reklam

Gezgin olarak okur imgesi

Gezgin olarak okur imgesi

Çoğu insan kitap okumayı, boş zamanlarını dolduran bir etkinlik ya da hobi olarak görüyor. Dikkatimizi dağıtacak bütün koşullar hazır ve odaklanmamızı engelleyecek tüm imkânlar elimizin altındayken gerçek kitaplardaki hikâyelerle ilgilenmeye pek fırsatımız olmuyor. Dahası, internetin sahtesiyle dolu haznesi, gerçek bilgiyi itinayla öteler ve önemli bir kesim bu kolaycılıktan beslenirken kitaplara ihtiyacımız kalmayabiliyor.

Oysa Alberto Manguel, kitaplara ve okumaya duyulan aşktan bahsettiği “Geceleyin Kütüphane”de, kitapların insanı hem ezen hem de kuşatan bir tarafı olduğunu söylemişti; okumanın gücü ve insanı yükselten yanı, ilk önce kitaba nasıl yaklaşılacağını kavramakla mümkün ona göre. Bunu en çok hatırladığı anların başında, Borges’e okumalar yaptığı günler geliyor. Bir diğeri ise okumalar üstüne yaptığı okumalar kuşkusuz; “okumak sohbet etmektir” derken kutsallaştırmaksızın kitaba kişilik katan Manguel, oradaki hikâyelerin, söylencelerin, kurguların, sözcük ve eslerin, zaman atlamalarına ya da yolculuklara, daha doğrusu farklı yaşantılara kapı açtığını düşünüyor. Tek bir sözcükle değişebilen okurun dünyası Manguel’e göre kitabın gücünü anlatması babında önemli bir gösterge. Üstelik kişi, bunun ayırdına tek başına varır; kitapla kurulan iletişim, ağır ve duygusal bir niteliğe sahiptir. Böylece Manguel, kitabın hem gizemli hem de rasyonel tarafının açığa çıktığını vurgulama ihtiyacı hisseder: “Her kitap, onu açan eller, onu dikkatle okuyan gözler sözcükleri bilince taşıyıncaya kadar düş benzeri bir durum içinde sürdürür varlığını.” Bu şekilde tarif ettiği kitabın gücü ve giziyle beraber, sözcükler yardımıyla başlayan bir uyanıştan bahseder “Okuma Günlüğü”nde. Manguel’in dile getirdiği uyanışı sağlayansa insanlığa mal olan hikâye ve söylencelerin yer aldığı kitapları tanımak ve anlamak.

Dünyayı oluşturan hikâyeleri, yolculuğa benzeyen okumalarla keşfettiğimizi söyleyen Manguel’in yeni kitabı “Gezgin, Kule ve Kitapkurdu”, okuma sırasında çıkılan seyahatleri, insanın girdiği sayısız kimliği, bireyin kendisini herkesten ve her şeyden soyutlayış öyküsünü anlatıyor.

Basılı kitap ve kâğıdın canlılığı

Manguel, dünyanın ve yaşamın bir hikâye gibi görüşünün şifrelerini, insanların kitaplara yönelme ve okuma yoluyla çözebileceğine inanıyor. Kişi kitapların dünyasına girdiğinde, kendisinden önceki deneyimlerle karşılaşır ve bunun nasıl aktarıldığına tanıklık eder. Sözün yazıya geçirilip metaforlarla zenginleştirilişi, okuma deneyimini genişlettiği gibi yolculuğu da renklendirir. Birey bu seyahatte, işaretleri kavrama yetisini geliştirirken anlam evreninin kapılarını zorlamaya başlar. Manguel’e göre “anlamın derinliğine bakabilmek için dünyanın kitabını okumaya çalışmamız gerekir.”

Peki, ne demek dünyanın kitabını okumak? Manguel, imgeleri alımlamadan, sözcük dağarcıklarını veya yetersizliklerini görmekten bahsediyor. Bütün bunlar, hayat yolculuğuyla paralel yürüyor. Yazarın değindiği seyahatte, hem okuduklarımızla oluşturduğumuz hem de yazarların hazırladığı sığınaklar mevcut. İşte onlar, sayfalardaki gezginliğimizde bir metafor olarak karşımıza çıkabileceği gibi hayatın kendisini de kitaplaştırıyor. Basılı kitap ve kâğıt, belli çevreler için modası geçmiş birer “nesne” şeklinde kabul edilse de Manguel, onları hâlâ sözcüklerin nefes alıp verdiği bir varolan diye niteleyip okurun oradaki yolculuğunu tartışıyor.

Manguel’in adını geçirdiği bu yolculukta, imgeler ve metaforlarla yüklü evrene giren okur, kadim söylencelerle ve oradan türetilen hikâyelerle buluşur. Yazar, bu noktada bazı örnekler sıralıyor, mesela Musa ve Firavun’un hikâyesi; bu öykünün bağlandığı Tanrı’nın sözü meselesi ise insanların yüzyıllardır içinden çıkamadığı bir olay. Bu nedenle Manguel, “kitap pek çok şeydir; anıların ambarı, zaman ve mekânın koyduğu kısıtlamaları aşma aracı, kendimizin ve başkalarının deneyim alanı, olayların kaydı, ölüleri yad eden girişimlerimizin hizmetkârı...” diyor. Ayrıca bunları açıklamak için kitabın kil tabletlerden elektronik araç gereçlere uzanan tarihine değinirken bir kez daha okumanın felsefesine giriyor. Dünya deneyimini sözcüklerle metne tutturma tarihinin, biraz da işaret ve karakterlerin muhafazasının geçmişine dönüştüğünü söylüyor. Sözcüklerin, fikirlere ve oradan da metaforlara evrilme hikâyesi, okurun giriştiği ve okumanın yolculuğuyla bir arada yürüyor. Sözcüklerden ve metaforlardan oluşan yazılı metin ise “okurun zamanına bütün kapsamıyla el koyduğundan” Manguel, bahsi geçen seyahatleri birlikte irdeliyor.

“Dünya, okuyabildiğimiz bir kitaptır”

Yazdıklarıyla okumanın ve kitabın tarihine dair bir bilanço çıkaran Manguel, kutsal metinlerden ozanların dizelerine, hikâyelerden söylencelere dek geniş bir alanda gezinirken kitabın, pişmanlıkların ve zaferlerin göstergesi haline gelebildiğini hatırlatıyor: “Okuma deneyimiyle hayatın içinde yolculuğa çıkma deneyimi birbirine ayna tutar.”

Manguel, okurun gittiği yolun daha önce arşınlandığını, hatta haritalarının bile çıkarıldığını anımsatırken mevcut durumla kişinin, bulunduğundan farklı zaman ve coğrafyalara doğru hareket ettiğini, “metinsel anlatıya ait mekân ve zamanın okurların gözünde yeniden canlandığını” vurgular. Bunun anlamı, fiziksel coğrafya ve tarihsel zamanın sınırlarını aşma bilincidir. Bahsi geçen bilinç, yazarla beraber okurun “inanılmazlığı askıya alma oyununu” tetikler: “Okuma deneyimi, düşsel dünyanın içinde olmanın, uzaklık ve yakınlığın, geçmişin, bugünün ve geleceğin değişkenliğini yansıtır (...) Okumak, sezgilerimizi gerçek olarak yaşamamızı, deneyimle öğrenmeyi gözle görülebilir ölçüde metnin içine geçmeye dönüştürmemizi sağlar.”

Hayatla birlikte başlayan okuma yolculuğu, Dante’nin yaptığı gibi bizi başka gezginlere katılmaya ve onların deneyimlerini dikkate almaya çağırır. Okur da elçilerin anlattığı hikâyeler yardımıyla ayrıcalıklı tanıklar haline gelip şunu rahatlıkla görür: “Dünya, okuyabildiğimiz bir kitap olduğuna göre kitap da içinde yolculuğa çıkabileceğimiz bir dünyadır.” Böylece gezgin olarak okur imgesi belirginleşir ama okur gezginler, “gösterdiği çaba sonunda ödüllendirilebilir veya cesaretlerinden ötürü cezalandırılabilir.”

Manguel, bugün bir okur olarak gezginliğe çıkmayı sekteye uğratan en önemli faktörlerin başında ağa bağlanmanın geldiğini söylüyor. Arama motorlarının, kitap sayfaları arasında dolanmayı kolaylaştırdığını; her an, her şeyi önümüze hemen getirebildiğinden tembelliğe yol açtığını ekliyor. Elektronik bellekler, insanınkilerin yerini alıyor; daha doğrusu biz, aklımızı onlara ve arama motorlarına emanet ediyoruz.

Manguel, elde tutulan kitabın okunuşu sırasında hikâyeyi fiziksel olarak takip etme duygusundan bizi uzaklaştıran bir kısıtlamdan söz eder. Dolayısıyla yolculuğun yarattığı özgürlük hissi, elektronik ortamda kaybolup gider veya “en iyi ihtimalle” sahteleşir; hareketsiz hareketlilikle ağda gezinme, derin okurluğu yontmaya başlar.

Bıçak sırtı bir imge: Fil dişi kule

Dünyayı kuşatan hikâyelere yükseklerden bakmak, Manguel’in deyişiyle “kulenin tepesine çıkmak”, insanı yeryüzünden soyutlar ve onun dünyaya yabancılaşmasına yol açar. Kitaplarla efsunlanan kişi, kendisini dünyanın kurucusu gibi görmeye başlar. Fil dişi kule imgesinin bugün bile kullanılmasını sağlayan en önemli nedenlerden biri bu. Manguel’e göre çoğunlukla olumsuz anlamda kullanılan fil dişi kule, başka bir yere daha göndermede bulunur: “Aydınların dünyayı daha iyi sırtlanmak için zaman zaman dünyadan elini ayağını çekmesini çağrıştırır.”

İç benliği görmek ve bilincin farkına varmak uğruna, “şekilci” ve “estetikçi” damgası vurmanın en kolay yolu fil dişi kule imgesine başvurmaktır. Entelektüel edimin böyle aşağılandığı zamanlar yaşadık, yaşıyoruz. Çalışkan aydınların inziva yeri olan kule imgesi, dünyevi görevlerden kaçış mekânı olarak algılandı. “Züppe aydın”ın halk düşmanlığına soyunduğu, hayatla dalgasını geçtiği bir yer olarak görülmeye ve gösterilmeye başlandı. Hatta Manguel’in hatırlattığı gibi “modern imgelem, melankolik entelektüelin kulesinin karşısına kalabalıkların açık alanlarını koydu; ilkine yönelik kızgın bir klostrofobi duygusu gelişirken meçhul yığınlara karşı tepeden bakan agorafobiye yakın bir duygu canlanıyordu.”

Don Quijote’nin afallaması, Prens Hamlet’in şaşkınlığı veya Madam Bovary’nin kafasının karışması, okuma deneyiminin bir sonucu. Manguel’e göre bunlar, “düşünme hastalığı” içerdiğinden yararlı ikilemler.

Jacques Le Goff’a gönderme yaparak fil dişi kulenin günümüzdeki mekânı olarak kütüphaneyi gösteren Manguel, Aquinolu Thomas’ın dediği gibi kütüphanenin, “dünyadan kaçmak için değil, dünyayı düşünecek araştırma merkezleri olarak kurulduğunu” savunur. Tabii mesela Gramsci gibi düşünürler  bu mekânın, entelektüelin toplumdan kaçışına neden olduğunu öne sürer. Her iki görüş de tarihte epey tartışıldı. Manguel ise derin okumayı sağladıktan sonra fil dişi kule veya gözetleme kulesi imgesinin sorun yaratmayacağını söyleyenlerden.

Bırak artık okumayı(!)

Manguel, okumaya kendini kaptıranların çeşitli zaman dilimlerinde eleştirilere uğradığını, bunların başında ise “sayfayla tutkulu şekilde haşır neşir olmanın, boş ve aşağılık sayılmasının” geldiğini belirtiyor: “Her okur, dün de bugün de şu öğüdü mutlaka duymuştur: ‘Bırak artık okumayı! Dışarı çık ve hayatını yaşa!’ Sanki okumak ve yaşamak iki ayrı varolma haliymiş de öğüdü veren kimsenin korkusu artık katı bedenle katı olmayan beden arasındaki farkı ayırt edemezmiş gibi.”

Salt kitap biriktirenlerle bilgi biriktirenler arasındaki ayrımı göz önünde bulundurmayanlar da benzer öğütleri sıralayıverir. Manguel, gerçek kitap delisinin bilgi birikimine önem verdiğini çıtlatıyor satır aralarında. Oysa fil dişi kule imgesinde olduğu gibi kitap delisi de negatif çağrışımlara kurban ediliyor: “Sözcüklerin ıssızlığında kaybolmuş, günlük gerçeklikten kopuk, kendi yurttaşlarına hiçbir faydası olmayan yapma bir dünyada yaşayan yaratık...” Manguel, burada özellikle politikacıların entelektüel kesime karşı beslediği hıncı gündeme getirip hem kitabı hem de okumayı olumsuzlamanın kısa bir dökümünü yapıyor. Bilgeliğin ötelendiği bir dünyanın nasıl çekilmez hale geleceğini belirtip konuyu şöyle bağlıyor: “Çılgınlık sona erince sözlerin sunduğu akıl sağlığına tekrar geri döneriz.”

Manguel, sözcüklerle varolan, gerçekliğini belirleyen, dünyada cümlelerle kendine yer açan insana boşuna atıf yapmıyor. Bu anlamda ister fil dişi kulede otursun ister kitap kurdu olsun, okumaya gönül veren ve okumanın çekimine kapılan kişi kendisini sözcüklerle ifade etmenin ve onlarla özdeşleşmenin en iyi yolunu ve yöntemini bulabiliyor. Manguel de okumanın felsefesini ve anlamını gündeme getirdiği “Gezgin, Kule ve Kitapkurdu”nda, insanın bu yolculuğuna dair notlarını paylaşıp bir seyir defteri oluşturuyor.          

Gezgin, Kule ve Kitapkurdu-Metafor Olarak Okur / Alberto Manguel / Çeviren: Dilek Şendil / Yapı Kredi Yayınları / 116 s.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış