Advertisement

Gezi eylemlerini yeniden düşünmek

Gezi eylemlerini yeniden düşünmek

Gezi eylemlerinden sonra Türkiye siyasi ortamının, uzun süre “apolitik” diye anılan neslin yeni siyaseti ve o yeni siyaset üzerine geliştirdiği muhalefeti hakkında, alacağı bir ders olmalıydı: Şimdiye kadar “apolitik” olarak anılan yeni nesil, uzun süredir siyasetin tam da içinde olduğunu bu eylemlerde kanıtlamıştı. Yani bu kitle “apolitik” değildi, ama onların yeni siyaseti, eski alışkanlıklarla siyaset yapanlarca çözümlenememişti; o halde “apolitiğin” yeni siyasetini ilk çözümleyebilen ve pratiğe aktarabilen kazanacaktı. 

KKE’nin Atina’daki eylemleri çözümlemek için, birçok soruyu genel kurula taşıdığını ve bir aya yakın bir zaman içinde tartıştığını unutmamak gerekir. 

Türkiye Başbakanı eylemin 12. gününde kamuya seslenirken (ve medya bu konuşmayı gün boyu tekrarlarken), çözümleme yetisinin ve isteğinin çok dışında bir yerde durduğu konusunda kesin fikirler verdi. Bu konuşmada Başbakan “mağduriyet” siyasetinin dışına çıkamamış ve kendi siyasetinin can alıcı simgesi “başörtüsü”ne geri dönmek zorunda kalmıştı. Hatta eylem sırasında “eylemcilerin camiye girip içki içtiği”ni söylemekten başka çare bulamamıştı (ki bunun doğru olmadığı apaçık ortadaydı). Bunlar umutsuz ve sonuçsuz bir atıl siyasetin tuhaf açıklamalarıydı. Demek ki hükümetin, meydanlarda olup bitenler hakkında en küçük bir fikri yoktu ve oradaki hareketler karşısında hazırlıksız yakalanmıştı.  

Eylemin ilerleyen günlerinde ortaya çıkan başka bir önemli durum da şuydu: Medya, eylemin başlangıcından itibaren son derece ketum bir tavırla, sanki böyle bir eylemin varlığını reddediyormuş kanısını uyandırmıştı. Bu tavrın, elbette hükümetin sermaye gruplarına ait olan büyük medya şirketleri üzerinde bir baskı uygulamasından kaynaklandığı malûmdur. Oysa bu sansür eylemin sağlığı açısından yararlı sayılabilirdi, çünkü bu yolla eylemin medya eliyle bir manipülasyona uğratılması olasılığı da ortadan kalkıyordu. Bu sansür de iktidar partisinin, kendi sağlığı açısından yaptığı ikinci hataydı.  

‘Eylemin sözcülüğü’

Fakat sonraki günlerde, eylem adına baş gösteren bu yararlı durumlar tersine dönmeye başlamıştı. Büyük medya gruplarının dışında kalan az sayıdaki “muhalif” televizyon kanalı, söz konusu suskunluğun içinde seslerini yükseltti, Gezi Parkı eylemlerinin neredeyse sözcüleri haline geldi ve pek çok farklı siyasi görüşe sahip izleyici, bu kanalların siyasetini benimsesin ya da benimsemesin, tüm eylem haberlerini buradan aldı. 

Bu kanallar da doğan boşlukta “eylemin sözcülüğü” işlevinden yararlanıp, hayli sert bir milliyetçilik siyasetini devreye soktu. Bunun ilk bakışta bir zararı yoktu; çünkü eylemde o siyasete bağlı kitleler de yer almakta ve eylemin genel yapısı tarafından kabul görmekteydi (sosyal demokratların, komünistlerin, anarşist grupların, Alevilerin, çevrecilerin, futbol taraftarlarının, azınlıkların, sendikaların, bazı Müslüman örgütlerin vb. kabul gördüğü gibi). Bu noktada önemli bir ayrıntı daha ortaya çıktı; o da bu eylemde, tartışmasız Türkiye’nin o an en başta gelen sorunu olan “barış süreci”nin nasıl temsil edileceği idi.

Milliyetçilik, sözü edilen televizyon kanallarının “eylem sözcülüğü” uzantısında, sanki bu eylemin karakteri halinde yansıtıldıkça, kamu içinde algı da giderek değişmeye ve bu eylemlere Kemalizm ve daha ileri boyutlarda milliyetçilik ekseninde bakılmaya başlandı. Böylece bu kitleler (özellikle İstanbul dışı kentlerde) kendilerine daha geniş yerler bulmakta gecikmedi. Bu sırada “barış süreci”ne yakın çevreler, eylemlerden görece olarak dışlandı; en azından bu sürece dair söylemlerin sesleri kısıldı, en çarpıcı görüntü olarak da Kürt halkına dair sorunların alanlarda dile getirilme şansı ortadan büyük oranda kalktı. Hatta hem “barış süreci”ni destekleyen kitle, hem de bu süreç içinde bizzat yer alan siyasetçiler, eylemlerdeki milliyetçiliğin yükselmesinden rahatsızlık duyduğunu belirtti. 

Geçici olarak paylaşılan iktidarlar sistemi

Bu, Kürt halkının çok büyük bölümüyle, dolayısıyla BDP ile hükümet arasındaki “ortak yarar” ilişkisini daha fazla öne çıkardı ve yeni siyaset doğrultusunda muhalif bir ortamın gerçekleşebileceği topyekûn bir uzlaşma sürecini baltaladı. BDP’nin eylemler sırasında çekimser, hatta kuşkuyla izleyen bir pozisyon alması, bir yandan iktidar partisiyle stratejik bir ortaklık kurduğunu vurgularken, diğer yandan BDP’nin Türkiye genelinde sisteme karşı bir iktidar mücadelesi vermediğini de iyice belirginleşiyor ve bu partinin yalnızca kendi bölgesine dair yararları gözettiği görüntüsünü yeniden ortaya koyuyordu. Özellikle dil ve barış konularında bu iki parti çok sert bir pazarlığa girişmişlerse de meydandaki eylemler sırasındaki strateji bu pasifliği gerektiriyordu. 

İşte bu durum, meydanlarda olmasa bile genelde, yeni siyaset içinde parçalı, geçici biçimde birbirlerini var eden, birbirlerini destekleyen, birbirlerinden bağımsız, özgür ve özerk alanların oluşturduğu bir iktidar sisteminin çok net bir fotoğrafıydı: Geçici olarak paylaşılan iktidarlar sistemi… Ya da geçici olarak kurulan “ortak yarar” stratejilerinin dağınık, ele avuca gelmez iktidar yapısı… En önemlisi de: Sistem değişikliğini öngören “olması gereken”in ortadan kalktığı, onun yerini “mevcut durum”un geçici, değişken taleplerinin ve stratejilerinin aldığı bir siyaset yöntemi…  

Meydanlardaki eylemcilerin ise herhangi bir siyasi partiyi ya da alternatif bir sistemi iktidara taşımak amacında olmaması, üstelik kendilerinin, yani eylemi gerçekleştiren dağınık kitlelerden hiçbirinin de gösteriler sırasında iktidarı tek başlarına ele geçirme yönünde hiçbir plan ortaya koymaması, onların da salt “mevcut durum”un içinde kaldığı ve geçici, değişken stratejilerden yararlandığı anlamına geliyordu.

Başarısızlığın nedeni

Bu meydanlardaki eylemcilerin böyle bir davranış içinde bulunması, yine aynı soruyu anımsatabilir: Onlar gerçekten “apolitik” miydi? İlk anda bu soruya yine “evet” yanıtını verenler çoğunluğu oluşturacaktır. Değil mi ki o eylemcilerin bir iktidar projesi yoktu ve mevcut iktidar sisteminin içine sıkışmışlardı, öyleyse onlar “apolitik” idi. Ama bir yandan da şöyle bir soruyu öne sürmek mümkündür: Geçici biçimlerde dayanışmalar oluşturabilen ve birtakım “ortak yarar”lar doğrultusunda bağımsız olarak hareket eden bu kitlelerin, içinde yer aldıkları iktidar sistemine karşı başkaldırıları nasıl doğabilmişti?

Gezi eylemlerine bir romantizm içinde bakmaktan ve onu hâlâ anmaya çalışmaktan çok, iktidar sistemini paylaşan, onu yıkmayı çok da düşünmeyen kitlelerin, hükümete karşı bir başkaldırıyı nasıl gerçekleştirdiklerini ve bu anlamda hangi siyasi bağlam içinden hareket ettiklerini tartışmak gerekir. Ayrıca şunu da tartışmak gerekir: Gezi eylemleri, tüm çarpıcı görüntüsüne rağmen başarısız bir eylem olarak kaldı, parladı ve bitti. Bu başarısızlığın nedeni neydi? Acaba eylemler sırasında anlık birleşmelerin, üretilen söylemlerin ele avuca sığmazlığının, ansızın yine “eski” siyaset biçimlerine, “yerleşik” söylemlere dönüşüvermesi miydi? 

Gerçek şudur ki: Eğer eylem anının, yani meydanların anlık siyasetinin ürettiği geçici durumlardan oluşan bir strateji yoksa, mevcut iktidar sisteminin yerleşik siyasi stratejiler ve söylemler karşısında galibiyetini hiç kimse engelleyemez.  

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış