reklam

Güncel siyaset ve sanatın suskunlaşması

Güncel siyaset ve sanatın suskunlaşması

Gilles Deleuze, 17 Mart 1987 yılında Paris’te “Yaratma Eylemi Nedir?” başlığı ile bir konferans vermişti. Orada Deleuze, sinema ve edebiyat arasındaki ilişkilere değinirken, Fyodor Dostoyevski’nin “Budala” romanı ile Akira Kurosawa’nın “Yedi Samuray” filmini karşılaştırmış ve bunların birbirleriyle çakıştığı bir yeri dile getirmişti; şöyle diyordu: “Eğer Kurosawa Dostoyevski’yi uyarlamışsa, bu en azından şöyle diyebildiğindendir: ‘Onunla ortak bir meselem var, ortak bir sorun, o da şu!’”

Deleuze’ün bu tümcesi üzerine uzun uzun konuşulabilir, ama belki öncelikle şunu aklımıza getirmeliyiz: Bir romandan bir film yapılacaksa, o filmin tüm bir romanı görsel imgelere aynen dönüştürebilmesi olanaksızdır. Pek çok kişi, daha önce okuyup etkisinde kaldığı bir romandan uyarlanmış bir filmi izlediğinde, hayal kırıklığına uğramıştır. Genellikle, sinemadan çıkıştaki konuşmaları duyar gibiyizdir: “Hayır, roman kadar etkili değildi.”

Filmi roman kadar beğenmeyişimizin en önemli nedeni, dil imgeleriyle görsel imgelerin birbirini tutmuyor oluşudur. Bunlar, kendi aralarında bir bağ kurmaya başladıklarında ya da bu bağı kurmayı denediklerinde, bizim dilden edindiğimiz ve kendi tasarımımız halinde zihnimizde kurduğumuz imgeler ile yönetmenin imgeleri asla örtüşmez. Konuya ne kadar sadık kalırsa kalsın bir film, kendi tasarımımız olan dil imgelerin açık perspektifine ulaşamaz. Film, son derece zengin bir imge kaynağı sunsa bile, bu, zihnimizdeki imgelerin alanına giremeyecektir

Bazen buraya kadar anlatılanların tam tersi durumlar da ortaya çıkabilir doğallıkla; bir filmin bir romandan daha “iyi” olduğunu söyleyenlere de rastlanacaktır. Ne var ki söz konusu karşılıklı-durumlar hep aynı sonucu verir, imgelerin uzlaşmama hali… İşte Deleuze’ün vurguladığı şey de budur; yani o demek ister ki: Bir film, bir romana ancak tek bir noktada değebilir; yalnızca “bir fikrim var” noktasında: “Sinemada bir fikir, sinematografik sürece bir kere angaje olduğunda bu yönde işler. O zaman diyebilirsiniz ki: ‘Bir fikrim var’, bu fikri Dostoyevski’den almış olsanız bile.”

Deleuze’ün konferansında, Dostoyevski ile Kurosawa’nın buluşması iki ayrı konuşmada gerçekleşir; Dostoyevski’nin karakteri “Budala” şunu der: “Biliyorsunuz, daha derin bir sorun var. Sorunun ne olduğunu iyi göremiyorum. Ama bırakın beni. Her şey yanıp kül olabilir… Önce bu daha acil sorunu bulmak gerekiyor.” “Budala” bir yangının içinde kalmıştır, kaçıp kurtulması gerekmektedir. Oysa o, en büyük aciliyetin yangından kaçmak olduğunu hissetmez, başka aciliyetler içindedir. Çünkü “Budala”nın olayları algılayışı ile kavramları tanımlayışı, diğer insanlardan farklıdır. Kurosawa’nın samurayları ise köyden kovulmuşlardır, toprak sahiplerinin onlara gereksinimi kalmamıştır. Oradan uzaklaşırlarken, tümü de kızgınlık ve üzüntü içindedir. O sırada samurayların şefi şöyle bir soru sorar: “Kimdir bir samuray? Genel anlamda değil, ama tarihin o anında bir samuray kimdir?” Deleuze’e göre, Dostoyevski’nin romanı ile Kurosawa’nın filmini birleştiren şey budur. Ya da şöyle diyelim: Kurosawa, şefin sorduğu bu soruyla kendi “samuray” karakterini, Dostoyevski’nin “Budala” karakteri temeline yerleştirmiştir. Şef, duruma kızgınlık ve üzgünlük açısından değil, tarihsel bir öznenin yeni tanımları üzerinden yaklaşmaktadır. Kurosawa’ya “bir fikrim var” dedirten şey odur. Ve bir roman ile bir filmin buluşması, ancak bu noktada mümkün olabilir.

En fazla da müzik ve resim etkileşimi içindeki sanatçıların zorunlu olarak yaptıkları bir şeydir bu; zaten onların, bu iki sanatı buluşturabilmek için başka bir seçenekleri de yoktur. Örneğin Vassily Kandinsky’nin elinde, Arnold Schoenberg ile yaptığı işbirliği sırasında, onun müziklerini resim diline çevirebilmek adına ne vardı? Paul Klee, Bach ve Mozart müziği ile kendi resimleri arasında yaptığı bazı birleştirme deneylerini hangi bağlamda tesis edebilmişti? Pekiyi Modest Mussorgsky, ressam Viktor Aleksandroviç’in resimlerini bestelerken neye dayanmıştı? İlhan Usmanbaş’ın, bestelerini yaparken önce portenin üzerine birtakım biçimler çizdiğini ve sonra o biçimler üzerine sesler düşündüğünü öğrendiğimizde, buna ne diyeceğiz? Bu sanatçılar (ve bunlara benzer daha yüzlercesi), müzik ve resim arasındaki bağı kurmaya çalışırlarken, yalnızca iki disiplini var eden ilkelerden hareket etmiyorlar mıydı? Bu ilkeler hakkında düşünürlerken “bir fikrim var” tümcesine sarılmıyorlar mıydı?

Aslına bakılırsa, bu ilişki tüm disiplinler için geçerlidir. Resmin çizgi ve renk temelindeki yapısı, müziğin ses ve zaman temelindeki yapısıyla, ancak bu yapıları işleten ilkeler düzleminde ilişki kurabilir. Sinema ise diğer sanatların (ve elbette romanın, şiirin vb.) ilkelerini, hareket ve zaman temelinde görecektir. Tüm bu farklı ilkelerin ilişkisi de yine “bir fikrim var” tümcesi ile kurulabilir; disiplinler-arasılıktan, disiplinler-aşırılığa doğru giden yolun başlangıcı, o ilkeler arasında gidip gelen sanatçının “bir fikrim var” sürecidir.

Yukarıdaki satırlarda ele alınan konu, daha uzun bir yazıyı ve onu oluşturacak daha farklı bir çalışma alanını gerektirir. Oysa burada şöyle bir çıkarım da yapılabilir: Sanatın, güncel pratik yaşam ile ilişkisi nasıl kurulabilecektir? Bu soruyu sorduğumuzda, ardından daha büyük bir sorunun gelebileceğini hemen fark ederiz: Sanatın güncel siyaset ile ilişkisi ne olacaktır? Daha da ileri aşamada, hemen herkesin sanata sorduğu soru kulaklarda çınlamaya başlar: “Sen! Bu siyasi akışa, durmadan kişiliğimize taarruzda bulunan şu toplumsal kaosa ve o kaosun baş sorumlusu iktidara ve onun güncel uygulamalarına ne diyorsun? Senin tüm bu olup bitenler hakkındaki fikrin ne?”

Sanata sorulmuş bu soru, bir yandan da sanattan beklentileri belirliyormuş havası yaratır. Sanattan, sokaktaki siyasete daha belirgin bir tavır alması istenmektedir. Pek çok kişinin gözü sanata takılıp kalmıştır, herkes ondan “sert bir çıkış” yapmasını talep etmektedir. Sanat bazı yerlerde ve zamanlarda bu talebi yerine getirir; siyasi gündemin “tam o yerinde” ve “tam o anında” öyle bir “şey” söyler, öyle bir “şey” yapar ki ortalığın ansızın hareketlenmesine neden olur. İktidar ise bunun üzerine sanata karşı bildik önlemlerini tekrarlar, ona sansür uygular, onu aşağılama yoluna gider, ondan nefret ettiğini gizleyemez. Böylece siyasi ortam, sanatın provokasyonuyla bir süre alt üst olur. Bu hiç de azımsanacak bir eylem değildir, sanat bir anlamda görevini yerine getirmiştir.

Ama bir de şu vardır: Bazen de sanat, kendisine yöneltilen “senin tüm bu olup bitenler hakkındaki fikrin ne?” sorusunu yanıtlarken, gene basitçe “bir fikrim var” demekle yetinir. Deleuze’vari bir yanıtla: “Onunla ortak bir meselem var, ortak bir sorun, o da şu!” diye mırıldanır. Sanatın, siyasetle ortak bir sorunu vardır, ama bu çok derinlerde sezilebilecek bir yanıt halinde beklemektedir belki… Böyle bir yaklaşım, izleyiciyi ya da bir kuramcıyı tatmin edebilir mi? Sanattan çok acele bir çıkış bekleyenler, böyle bir tavırdan memnunluk duyabilir mi? Buna yanıt vermemiz zor değildir: Hiç kimse, sanatın sadece mırıldanmasından memnun kalmaz. Öyle ya, sanatın bu kaosa vereceği yanıtı, derinlerden bulup çıkartmaya kimin zamanı ve sabrı vardır?

Sanat yapıtlarının bir bölümü, çevremizde olup bitenlere “büyük yanıtlar” oluştururken, diğer bir bölümü de suskunluğunu korumakta, kendi içine kapanmakta, güncel siyasete sırtını çevirmektedir. Bu dönemde yapılacak şey, renk, çizgi vb. ile uğraşmak, “çiçek böcek” ve “manzara, şu bu” yapmak mıdır? Bu sorulara “hayır” demekte acele etmemeli. Eğer sorunumuz, sanatın güncel siyasetle karşılaştığı sıralarda ona bir yanıt verebilmesi ise, bunun ille de mevcut siyaset dili ile olması gerekmez. Hatta hiç öyle olmamalıdır; sıradan siyasetin sanat eliyle çoğaltılmasına bile neden olabilir bu… Bu yüzden suskun kalanlara dikkat etmek gerekecektir; bu aynı zamanda bize “şimdiki zaman”ın tarihsel bir yorumunu da hazırlamaktadır. İleride, “bir tarih”e ait olası saptamalar, sanatın tam “o an”da ne dediği ile anlaşılmayabilir; sanatın niçin suskun kaldığı, niçin iç-sorunlarına döndüğü de önemli sorulardır. Öte yandan, sanatın güncel siyaset hakkında ortaya koyduğu “bir fikrim var” tümcesi de suskun kalmaların, iç-sorunlara dönmenin arasına gizlenmiş olabilir. Ne soruyordu samurayların şefi? Diğer samurayların kızgınlıklarına ve üzüntülerine hiç değinmeksizin? Şunu: “Kimdir bir samuray? Genel anlamda değil, ama tarihin o anında bir samuray kimdir?” “Budala”nın yangın yerinden kaçıp kurtulmak yerine, başka aciliyetlerin peşinde olması gibi…

Bu sorular, acaba siyaset adına önemsenmeyecek sorular mıdır?  Daha ileriki zamanlarda bu soruların yanıtlarını, “tarihin bu anı”nda neler olup bittiğini anlamak isteyen ve bunun için de sanat yapıtlarına başvuracak olan esaslı kuramcılar verebilecektir.

Üstelik bir sanat yapıtının “kendi dönemi”ne dair yanıtı, hep bu yolla alınmıştır: Yapıt ile “o an”ın tek bir değme noktasında… Ve o derinlere sızmış, gizli kalmış nokta nedir?

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    wenda
    29.12.2016

    Secde ederim bu analize. ..