Göbekli Tepe’nin koruma çatıları, son iki aslanı ve Klaus

Göbekli Tepe’nin koruma çatıları, son iki aslanı ve Klaus

Göbekli Tepe’de 1995 yılında kazı çalışmaları başladığından beri, tüm planlamaların içeriğinde, nereyi, nasıl ve neden kazacağız sorularının yanında, kazdıklarımızı nasıl koruyacağız düşünceleri de yer aldı her zaman. 

İlk yıllar koruma için çözüm bulmak kolaydı. Kazılan alanlar henüz çok geniş ve derin değildi. Bu sayede 1998 yılına kadar, sezon sonlarında kazı alanları yeniden, çıkan toprakla dolduruldu. Bazen çok radikal bir çözüm gibi görünse de arkeolojik eserin en iyi korunabildiği yöntemdir aslında, onları tekrar toprağın güvencesine teslim etmek.

1998 yılından itibaren ise bu koruma yöntemini terk etmeye karar verdik. Çünkü çalıştığımız alan genişledikçe, yeni kazı sezonlarında en az bir hafta kendi doldurduğumuz toprağı boşaltmak zorunda kalıyor ve zaman kaybediyorduk. Bu nedenle başka bir çözüm arandı ve bir koruma çatısı yapılmasına karar verildi. Göbekli Tepe’de yapılacak bu ilk koruma çatısı için ana kriterler şöyle belirlenmişti; eserleri hava şartlarına özellikle yağmur ve kar yağışına karşı korumalı, modüler olmalı, nasıl kazı alanlarını topografik ağ içinde 10x10 metre ebatlarında genişletiyorsak, koruma çatısı da bu boyutlarda her yöne ilerleyebilecek, genişletilebilecek bir sisteme sahip olmalı, yerel malzeme ve ustalarla üretilebilmeli, taşıyıcıları kazı alanı içerisine değil, kazı alanları arasında bıraktığımız bir metre genişliğindeki toprak profiller üzerine yerleştirilebilmeli, iş makinesi gerektirmeden insan gücüyle taşınabilir parçalardan oluşmalı ve en önemlisi ne kazmayı ne de beton dökmeyi gerektirmeli.

Arkeologların bu taleplerini göz önüne alarak modül bazlı bir koruma çatısı planı hazırlamak o kadar da zor değildi, o sıralar ekipte belgeleme çalışmaları için bulunan iki mimarlık tarihçisi bunun tasarımını yaptılar ve Urfa’da üretime geçildi, kazı alanına da kolaylıkla kuruldu. Oldukça ağır ve hantal görünmelerine, kullanılan malzeme nedeniyle bazı ziyaretçilerin “metal baraka” adını vermesine rağmen bu çatı sistemi 2009 yılına kadar bulundukları alanları fevkalade başarılı bir şekilde korudu. Kazı sezonları için geldiğimizde bütün tepeyi insan boyu ot kaplamış iken, çatı altındaki B yapısını örneğin, sanki daha dün beş kişi fırça ve süpürgelerle fotoğraf temizliği yapmış gibi tertemiz bulurduk. Ne bir duvar taşı düşmüş ne bir toprak profil akmış olurdu. 

Göbekli Tepe ‘ünlü’ olunca

Bir arkeolog bu sonuçtan memnun ve mutlu olur, vicdanı rahat ederdi ama, artık Göbekli Tepe’den daha fazla şeyler isteyenler de vardı. 2006 yılında Klaus’un Göbekli Tepe üzerine bir kitabı Almanya’da Beck yayınevi tarafından basılmış hemen ardından Karlsruhe Eyalet Müzesi’nde Göbekli Tepe’nin ana temalardan birini oluşturduğu 12000 yıl önce Anadolu sergisi açılmış, kataloğu yayımlanmıştı.

Göbekli Tepe dünyadan çok fazla gözün üstüne çevrildiği, her geçen gün aşırı bir hızla artan ilgiye mazur kalan bir yerdi artık. Bu ilginin sonucu olarak birçok kişi kazı alanına geliyor ve görmek istiyordu hakkında çok şey okudukları, duydukları arkeolojik buluntuları. Ama eserleri koruyan çatının bir işlevi eksikti, ziyaretçilerin gezmesine yönelik değildi, sadece koruma amaçlı yapılmıştı. Ayrıca daha kazı çalışmalarının ortasındaydık. Bulduklarımızı yayımladığımız, paylaştığımız için şimdi daha da fazlasını paylaşın gibi bir taleple karşı karşıya idik. Ne söylesek Göbekli Tepe’ye zarar getirecek bir karşı argüman geliyordu üstümüze üstümüze. 

Daha kazı çalışmaları ziyaretçiye yönelik düzenlemelerin yapılacağı, insanların kazı alanlarına girebileceği aşamada değil dediğimizde, o zaman siz de hızlı kazın, böyle giderse bin yıl sürer çalışmalar deniliyordu. Ama turist gelsin diye hızlı kazılmaz ki, amacımız güzel şeyler bulmak değil, en az kazıyla en çok bilgiye ulaşmak dersek, bu sefer de “bunlar bir şey saklıyorlar, zaten Almanlar niye kazıyor?” diye başlayan yabancı düşmanlığına varan sözler sarf ediliyordu. Kültür Bakanlığı dahi henüz giriş çıkışı kontrollü, biletli bir uygulamaya geçmemesine rağmen, kazı ekibinden, alanı her gelen ziyaretçi için, günün her saatinde gezilebilir halde bulundurmamız, kazı alanına girişe izin vermemiz, bunun üzerine bir de her gelenle bizzat ilgilenip bilgi vermemiz bekleniyordu.  

Taleplerin en azından bir kısmını karşılayabilmek, çözümler üretebilmek için çeşitli modeller geliştirdik ve 2005 yılından itibaren aşağıda bahsedeceğim öneri ve gözlemleri resmi yazışmalarla Kültür Bakanlığı’na da ilettik. 

Ziyaretçi merkezi

İnsanlar yayımladığımız fotoğraflarda gördükleri etkiyi kazı alanında görmek istiyorlardı, ama biz o fotoğrafları binbir türlü farklı ışıkta, bazen gece saatlerce süren çalışmalarla çekiyorduk. Ayrıca ziyaretçileri yakından görsünler diye kazı alanına indirsek bir hafta içinde her şey tahrip olabilirdi. Bu yüzden, SİT alanının hemen dışında bir ziyaretçi merkezi yapılarak burada, eserlerin boyutlarının, üzerlerindeki kabartma motiflerin ayrıntılarının görülebileceği, hatta dokunulabileceği maketler, fotoğraflarla bir bilgilendirme alanı oluşturulmasını önerdik. Ziyaretçi ilk bilgileri burada alacak, sonra shuttle servislerle kazı alanına getirilerek burayı da gezerek, devam eden arkeolojik çalışmaları gözlemleyebilecekti. Bu sayede, hem güncel çalışmaların bir merak ve ilgi uyandıracağını, hem de ziyaretçi merkezinde verilecek bilgilerle alana gelenlerin gördüklerini daha kolay kavrayabileceklerini düşünmüştük. Ayrıca böyle bir sistemle, bilet satışı ya da çeşitli ihtiyaçların giderilmesine yönelik üniteler, kazı alanından uzak tutularak, burada gereksiz bir yoğunlaşma ve yapılaşmaya gidilmesi engellenmiş olacaktı. Ziyaretçi merkezinin yapılacağı konum tam kazı yeriyle tüm Göbekli Tepe çalışanlarının geldiği yakınlardaki tek köy, Örencik arasındaydı. Bu konum, köyün Göbekli Tepe ile birlikte gelişmesine imkân verebilirdi. 

Ziyaretçi merkezinin yapılması 2012 yılını buldu. Yapıldı ama daha hizmete girmeden yıkılıp tekrar yapılmasına karar verildi. 2015 yılından itibaren Doğuş Grubu adındaki firma burayı yıkıp, tekrar yapmaya başlamış. İçeriğini nasıl belirlediler bilemiyorum. Büyük ihtimalle bilgilendirmeden çok satışa ve firma reklamına yönelen bir içerik olacak. Şimdiye kadar Örencik köyünü de içine katan gelişmeleri, bağlantıları ben göremedim bu yeni yapılanma içinde, umarım gelecekte yalancı çıkarım bu konuda.

Yapılması yıllar alan ama faaliyete geçemeden yıkılıp yenisi yapılmaya başlanan eski ziyaretçi merkezi.

Kazı alanı üzeri için ise hem koruma ihtiyaçlarını yerine getiren hem de gelen ziyaretçilerin kazı alanını en mümkün yakınlıktan görebilmelerini sağlayacak bir çatı ve yürüyüş güzergahı planlamıştık. Yeni çatı için düşünülen kriterler 1998 yılında başlanan ilk koruma çatısı için belirlenen kriterlerle benzerdi. Modüler olması önemliydi, taşıyıcı unsurların konumunda esnek davranılabilmesi gerekiyordu, arkeolojik buluntu durumu mimari projeyi yönlendirebilmeliydi. Klaus, alanda beton duvarların ya da temellerin yapılmasını büyük tahribat olarak görüyordu, bu yüzden ana kayaya ulaştığımız noktalarda açılabilecek çok küçük çaplı deliklere taşıyıcıların yerleştirilebileceği bir çatı sistemi vardı düşüncelerinde. Yürüyüş yolları da bu çatı sistemine asılmış bir köprü şeklinde olacaktı. Ziyaretçiler kazı alanının içine girmiyor ama köprü üzerinden yürürken, yukardan bakıyorlardı eserlere ve bazen de çalışan arkeologlara. 

Enstitü ile anlaşmazlıklar

2009 yılında kazı ekibine, D ve C yapısı merkez dikilitaşlarını, yıkılma tehlikesine karşı orijinal pozisyonlarında emniyete alacak düzeneği kurmak için bir Alman mimar-mühendis grubu katılmıştı. Bu çalışmalarının yanı sıra, Klaus’un düşüncelerini takip eden bir koruma çatısı projesi oluşturdular. Estetik kaygılardan çok, kolay hayata geçirilebilecek ve işlevsel, pratik bir proje hazırladılar. Finansmanını karşılamak da mümkün görünüyordu, çünkü o yıllarda birçok kuruluş Göbekli Tepe’ye destek olmak için zaten kendileri bize, kazı ekibine ulaşmaya başlamışlardı. 

Tam bu evrede, aslında her şey yolunda giderken, koruma çatısı projesini gerçekleştirmeye bu kadar yaklaşmışken birden Alman Arkeoloji Enstitüsü Berlin genel merkezinde bulunan mimarlık tarihi şubesi, kendilerine danışılmadan böyle bir şeyin yapılamayacağına karar verdi (Göbekli Tepe projesi Alman Arkeoloji Enstitüsü Berlin Orient Şubesi kapsamında idi). Argümanları, sadece kendilerine danışılmamış olmasıydı aslında. Alman arkeologlar ve mimarlık tarihçileri arasındaki yıllara uzanan karmaşık ilişkiler Göbekli Tepe projesi içerisinde bir kez daha olumsuz etkileriyle karşımızda idi. Daha önceki senelerde de görevleri mimari kalıntıları belgelemek iken, misyonlarını kazıyı yürütmek olarak belirleyen ve arkeologlar olmadan kazı yapmak gibi hedefleri olan bu grupla yine karşı karşıya gelmiştik. 

Klaus, koruma çatısı konusunu ve olası bütçesini birkaç yıl önce enstitü içinde gündeme getirdiğinde büyük tepki ve ret ile karşılaştığı için ve adeta kendi çözümümüzü kendimiz bulmak üzere yalnız bırakıldığımızdan, ekip içinde var olan olanaklarla bir proje geliştirme yoluna gitmişti. Enstitünün birden değişen ilgi ve alakasının sonucunda, konuyu tüm tarafların karşılıklı görüşüp Göbekli Tepe’nin şartlarını yerinde görmeleri ve ortak bir karara varmak amacıyla Urfada bir toplantı düzenledi Klaus o sıralarda.

Çatı için yarışma

Hali hazırda çizilmiş olan, uygulanmasına çalışılan proje arkeolojik eserler için en uygun çözümleri sunuyor, gerekli finans kaynakları hazır görünüyordu ama DAI’nin (Alman Arkeoloji Enstitüsü) mimarlık tarihçileri karar aşamasında kendilerinin olmasını o kadar istiyorlardı ki, renk konseptinin belirlenmemiş olması bile bir eksiklik olarak görülüyor ve projenin yapılamazlığına işaret ediyordu onlar için. Ziyaretçi merkezi ve koruma çatısı mutlaka aynı renkte olmalıydı onlara göre. Ama ziyaretçi merkezi hem SİT alanı dışında hem de böylece etki alanımızın dışındaydı. Hangi renkte yapılacağına biz değil, Kültür Bakanlığının ihaleyi vereceği firma karar verecekti. En çok fikrimizi sorarlardı ama pembe de olabilirdi seçimleri ve istediğimiz kadar karşı çıksak değiştirilmeyebilirdi. En önemlisi Göbekli Tepe’de acil ve pratik bir çatı çözümüne ihtiyacımız vardı, bu, renk konseptinden daha önemliydi. 

Ama DAI kararlıydı bu projeye geçiş vermemeye ve sonunda yeni bir proje için bir yarışma düzenlemeye karar verdiler. Bundan da belki iyi bir sonuç çıkar diye umutluyduk halen, bir yıl içinde inşaatına başlanabilecek yeni bir proje bekliyordu Göbekli Tepe’yi. Eski çatıları ise tamamen kaldırmamız istendi aynı mimarlık tarihçileri tarafından, toprak profillerde çökme tehlikesi olabileceğini düşünmüşlerdi. Böylece birden, Göbekli Tepe için ilk kez, her türlü koruma çatısından yoksun zamanlar başladı.

Proje için yarışma düzenlendi ama herkese açık olmadı, altı adet firma davet edildi. Bu seçimi yapan ve jüriyi oluşturan Alman Arkeoloji Enstitüsü Mimarlık Tarihi Bölümü müdiresiydi. Ne jüriye ne de altı firmanın seçim ve görevlendirme aşamasındaki çalışmalara Göbekli Tepe kâşifi ve kazı başkanı Prof.Dr. Klaus Schmidt davet edilmedi. Enstitüsü’nün bu ayıbıyla ne zaman ve nasıl yüzleşeceğini hâlâ merakla bekliyorum.

Altı proje arasında sadece bir tanesi taşıyıcı noktalarını sabit tutan ve her türlü plan değişikliğine kapalı bir tasarımdı ve bu proje seçildi. Bu seçimle, mimari proje arkeolojik buluntunun önüne geçiyor ve kazı başkanı tam tersi bir sistemin gerekliliğini belirtmesine ve buna uygun çözümleri aramasına rağmen tam karşıtı bir projede karar kılınıyordu enstitü tarafından. Ama mantıksal hatalar vardı bu hareket tarzında, kendilerine enstitü içinde arkeologlardan bağımsız ve kazı başkanına danışmadan hareket etme hakkını bulanlar, Türkiye’de projelerini kendi başlarına yürütemeyeceklerini anlayamıyorlardı bir türlü. Projenin, Koruma Kurulu tarafından kabul edilmesi için kazı başkanının başvurusu ve savunması gerekiyordu. Bunu da yaptı Klaus, işlerin yürümesini istiyor, üstüne düşen her işi olumlu ve yapıcı bir yaklaşımla tamamlamaya çalışıyordu. 

Hiç unutmuyorum, Urfa’da bir Koruma Kurulu toplantısında mimarlar projelerini anlatıp, açıkladıkları sırada kurul yetkilileri Klaus’a bakıp içtenlikle sordular: “Klaus Bey içinize sindi mi bu proje, ne dersiniz?” Yaşadığımız ama konuşulmayan sıkıntıları anlamış gibi sorulmuştu bu soru. Klaus, projenin estetik olarak çok özel olduğunu ama uygulama aşamasında çok zorluklarla karşılaşacağımız bir tasarım olduğunu ama hep beraber bunu gerçekleştirmek için çalışmamız gerektiğini söyledi.

Bugünkü ahşap koruma çatısı

Ama 2013 yılı sonbahar aylarına yaklaşırken mimarlar hâlâ statik hesaplar ve ihale dosyaları için hazır değildiler. Göbekli Tepe’nin bir kışı daha koruma çatısız geçirmesini istemiyordu Klaus. Geçici bir çatı yapmak istedi. Ama bunu da mimarlık tarihçileri kendi seçtikleri firmaya görev olarak verdiler. Yine aynı firmadan beş-altı kişilik bir ekip gelip Urfa’da sağlanabilecek ahşap malzeme kaynaklarını incelediler. Yerel imkânlar ile gerçekleştirebilirliğe yönelik bu ön araştırmaya rağmen, sunulan malzeme listesinde, değil Urfa’da, Türkiye’nin hiçbir yerinde temin edilemeyecek garip normlarda ahşap malzeme talebi vardı. 

Kış ayları ve yağmur zamanları yaklaşırken Klaus dahi sabrının sonlarına gelmişti ve yıllardır onunla birlikte çalışan, Örencik köyünden gelen ekibinin ana elemanlarını topladı. Onlar her sene kazıya katılarak hem arkeolojik kazı ve koruma konusunda tecrübe sahibi olmuşlardı, hem de hepsi kendi çapında bir inşaat ustasıydı, kazı zamanları dışında hayatları boyunca benzer işlerde çalışmışlardı.  

Bundan sonrası sessiz, sakin bir birbirine alışmışlığın ve güvenin yarattığı çalışma ortamında ortaya çıkan bugünkü ahşap koruma çatısı oldu. Bu geçici bir çatı idi. Asıl çatı için de bir çalışma platformu olarak kullanılacaktı ayrıca. Hiçbir esere zarar vermeden hiçbir yere beton gibi yabancı maddeler bulaştırmadan yapıldı bu çatı Klaus ve ekibi tarafından. Zamanı gelip yerinden söküldüğünde hiçbir izi kalmayacaktı. Ama hâlâ o zaman gelmedi, asıl çatının yapımı bitmedi.

Solda kazı alanı ve metal koruma çatılarından bir bölüm, sağda geçici ahşap çatı yapım sırasında.

Kazı ekibinin Örencik köyünden gelen ustaları ve Klaus Schmidt. Geçici koruma çatısının yapımında son aşamalar.

Tüm bunlar olurken ayrıca, Avrupa Topluluğu fonlarının Türkiye için ayrılmış kaynaklarından büyük bir payla Şanlıurfa için projeler üretiliyordu ve bu projeler kapsamına, Karacadağ Ajansı ve Şanlıurfa Belediyesi’nin destekleri ve Klaus’un çabalarıyla Göbekli Tepe koruma çatısı projesi de katıldı. Urfa Nevali Otel’de yapılan imza töreni sonrasında koruma çatısı finansmanı da garanti altına alınmıştı. Hatta kuzeybatı alanındaki nispeten yeni kazıların üst örtüsü için de, yani ikinci bir koruma çatısı için de ayrıca ödenek bulunmuştu bu fonlarda.

2014 yılı Nisan ve Mayıs aylarında artık, koruma çatılarının ayaklarının yerleşeceği noktaların arkeolojik araştırmalarının son evrelerindeydik. 2014 yılı sonbahar sezonunda bu işlerimiz bitmiş olacaktı ve biz ekiple birlikte yayın çalışmalarına yoğunlukla eğilebilecektik. Kazdığımız alanda vazgeçilemez bir buluntuyla karşılaşırsak, ne olursa olsun koruma çatısı için feda edilemez deme ve projede revizyon isteme şansımız da vardı hâlâ

Ama sonbahar sezonunda biz yoktuk artık 2014 yılı Mayıs ayı sonlarında, kazının bitmesine birkaç gün kala, ikinci çatının yapılacağı alanda yeni bir dikilitaş ve üzerinde üst üste iki aslan kabartması bulundu. Hiç bulunmamaları gereken bir yerdeydiler aslında, ama işte yine Göbekli Tepe kendinden bir şeyler göstermişti bize onu anlamamız için. P69 numarası ile Klaus’un notlarında yer alan son dikilitaş oldu bu. 

P69 numaralı dikilitaş, Göbekli Tepe’de 2014 yılından bulunan son iki aslan kabartması 

Klaus uzun uzun bakıyordu etrafa o günlerde… Bakanlığın yaptırdığı yürüme yollarına, bu alanda kullanılan eski demiryolu malzemesi, benzin kokulu ahşaplara… Hem bu ahşaplar, hem bizim ahşap geçici çatı hem etraftaki kupkuru otlar endişelendirdi onu, bir sürü yangın söndürücü aldırdı, bir su konteynırını kazı alanının yakınına getirtti ve tembihledi Hasan’a ve Veysi’ye, “içinde hep su olsun, dikkat edin” dedi

Ekibiyle kısa zamanda inşa ettiği geçici koruma çatısına da baktı uzun uzun… Yıllarca kazmış ortaya çıkarmış, Göbekli Tepe’yi onbinlerce yıl önce yapan insanlarla, taş ustalarıyla yeniden buluşmuş, onların dünyasını anlamaya çalışmıştık, şimdi ise yine binlerce yıl önce Göbekli Tepe insanlarının toprakla doldurup gitmesi gibi, Klaus da üstünü koruma amacıyla kapatarak ve çifte aslanların getirdiği hem yeni bilgiler hem yeni sorularla ayrılıyordu Göbekli Tepe’den…

Üç yıl önce bugün

Bir daha gelmeyeceğimizi biliyor muyduk acaba… Çok üzgün, çok sıkıntılı ayrıldık Urfa’dan… Kazı alanının sakin güzelliğine ve huzuruna tezat, Urfa’da, zamanın müze müdürü, Alman Arkeoloji Enstitüsü İstanbul şubesinin müdürüyle bir olup çok üzmüş, çok yormuşlardı bizi son günlerde…

Ama birkaç hafta sonra, 20.07.2014 tarihinde Berlin’de evimizde idik… İkimizdik sadece yine, en sevdiğimiz kadro… Çok sıcaktı ama o gün, Usedom adasına doğru günübirlik bir gezi için yola çıktık bu yüzden… 

Ne tatlıydı o gün Klaus yine… Yol boyunca ne sakin, ne mutlu, ne neşeliydik… Sonra yolda birden durduk, ne oldu diye bakınırken ben, yaban mersini satanları işaret etti başıyla Klaus, inip aldı bana bir paket, Berline dönerken akşam yine alırız dedi… Meyve tutkumu ne severdi…

Ne rüzgârlıydı Usedom denilen ada o gün… Denizin sesi ne sert, ne hışımlı geliyordu sahile yaklaşıp arabayı park ettiğimizde… Önce sesinden korkup, çamur rengi gelene kadar dalgalarla karmakarışık olmuş halini, beyaz köpüklü uzun aralı dalgalarını da görünce bir tuhaflık kapladı beni… Sahile inen kumlu merdivenlerde durduk, baktık öyle önce… Elimi tuttu Klaus, hadi güneş batmadan biraz yüzelim dedi, beraber yürüdük, suyun kenarına kadar gittik… Marmara’nın kıyısında büyüyen insanların sıcak deniz suyu sevmemesini bilir misiniz? Ben de onlardandım, soğuk deniz suyuna, yosuna, dalgaya alışık, denize düşkün ve tanışık bir insandım…  Ama o gün farklıydı her şey… Bir tuhaftım… Deniz beni neden tedirgin etti diye düşüncelerdeydim… Gel kumda oturalım, diyerek çekiştirdim kolundan Klaus’ u… O ise, belki de beni de cesaretlendirmek için suya girmek istedi… Sarıldım ona, şakalaştık, gülüştük beraber şortunun çeperini zorlayan koca göbeği nedeniyle, hatta el salladım ona yine gülerek ve bu soğuk, çamur rengi suya girmem ben diyerek yanından ayrılırken… Oturduğum yerden onu izledim, suya girmesi hep uzun sürerdi, beklerdi diz boyu suda soğukluğuna alışmak için, sonra uzandım ben güneşe doğru…

Birden bire gözlerimi açtım garip bir dürtüyle, önce bulutları gördüm, sonra suya baktım, Klaus’u aradım… Sırtından doğru görüyordum onu, uzun uzun baktım ona… Ama hemen ardından, suda ona yakın olan insanlar panik halinde bağırmaya onu kıyıya doğru getirmeye başladılar… Elini tutum yine sımsıkı… Ama dönemedi kalbi bana… Dönemedik Berlin’e bir daha… O soğuk kumların üstünde, o son anda  kaldık beraber… Üç yıl önceydi, tarih 20 Temmuz 2014’tü o gün…

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış