Ginsberg’den ironik şiirler: ‘Amerika düşerse ne kaybederim?’

Ginsberg’den ironik şiirler: ‘Amerika düşerse ne kaybederim?’

Beat Kuşağı yazarlarının ve şairlerinin yeniden gündeme gelmeye başlamasının nedeni kesinlikle nostaljik bir moda yaratmak değil, meselenin dünya çapındaki politik savruluşlarla; özellikle ABD’de ve Avrupa’da yükselişe geçen ayırımcılıkla bağlantısı var. 

1945 sonrasındaki ABD’ye ve yeryüzünün hemen hemen her yerindeki psikolojik ve siyasi şiddet dalgasına isyan bayrağı açıp görünenin ardını yansıtma derdine düşen, çoğunlukla da “Amerikan Rüyası” illüzyonunun balonunu patlatmayı isteyen Beat’ler, alternatif bir hayat yaratırken aslında olması gerekeni anlatmaya uğraşmıştı. Bu yüzden epey soruşturulup kovuşturuldular, hapse tıkılıp aşağılandılar. Maço, şiddet yanlısı ve ayırımcı politikalara karşı Allen Ginsberg “sevgisizliği söküp atacağız Amerika’dan” demişti o dönem. Gisnberg’ün, motto hâline gelen bu sözü, Beat’lerin dirsek çürütüp kapı kapı gezerek anlatmaya çalıştığı hakikatlerin simgesiydi.

Yeryüzünün hamiliğine soyunan ABD’nin 1960’lardaki politikalarını eleştiren Beat Kuşağı, sesini duyurabilmek için ülkenin dört bir yanında dolaşıyor ve derdini dillendiriyordu. Yolun ve yolculuğun formüllerle açıklanmadığı; görüp dinleyip anlamanın esas olduğu günlerde pek çok Beat gibi Ginsberg de ABD’nin çeşitli yerlerinde kaleme kâğıda sarılarak sözün gücünden medet ummuştu. 

ABD’nin eyaletlerini arşınlarken kaleme aldığı dizelerden oluşan “Amerika’nın Düşüşü”nde yer alan şiirlerini ithaf ettiği Walt Whitman’ın deyişiyle, “kaba ve maddeci” Amerikan siyasetinin toplumu dönüştürücü kuvvetini dengelemeye çabalamıştı Ginsberg. 

Gökdelenlerin altında 

Ayağının bastığı betonun, zihinleri körelten ve duyguları yontan rezilliğine inat Ginsberg’ün aklı hep Gary Snyder’ın ikamet ettiği doğadaydı. Hâl böyle olunca şair, Doğu’dan Batı’ya giderken kendisini içine çeken girdabı anlamak istemişti biraz da. Dahası, o günlerde bütün acımasızlığıyla devam eden Vietnam İşgali’nin yarattığı kırılmayı, iki kutuplu dünyaya kimin nasıl baktığını ve ABD’deki rutin işleyişi not etmişti. Başka bir deyişle kimi zaman huzurlu kimi zaman da acı veren bir tür meditasyon hâlindeydi Ginsberg.

Bütün bunların bir yansıması olan “Amerika’nın Düşüşü”nde, ABD topraklarında dolaşmasına rağmen Ginsberg’ün, yaşama ve sisteme dair temel dertlerine rastlıyoruz; mülkiyet, savaş, din bezirgânlığı, doğa talanı ve eğriden doğru üretmeye çalışanlar… Chaplin, Harpo Marx, Laurel ve Hardy gibi “gülen hayaletler”e sığındığı sırada yaşayan ölülere denk gelen, sütre gerisinden konuşan ve televizyondan direktifler veren politikacılara gözü takılan şair, bazı dizelerini otoyolda arabayla giderken radyodan işittiği “dandik müzik” eşliğinde oluşturuyor.

Homurtu, çığlık ve bağrışmaların kulakları tırmaladığı bir dönemde gururla askere yazılmayı bekleyenlerin yanı sıra hayatı bindiği arabayla, mahallesiyle ve yediği yemeklerle “zenginleştiren” ahaliyle yüzleşen Ginsberg, din ve kahramanlık mitoslarıyla zehirlenen insanlara bakarken kirli politik oyunların tam ortasına düşenleri fark edenlerin sıkıntısını ve öfkesini ölçüyor. Gökdelenlerdeki milyonerlerin pek görmediği topraklarda gezinirken “Sıkıyönetim müziği var tüm kanallarda” diyen şaire göre bu manzarayı vatanseverler için yapılan ölüm çağrıları tamamlıyor; bir zamanlar Amerikan yerlilerinin topraklarını parselleyenler, bu şiirlerin yazıldığı günlerde dünyanın öbür ucuna göz dikiyor!

‘Hipnotik savaş’ 

“Amerika’nın Düşüşü”, politik olduğu kadar antropolojik dizeler de barındırıyor. ABD’nin neredeyse tüm büyük eyaletlerini gezerken “Yaratıklar gibi yaşıyor/ kendi yuvalarımıza pisliyoruz” dizesinde olduğu gibi birtakım sonuçlara ulaşıyor Ginsberg. 

Sanayileşmenin “ihtişamı”, “bir lanet gibi dadanacağım bu eyaletlere” diyen şairin içinden geçip gittiği gaz bulutlarının yarattığı ortama, “kayıp yetimler gibi dolanan uzay çağı çocukları”nı da dahil ediyor.  

Paraya aç savaş makinesini besleyen sanayinin, ormanları öğütüp piramitler dışkıladığını gören Ginsberg, ABD’yi pembe diziye boğan, ölümü kutsayıp yaşamı öteleyen reklamları ve zihniyeti eleştiriyor. 

Eyaletler arası yolculuğa çıkan şairin kafasına takılan bir başka şey, doğal olanın yerini sahtesinin alması ve akıllı insanların çoğunun sağırlaşıp dilsizleşmesi. “Savaş ninnileri”yle uyutulanların, ticari gevezeliklerle komaya sokulmasına sinirlenen Ginsberg, “aklını süpermarket koridorlarında yitirme” tehlikesiyle karşı karşıya olanlara sesleniyor kimi zaman. Savaş haberlerinin radyoda yankılandığı günlerde “kalp üssünde öfke” diye yazdıktan hemen sonra; bir Chicago gününde varoluşun güzelliğini, kentin taşı tuğlası üzerinde haykırırken hissediyor. “Hipnotik savaş”ın etkileri bunlar!    

Kaldırımlar pek çok şeyden daha gerçek 

Diğerleri gibi “Amerika’nın Düşüşü”ndeki şiirler de birer belge niteliğinde; Ginsberg, kirli işgalin zihin haritasını çıkarmasının yanında bazı isimleri de ifşa ediyor. O dönem, ABD’nin üst düzey yönetim kadrosunun yarattığı pis havayı soluyan eyaletlerden geleceğe sesleniyor bir bakıma: Yaşamaya çalışanlar ile yaşamı savaşa dönüştürmeye uğraşanları görünür kılan 

Ginsberg’ün yolculukları, yalan haber yapan gazetelerle ve kimi molalarda gözüne çarpan gerçeği saptırma görevi üstlenen televizyonlarla devam ediyor. Hemen her şey, koca ülkeyi yöneten bir grup şizofrenin isteğine göre şekillenince haklı olarak Ginsberg de bu yeryüzü cehennemini resmedip “Amerika düşerse ne kaybederim / bedenimi / boynumu / kişiliğimi?” dizesini yazıyor. “Refahın”, “imkânların” ve “iyiliğin temsilcisi” olduğunu iddia eden ABD’nin ironik dizelerini yazan şair, tarihin açılmak istenmeyen sayfalarına adım attığı gibi yakın zamanda kaybettiği ve kendisiyle benzer bir yolculuğa çıkan dostlarını da anıyor. 

“Amerika’nın Düşüşü”, geçmiş ile bugüne, gerçek ile yaratılmaya çalışılan tarihe bir bakış gibi de okunabilir. Diğer taraftan, yaşadığı ülkeyi gözlemleyen ve perde gerisindeki hakikati görmeye uğraşan; şehirlerin kaldırımlarını, Nixon’ın “okuyun” dediği Times’dan daha gerçek bulan ve pek az kişinin dertlendiği şeyleri dert eden bir adam var kaşımızda: “Savaşta zehirlenen dünya şehirleri, umutsuz sanatım / parçalara ayrılan zihnim -ve hâlen soyut olsa da- / sol şakağımdaki acı / yaşayan ölüm.” 

‘Ekolog’ adlı uzun şiirinde, “Amerika’da faşizm var” diyen Ginsberg şöyle devam etmiş: “Şehirleri polisler kontrol ediyor / valiler ya da felsefeciler değil / bir tek polis var tüm suçların başında.” Ginsberg’ün, Tanrıların şuuruna sahip insanlar arayışı biraz da bundan. Parçalanmanın eşiğindeki medeniyetin bir ferdi olan şair, gündüz vakti elinde fenerle insan arayan Diogenes’e benziyor bu yönüyle. 

ABD eyaletleri arasında gezinirken dünyanın yükünü sırtlanan ve ölüm oyunlarının kol gezdiği ülkede yaşamaya çalışanlara şiirleriyle selam duran Ginsberg; çöllerden geçip şehirlere geliyor, bazen sayıklıyor, doğanın ve petrol ürünleri diyarının ortasında dolaşıp Vietnam’a, Doğu Pakistan’a, Hindistan’a ve Meksika’ya uzanırken ülke insanının, hangi boşluklarını nelerle doldurduğunu bir kez daha kavrıyor. Böylece “Amerika’nın Düşüşü” de yolun kendisine dönüşüyor.   

Amerika’nın Düşüşü, Allen Ginsberg, Çeviren: Anıl Karol, SUB Yayın, 214 s. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış