Ahmet Kaya şarkıları. Çağan Irmak’ın filmleri de öyle.

Irmak’ın filmografisi bir “haller ve hisler” resmigeçidi gibi karşımızda duruyor. Koridorları arasında dolaşırken “Ne kadar da tanıdık” sözünü sürekli telaffuz etmemize vesile olan bir duygular kütüphanesi adeta. Onun yarattığı karakterlerde kimi zaman kendimizi buluyoruz ve bu hoşumuza gidiyor, o karaktere sımsıkı sarılıyoruz. Bazen anlayamadığımız, kendimize uzak gördüğümüz birileriyle karşılaştığımızda ise hikayeden, karakterden, filmden soğuyoruz. Oysa ki bize uzak o karakterler ya da dramatik durumlar bir başkasının eksiğini kapatıp, boşluğunu doldurabiliyor. Bu dikkatle izlemeye başlayınca öğretici, ufuk açıcı ve meydan okuyucu bir deneyime dönüşebiliyor Irmak’ın tüm filmleri. Onları özgün kılan en temel marifeti, “biz”lere yani “buralılar”a çok şey söylüyor olması, ikincisi de bizleri ve buraları tanımak isteyenlere biricik, eşsiz bir tanışma imkanı sunması. Türkiye’de yaşamaya başlayan ya da kültürü tanımak isteyen yabancı arkadaşlarıma –sahici bir deneyim yaşamak istiyorlarsa - Çağan Irmak filmlerini izlemelerini öneriyorum.

Takdiri hak eden performans

“Benim Adım Feridun”, gösterime girdiğinden beri karışık tepkiler uyandırmaya devam ediyor. Filmdeki Ersan, Ayla, Hayal karakterlerinin temsil ettiği his ve haller arasında bölünenlerin böylesi karışık tepkiler vermesini normal karşılamalı ve tam da bu yüzden filmi izlemeli. Mahir Ünsal Eriş’in, 2013 tarihli “Olduğu Kadar Güzeldik” hikâye seçkisinde yer alan aynı adlı öyküsünden uyarlanan “Benim Adım Feridun”, kaynak aldığı özgün esere yeni boyutlar katarak genişleyen bir uyarlama. Çağan Irmak çok iyi özümsediği özgün hikayenin görselleşirken kaybedeceği imge ve tasvirleri yaratıcı dokunuşlarla doldurmayı beceriyor. Yönetmenin oyuncu seçimindeki ustalığı, filmin en önemli üç karakterine hayat veren oyuncuların başarılı performanslarıyla buluşunca ortaya tam bir “oyuncu filmi” çıkıyor. Özge Borak’ın kısa ama etkileyici performansını kaplayan diyalog satırları, sinemada bir karakteri yaratırken diyalogun ne kadar işlevsel kullanılabileceğinin örneği niteliğinde. Halil Sezai, canlandırdığı Ersan/Feridun karakterine öncelikle fiziği sonrasında da melankolik tavrıyla gerçekçi bir kimlik kazandırıyor. En çok takdiri hak eden performans ise Hayal’i oynayan Büşra Pekin’in oyunculuğunda ortaya çıkıyor. Büşra Pekin, küçük şehirlere sıkışmış, arayışlarında hep o şehrin duvarına toslayan, bulunduğu yere ait olmama hissini ömrü boyunca taşıyan, yenik, kayıp, tuhaf, kompleksli küçük şehir kadın ve adamlarının ortak yönlerini bir potada eritip, mimik ve jestlerle taçlandırdığı Hayal karakteriyle, aktörlük kariyerinin bir kilometre taşını daha döşemiş oluyor.

Yeldeğirmeni’nden Erdek’e uzanan mekanlarıyla karakterlerin dünyasıyla doğru biçimde buluşan bir sanat yönetiminin de eşlik ettiği “Benim Adım Feridun”, kendisine kaynak teşkil eden eserle kurduğu ilişki bakımından da dikkate değer. Özgün hikâyede olmayan karakterlerin eklendiği ve hatta hikayenin bittiği yerden filmin devam ederek kendi yolunu çizdiği bu ilişkide, Çağan Irmak’ın yaptığı eklemelerin kaynak eseri zedelemediğini ve organik bir bağ kurduğunu görmek memnuniyet verici. Mesela, Erdek’e inen Ersan’ın peşine takılan turist kadınlar grubu sahnesi orijinal öyküde var olmamasına rağmen bulunduğu noktayı anlamlandırıyor. Hikâyede yer alan “Kadir İnanır’la Türkan Şoray bir düğünde karşılıklı oynuyorlardı televizyonda. Biraz sonra vurulacaklardı biliyorum, belki on kez izlediğim film” satırları filmde çok farklı bir biçimde tezahür ederek dikkatli okur ve izleyiciyi gülümsetiyor. Elbette, öyküde yer alıp filmde elenen bölümler de mevcut. Bence öykünün en güzel satırlarını oluşturan tabelacılarla ilgili bölümünü filmde de bir şekilde görmeyi isterdim. İlk çeyreğinden sonra neredeyse tek mekanda geçmesine rağmen sürükleyici kurgusunu kaybetmeyen “Benim Adım Feridun”, gündemin yakıcılığından bunalanların sığınacağı bir liman olarak izleyicisini bekliyor.

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış