Galeano’dan veda metinleri: ‘Yazmak yorar ama teselli eder’

Galeano’dan veda metinleri: ‘Yazmak yorar ama teselli eder’

“Ve Günler Yürümeye Başladı”yı, “Latin Amerika’nın Kesik Damarları”nı, “Gölgede ve Güneşte Futbol”u, “Aynalar”ı, “Kadınlar”ı, “Ateş Anıları”nı, “Tepetaklak”ı ve diğer kitaplarını okuyanlar, Eduardo Galeano’nun hikâyelerin çoğunu sokakta işittiğini fark etmiştir. Başta memleketi Montevideo olmak üzere, dünyanın pek çok noktasından anekdot toplayan, ardından bunları aklının ve vicdanının süzgecinden geçiren Galeano, yaşamının tamamını, yazıyla olup bitenlere yeniden hayat vermeye adamıştı. 

Düşünürken içi sızlayan ve acı çeken insanların başlarına gelenleri duyurmayı bir sorumluluk sayan Galeano’nun, yeryüzüne söyleyecek çok sözü vardı; hastayken bir köşeye çekilmek yerine son âna kadar elinde mürekkep lekesi bulunmasının nedeni de buydu. Ölmeden evvel yayımlamayı düşündüğü kitabında yer alacak metinleri tekrar yazmakla meşguldü. Bu çalışma azminin altında, yazılmayan tarihi kaleme alma arzusu yatıyordu. Gerçeğin üstüne çekilen yalan perdesini kaldırmakta kararlı olan Galeano’nun hakiki tarihe ilgisi; sürgünlükten, diktatörleri hiç sevmeyişinden ve insanlara duyduğu saygıdan kaynaklanıyordu. Bu yüzden ırkçılıkla, militarizmle ve elitizme arasına kalın duvarlar örmüştü. 

Latin Amerika’nın tarihinden kesitler sunar ve hatırlamayı kendisine düstur edinirken hiç kimsenin, bir başkasının zekâsını hafife almaması gerektiğini söylüyor, aksini yapanlara asla ihanet etmediği sözcüklerle yanıt veriyordu. Aynı sözcükler, savaşın efendilerine karşı barışı ve insancıllığı savunarak yürümesini sağlamıştı. Yürürken “Aşkın ve Savaşın Gündüz ve Geceleri”nde şöyle demişti: “Belki de yazmak, kepazeliğin hüküm sürdüğü bu çağda burada bulunuşumuzun tanıklığını yapan sesleri kurtarma teşebbüsünden başka bir şey değildir.” 

Galeano’nun insancıllığı; unutulan, köreltilen ve karalanan vicdanlara seslenen sözcükler olarak kaşımıza çıktı. Bunun bir örneği de şu cümlede kendisini göstermişti: “(…) Dayanışma tutkum, bitmek bilmez yaratma ve sevme güdüm ve adaletsizlik karşısındaki öfkelenme kapasitem daha da arttı. Ben her zaman boğanın tarafını tuttum, matadorun değil, hâlâ aynı taraftayım.” 

Galeano’nun anlattığı hikâyelerin özünde, boğanın tarafında bulunma sorumluluğu yatıyor; bunun en son örneği, ölümünden önce tamamladığı ve hayattayken yayımlanamayan “Hikâye Avcısı”. 

Yolculuk eden dünyada bir gezgin 

“Hikâye Avcısı”nı özel kılan şeylerin başında, ilerleyen ve kendisini yoran hastalığı unutmak istercesine (ve bir vasiyete dönüşen) Galeano’nun, hikâyeleri tekrar tekrar yazması. Zamana, geçmişe ve ölüme odaklandığı tarihten kesitlerdeki yoğunluk, ilk satırdan sonuncusuna kadar hissediliyor. Kitabı yazarken kendisine yardım edenlerden biri olan Carlos Díaz, Galeano’nun son dönemeçte her zamanki gibi titiz davranıp nazik kişiliğinden ödün vermeden çalıştığını; bu süreçte “hastalığından ve çektiği acılardan ciddi bir tonda bahsetmediğini” söylüyor. Bu nedenle “Hikâye Avcısı”, hem klasik bir Galeano kitabı hem de onun veda metinlerinin toplamı. 

Galeano, hiç vazgeçmediği anlam arayışını “Hikâye Avcısı”nda da sürdürürken “öykü anlatıcıları yitik hatıranın, aşkın ve acının görünmeyen ama hiç silinmeyen izini arar” diyor. Kavrayıp içselleştirdiği pek çok şeyi, az sözcükle ve yalın bir biçimde anlatmayı başaran Galeano var karşımızda yine; yolculuk eden dünyada bir gezgin… 

Zamana yayılan öyküleri zamandan çekip çıkaran Galeano; Tanrıların sözünü, bir köpeğin yarattığı mucizeyi, kirlenmemiş insanın direnişini, iyinin ve kötünün gücünü, muzaffer istilaları ve naif yerlileri, körün gördüğünü, sağırların işittiği sesleri, kâhinlerin bildiklerini, yeni olanla karşılaşan eskileri, özü sözü bir kadın ve erkekleri anlatıyor “Hikâye Avcısı”nda. Şimdiden bakınca kadim zamanların uzakta kalan öyküleri gibi görünüyor bunlar ama Galeano’nun, uzağı yakın kılma büyüsü kitapta yine işbaşında. Bu yönü ona, “tarih ‘elveda’ dediğinde, aslında ‘görüşmek üzere’ anlamına gelir” diye yazdırıyor. Resmî tarihin savaş dediği ancak gerçekte hile olan ve insanları faka bastıran pek çok şey de bu “elveda”ya dahil. 

Hikâyeler, insanın sancılı yolculuğunun anlatımı aynı zamanda. Paranın diktatörlüğü ile diktatörlerin parasının körelttiği vicdanlara seslenen öykülerin yanı sıra organize olan kötülüğü bir vücut çalımıyla geçen sokaktaki insana da saygılarını sunuyor kitaptaki metinler: Yeni haberler verecekken eski gazeteleri karıştırıyor Galeano. 

‘Üniversite’ kafeler  

Galeano, güçlünün mitleştirilmesinin değil, halkların içinden çıkan hakiki kahramanların yanında saf tutarken göklerdekinin aksine ayağı yere basan azizlere yoğunlaşıp buna Montevideo’dan bir örnek veriyor: “Montevideo’da bir sanatçının, Uruguaylı müzisyen Dalmiro Costa’nın adını taşıyan bir sokakta yaşadığım için şanslıyım, zira sokaklarına genellikle askerlerin, politikacıların ve evrensel tarihin seçkin figürlerinin isimlerinin verildiği şehirde bu mucizevi bir şey.” Bir başka örnek ise özgürlük için eylemler düzenleyen ve karşılığında hapisle “ödüllendirilen” Batı Sahralılar… 

Galeano, yalnızca göz önündekilere değil, arka sokakların kahramanlarına da değiniyor “Hikâye Avcısı”nda; mesela köy sokaklarında, Katalan sahillerinde gezinen kişiler veya İsveç’teki bir taksici, kimi zaman da sadece evinin tavan penceresinde çalan ve “bir ayindeymiş gibi dinlerim” dediği yağmur… 

Kitaptaki her öykü, Galeano’nun Montevideo sahillerinde yaptığı bitmek tükenmek bilmeyen yürüyüşlere benziyor. Kentin eski kafelerinin kendisi için “üniversite” olduğunu söylerken “bildiklerimi bana isimsiz öykü anlatıcıları öğretti” diyor. Kayıp zamanı bulma umudunu yeşerttiği kafelerde “geçmişin şimdi olduğunun” ayırdına varırken bir şey keşfediyor: “Yazmak yorar ama teselli eder.” Elle yazdığı metinleri bilgisayarda son hâline getirirken yaşadığı sükûnet, Galeano’ya bir başka ders veriyor: “Susarak konuşan sessizlik, sözü söylemeyi öğretir.”          

Tüm bunları göz önüne aldığımızda, “Hikâye Avcısı” hayli manidar bir isim çünkü Galeano’nun anlayıp anlatmaya uğraştığı kişiler ve olaylar, kendisi için bir espri taşırken dünyaya bir şey söylüyor. Diğer taraftan kendine ait hikâyeler de yakalıyor.

John Berger, Galeano için “dünyanın vicdanı” demişti. Diğer kitaplarıyla birlikte “Hikâye Avcısı” da gösteriyor ki Galeano, aynı zamanda yüksek perdeden konuşanları bastıran, sessizlerin öyküsünü dillendiren biriydi. 

Hikâye Avcısı, Eduardo Galeano, Çeviren: Süleyman Doğru, Sel Yayıncılık, 262 s. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış