Gözler mi tembelleşti yoksa beyne giden sinyaller mi zayıfladı?

Gözler mi tembelleşti yoksa beyne giden sinyaller mi zayıfladı?

Görme en insiyaki, en temel duyumuz; bu yüzden belki de en güvendiğimiz duyumuz. Ama aynı zamanda bizi gayriihtiyari otomatikleştiren, mekanikleştiren, kısmen iradesizleştiren ve dolayısıyla zihnen tembelleştiren bir edim olarak da görülebilir. Diğer iki duyumuz olan duyma ve koklamayla birleştiğinde, görme deneyimi farklı bir algıya zemin sağlayabiliyor. Göze hoş gelen bir nesne ya da özneye yaklaştığımızda duyacağımız kötü bir koku veya kulakları tırmalayan bir ses, başlangıçtaki olumlu idrakimizi olumsuz olarak değiştirebiliyor. Buna eklemli olarak, görsel algının, ışığın cisim üzerinden yansıyarak gözümüzün retinasında oluşturduğu imgeye dayalı yüzeysel bir algı olduğunu, elimizde içeriğe ve niteliğe ilişkin veriler olmadığı sürece de tözün hemen görülmeyeceğini de akılda tutmak gerekir.

Hazır idrakten söz açılmışken, sözlükte eşanlamlı kelimeler olarak sunulan algı ve idrak kavramlarını şahsen farklı tanımladığımı belirtmek isterim. “Algı” benim için daha toplumsal ölçekli ve dışsal bir kavram; dolayısıyla yönlendirilebilir, manipüle edilebilir bir boyutu var. “İdrak” ise daha kişisel ölçekli ve şuur taşıyan içsel bir devinim, bu yüzden de belki algı kadar güdüme açık değil. Algıyı nesnel dünyevi duyumları öznel dimağa aktarma süreci olarak kabullenirsek, bilinç kavramının bu aşamada şahsi idraki şekillendirmede süzgeç olarak görev yaptığını varsaymak mümkün hale gelebilir. Ebeveynlerimiz ve hocalarımızdan öğrendiklerinizi süzen muhakeme filtremiz bizim kişisel entelektimizi, mantığımızı, zihnimizi oluşturuyor; taksonomi yani sınıflandırma nosyonu ise burada devreye giriyor. Takiben, taksonomik kıstaslar bizim görme biçimlerimizin şekillenmesinde etkili oluyor. Bunun başka boyutta bir tezahürü ise taammüden algı planlaması yapılması ile gerçekleşiyor. 

Fotoğraftan örnek verecek olursak; fotoğrafçı sokağa çıkmadan hangi konuda çalışma yapacağını önden tanımlarsa, çekmeyi beklediği şeyleri görebilmek için “doğru” mekânlara, mahallelere gidecek ve algısını üretmek istediği fotoğrafları çekmek üzere yönlendirecektir. Diğer olayları ise, asli meselesini ilgilendiren anlar kaçmasın diye ya görmemezlikten gelecektir ya da gerçekten göremeyecektir. Şayet fotoğrafçı öntanımlı bir tema olmadan sokaklara çıkacaksa, bir balıkçı edasıyla “rastgele!” diye işe başlayacak ve algısı, görme becerisinin izin verdiği ölçüde, her türlü olayı kayıt etmeye programlı olarak şekillenecektir.

Algı ve idrakin farklı kültürlerde müstesnai, eksantrik belirtiler göstereceğini unutmamakta fayda var. Farklı toplumların değer yargıları değişik şekillendikleri için görsel algı ve değerlendirme sistemleri de buna bağlı olarak farklılıklar gösterebiliyor. Dolaşıma giren ve çeşitli imgelerden oluşan görsel kodlama sisteminin hangi kültürde ne şekilde temsil veya simüle edildiği, hangi vaatlerle yani ne tür mesajlar vermek üzere sunulduğu, hangi mecazi göndermeleri amaçladığı, hangi beklentilere cevap vermek ve hangi alışkanlıkları tatmin etmek üzere üretildiklerine bağlı olarak; gösterme ve görme biçimleri çeşitleniyor. Bununla beraber, bu faktörlerin ne derece tepeden dikte edildiği veya bireye bırakıldığı, o toplumdaki bağımsız, ferdi imgelem ve düş kavramlarının bereketini etkiliyor; ki bu kavramlar görme biçimlerini ve görsel algıyı hem kişisel hem de toplumsal ölçeklerde direkt olarak etkiliyor. 

Bu çerçevede, bakma ve görme arasındaki farka da odaklanmak gerekiyor şüphesiz. Bakmayı bilinçli olarak tercih ettiğimiz veya hasbelkader bakmakta olduğumuz şeyleri görebiliriz ancak; ama belli bir tarafa bakıyor olmamız ille de göreceğimizin garantisi değil. Bakmak varsayılan bir edim iken görmek kasıtlı ve bilinçli olarak icra edilen bir edim. Bakarken eyleme geçmek söz konusu olmayabilir, ama gördükten sonra eyleme geçmeye karar verilebilir. Bakmak sükut ise görmek ses vermek olarak değerlendirilebilir. Bakmak bir süreç ise görmek bir sonuç  sayılabilir. John Berger “Bakmak bir seçme edimidir” diyor “Görme Biçimleri” adlı kitabında. Bir şeylere bakarken diğer şeylere bakmamayı tercih ederiz çünkü; istediğimizi dahil eder, istemediğimizi dışlarız. Seçme gerçekleştikten sonra ise görmek için gerekli zemini hazırlamış oluruz.

Görme eylemi iki başlıca boyutta gerçekleşiyor: Olayın kendisine tanıklık ederek veya tanıklık eden başka birisinin oluşturduğu imgeye (fotoğraf, resim, vb.) maruz kalarak. Şahsen tanıklık ettiyseniz, gördüğünüz şeyi başkaları ile paylaşmak üzere siz de ikinci seçenekteki eylemi gerçekleştirmek ihtiyacı duyabiliyorsunuz; yani kanıt oluşturabilmek için görsel bir kayıt yapıyorsunuz. Amacınız elinizdeki öznel belgesel imge ile nesnel bir muhakeme düzlemi yaratmak, insanları gördüğünüz şeyin gerçek olduğuna ikna etmek; çünkü imgeler bizi metne, söze göre daha kolay ve çabuk ikna edebiliyorlar. 

Burada imgeyi bir meşrulaştırma aracı, algıyı bir şartlanma, görme eylemini ise bir imalat sürecinin son aşaması olarak görebiliriz: Kişisel ya da toplumsal ölçeklerde idealize edilmiş bir gerçeğin imalatı... Bu aşamada, görme duyusunun dışsal olarak stimüle edilebildiğini ve mutluluk, kızgınlık, zevk, şehvet, zafer, hayal kırıklığı gibi keyfi konuların bireyler nezdinde içselleştirilmeye çalışıldığını öne sürebiliriz.

Görme biçimleri ne kadar bu tür inşa manevralarına maruz bırakılırsa, o derece siyasi-finansal çıkar ve erk gruplarının etki aracı haline geliyor. Kitlesel ezber kalıpları sindirebileceğimizin çok üzerinde bir miktarda üretilen ve yüksek hızla paylaşılan popülist imgeler aracılığıyla gündelik tekdüzeliklere dönüştürülüyor. Bunun sonucunda insanların gözlerinin retinasına bazı standart görüntüler adeta kazınıyor, insanlar baktıkları farklı şeylerde bile aynı şeyi görür hale getiriliyorlar. Durmadan tükettirmeyi amaç edinmiş sermayenin insanları birbirine düşürme aygıtlarından olan rekabet ve kıskançlık da işin içine sokulunca, görme eylemi “şimdi”den koparılıyor ve insanlar kendi gördükleri değil de daha önce üretilmiş imgeler üzerinden kendi hayatlarını mazoşist bir güdülenmeyle kıyaslamaya başlıyorlar.

Baudrillard’ın zekice tespit ettiği üzere, görsel betimleme temsil ettiği şeyin yerine geçiyor ve insanlar gerçekten neler olup bittiğini göremez hale geliyorlar, ya da görmekten alıkonuluyorlar. Her nasıl birisi bizim yerimize arkamızı topladığında kendi düzenimizi sürdürmek konusundaki yetimizi kaybediyor ve bağımlı bir hale geliyoruz; birileri bizler için görmeye başladığında da en temel duyumuzu yitirmeye başlıyoruz ve birey olarak bağımsızlığımızı kaybediyoruz... Göremeyenler, özellikle de feodal sistemlerle yönetilen kültürlerdekiler, maşa olarak kullanılarak egemen erkin düşman olarak işaret ettiği “diğer”leri üzerine korku salmak üzere yönlendirilebiliyorlar...

Konunun toplumsal ve siyasi boyutlarından kısaca uzaklaşarak, biyolojik boyutuna değinmekte fayda görüyorum. Görme biçimimiz stereoskopik nitelikte; diğer deyişle çiftgözlü (binoküler) yani iki gözün bir cismi aynı anda görmesine endeksli. İki göz tarafından iki ayrı açıdan algılanan görüntüler göz sinirleri aracılığıyla beyine iletildikten sonra, iki görüntü beyin tarafından birleştirilince üçboyutlu görme gerçekleşiyor. Bu görme biçiminin teknolojik bazı simülasyonları olsa da ortaya çıkan deneyimin, bireysel olarak kendi gözlerimizle birebir yaşadığımız deneyimi tekrarlaması, eşlemesi şu an itibarıyla olası değil. Kısacası, bizim şahsi görüşümüz emsalsiz ve taklit edilebilir bir şey değil; biricikliğin verdiği bu nimetin farkında olmalıyız. 

Yazıyı bitirmeden, İngilizcedeki “vision” kelimesinin çift anlamlı yapısına dikkat çekmek istiyorum. Kelime, hem optik anlamda görme eylemine işaret ediyor; hem de vizyon, yani uzgörüş, ileri görüş kavramına. Bizim topraklarda vizyoner insanlar yaratacak bir eğitim sistemi yeşeremedi, gelecekte de yeşerecek gibi hiç görünmüyor. Yazının başlığı da buna dikkat çekmeye çalışıyor aslında...

Temmuz 2016.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış