Fikret Hakan’ın ‘asıl mesleğim’ dediği tiyatro yaşamı

Fikret Hakan’ın ‘asıl mesleğim’ dediği tiyatro yaşamı

Usta oyuncu Fikret Hakan’ı dün akciğer kanseri nedeniyle 83 yaşında yitirdik. Fikret Hakan, çoğunlukla sinema oyuncusu olarak tanınır oysa uzun bir tiyatro geçmişi vardı. Beyazperdede boy göstermesinden önce, tiyatro oyunculuğu yapan Fikret Hakan neredeyse kariyeri boyunca tiyatroyla sinema oyunculuğunu bir arada sürdürdü. 

1950’de Ses Tiyatrosu’nda “Üç Güvercin” operetiyle başlayan tiyatro geçmişi 90’lı yıllara dek devam etti. Beyazperdeye geçişi ise 1952 yılında “Köprüaltı Çocuklarıyla” oldu. 

Fikret Hakan, Sanat Haberleri Dergisi’nin 1983 yılında yayımlanan 11. sayısında Ataman Kayın’a tiyatro geçmişini anlatmıştı. “Fikret Hakan: Ben Hayalci Bir İnsan Değilim” başlığıyla yayımlanan görüşmenin tam metni şöyle:  

Tiyatro geçmişinizden söz eder misiniz?

1950 yılında (1950-51 tiyatro sezonu oluyor) ortaokul öğrencisi iken rahmetli Münir Ali Egeli zamanında Ses Tiyatrosu’nda “Üç Güvercin” opereti ile tiyatro çalışmalarıma başlamış oldum. Aynı sezon, “Leblebici Horhor”, “Afrodit” gibi iki müzikli oyunda daha oynadım ve bir aradan sonra 1952 yılında sinemaya başladım. İlk filmim “Köprüaltı Çocukları” idi. 1952’de sinemaya geçtikten sonra 1955’te ikinci tiyatro çalışmama başladım. 

Rahmetli hocam Avni Dilligil’in Ses Tiyatrosu’nda kurmuş olduğu “6 Saat oyunları” vardı, ÇIĞIR Sahne adı altında. Orada bazı piyeslerde rol aldım. 55’ten sonra sinema çalışmalarım bir yandan sürerken 56-57 sezonunda Haldun Dormen’in kurmuş olduğu amatör Cep Tiyatrosu’nda çalışmalara başladım. Orada Cocteau’nun bir perdelik piyesi “Kaygısız”da ve aynı yıl içinde yine Haldun Dormen’in profesyonel olarak kurmuş olduğu Dormen Tiyatrosu’nda “Papazkaçtı” komedisinde oynadım. 57-58 sezonunda yine Dormen’le (Küçük Sahne Dormen Tiyatrosu zamanında) bazı oyunlarda oynadım. 58’de bir anlaşmazlık üzerine Dormen’den kısa bir süre ayrıldım ve kendi topluluğumu kurdum. Tam 25 yıl önce! Sahne 8 adı altında (İstanbul’un 8. tiyatrosu olduk)… Orda, o sırada Devlet Tiyatrosu’nda da sergilenen Ugo Betti’nin “Kraliçe ve Asiler” piyesini hem sahneye koydum hem de önemli rollerden birini oynadım. Bir de Ankara turnesi yaptık. Ancak maddi olanaksızlıklar nedeniyle dağılmak zorunda kaldık. 59 yılı içinde, askerliğim arasında, Dormen Tiyatrosu’ndaki “Duvarın Ötesinde” piyesinde oynadım. Askerlik bittikten sonra (60-61 sezonu oluyor sanıyorum) Lale Oraloğlu’nun Pangaltı’da kurmuş olduğu Oraloğlu Tiyatrosu Saat 6 Oyunları Topluluğu’nda “Bir Parmak Bal” piyesinde oynadım. Daha önce de söylediğim gibi, bu sırada sinema çalışmalarım sürüyordu, tiyatro zaman zaman, ancak koşullar elverdiğinde yapabildiğim bir uğraş haline gelmişti. Ayrıca sinemada 1960’lardan sonraki gereksiz patlama sinema oyuncularını yılda 10-15 film yapma durumunda bıraktı. Zamanınım olmaması tiyatro yapma olanağımı iyice azalttı böylece. Lale Oraloğlu Topluluğundan sonra, 63-63 sezonunda, rahmetli Muhtar Kocataş’ın kurmuş olduğu GENAR Tiyatrosunda bazı oyunlarda oynadım. Ondan sonra yoğun film çalışmalarım nedeniyle tiyatro yapmaya olanak bulamadım. Film çalışmalarımın yoğunluğu ve niteliksizliğinin getirdiği bunalım içindeyken, rahmetli oldu yine, eski arkadaşım, sanatına çok güvendiğim dostum Güner Sümer’in isteğiyle Ankara Sanat’ta 68-69 sezonunda “Durand Bulvarı”nda oynadım. En son oyunum da bu olmuş oldu. Meslek yaşamımın en onurlu işlerinden birisi saydığım bu piyesten sonra oynamayı göze alamadım uzun yıllar, zamanım olmasına rağmen. “Durand Bulvarı”ndan sonra bir oyuncunun oynayacağı oyunun niteliği son derece düşündürücüydü benim için.

Uzun yıllar sonra tiyatroya dönmeye, bir topluluk kurmaya nasıl karar verdiniz?

Şimdi aradan yıllar geçti, neredeyse 15 yıl, köprülerin altından da çok sular geçti. Türkiye’de tiyatronun şartları çok farklılaştı. 80’lerden sonra sağlanan ortam ve televizyonun da başlangıçtaki etkisinin azalması üzerine seyirci iyi yapıtlara gitmeye başladı, bu bir. İkincisi Türk sinemasının yapısı değişti; artık eskisi gibi bir sanatçı yılda 10-15 film yapmıyordu –ki doğrusu da budur, yapmamasıdır– normal bir sinema oyuncusunun 1 ile 3 arasında film yaptığı bir dönem başlamış oldu. Durum böyle olunca, geçen yıl baktım ki yılımın sekiz ayı boş geçiyor, asıl mesleğim de tiyatroculuk olduğuna göre niye yapmayayım diye düşündüm ve bu yıl atılıma karar verdim.

Türkiye’de tiyatro ortamı, seyircinin ve özel tiyatroların durumu ile kararınız arasındaki ilişkiyi biraz daha açar mısınız?

İtiraf etmem gerekir ki, son yıllarda ülkemizdeki tiyatro olayını dikkatle izleyen bir seyirci değilim. Ancak beni buna iten şeyler de yok değil; birkaç yıl önce gördüğüm birkaç tane kötü piyes beni iyiden iyiye soğuttu tiyatro seyircisi olmaktan. Artık kolay kolay vasat oyunu seyretmeyi çekemiyorum. E, seyirciye de hak veriyorum doğrusu. Gerçi seyirci sinemanın da etkisiyle önemli yollar kat etti Türkiye’de, ama ekonomik koşulların zorlaması da onu son derece karamsar bir yapıya büründürdü, gülmek istiyor –genellikle-, tabii bu arada sahici tiyatro seyircisi olanlar da var; tragedya seyretmek isteyen, dram seyretmek isteyen, politik oyun seyretmek isteyen, sosyo ekonomik sorunlara değinen oyunlar seyretmek isteyen seyirciler de var ama ufak bir kitleyi, işin özünü oluşturuyor bunlar. Ancak bugün, tiyatroya giden seyirci, gördüğüm kadarıyla, daha çok günlük yaşamın ağırlıklarından kurtulup müzikle karışık gülmek eğlenmek amacı taşıyor –ki bu da onun en doğal hakkı-. Bu etkileri de göz önüne alınca düşündüğüm piyesleri konuk olarak herhangi bir tiyatroda oynayamayacağım gerçeğini gördüm. O zaman kendim yapmaya karar verdim. Bu kararda beni en çok düşündüren şey bana eşlik edecek olan kişinin kimliği idi. Tiyatroyu benim kadar ciddiye almaya niyetli olmayan birisiyle yazgı birlikteliğine gitmem söz konusu olamazdı. Ama bir tesadüf Işıl Yücesoy’u karşıma çıkarınca kısa zamanda tiyatro konusundaki düşüncelerimizin çakıştığını, birbirini tamamlar durumda olduğunu gördük, aynı yüreği, aynı sevecenliği, aynı özveriyi gösterebileceğimiz inancına sahip olduk, bunun üzerine olanaklarımızı zorlayıp tiyatroyu kurmaya karar verdik. 

Peki hangi güçlüklerle karşılaştınız tiyatroyu kurarken, bir tiyatro kurmanın Türkiye’deki zorlukları nedir sizce?

Bir miktar param vardı. Bunun yetmeyeceğini biliyordum, çünkü tiyatro kurmaya karar verdiğiniz zaman öyle kapkaççı gibi girmeyeceksiniz, bazı ana ilkeleri yerine getirmek zorundasınız. Örneğin bir reosta sistemi, bir lamba, gerekli aksesuvarlar, bunları hemen baştan sağlamak zorundasınız. 18 kilowatt lamba edindim ama gelin de bana sorun. Yani hem para sorunuyla karşı karşıya geldik hem de elimizde para olduğunda aradığımız araç gereçleri bulamamak şanssızlığıyla savaşmak zorunda kaldık. Benim şu son üç ay içinde 18-20 kilowatt güzel, tiyatroda kullanabileceğimiz lamba bulabilmem bile bir kahramanlık olayıdır. Aziz Nesin bilse bunu başlı başına bir tiyatro oyunu yapardı herhalde, ya da Ephraim Kishon bile, havsalası almaz herhalde adamın; elinde para, lamba arayan ve İstanbul’un göbeğinde, mesleği tiyatroculuk ve sinemacılık olmasına rağmen lamba bulamayan ve hırsından ağlayacak hale gelen bir aktörün acıklı dramı, korkunç bir şey.

Yer sorununuz olmadı mı?

Yer sorunu olmadı benim için, öyle bir telaşım da olmadı. Çat kapı geldim buraya; Levent (Kırca) yoktu o sıra, İzmir’deydi. Ortağı durumunda bir genç arkadaş vardı, onunla ön konuşmayı yaptık. Levent’le de telefonda görüştük, olumlu davrandı. Ertesi hafta İstanbul’a döndüğünde Levent’le oturup konuştuk, 15 dakika sonra anlaşmıştık, prensip anlaşmasına da vardık mukaveleyi imzaladık. 

Şimdi oynayacağınız oyun üzerine bir şeyler sorsak… “Ve Bir Saksağandı Juliette”… Bu oyunu seçmenizin özel bir nedeni var mı?

Kishon’un bu güldürüsü benim açımdan, seyirciyi salt güldürmeyi amaçlayan bir oyun değil. Mitolojik değerlere vardırılmış kahramanların gerçek yüzlerine tutulan zeka dolu bir ışık olarak görüyorum onu. Bizler, kitleler olarak bize ulaştırılan kahramanların sırlı, süslü, güzel yazlarını görürüz sadece ve onları idol haline getiririz. Kishon burada Shakespeare’i çok iyi tanıyan, çok iyi anlayan bir çağdaş yazar olarak, bir kahramanın ne zaman ölmesi gerektiğinin altını çizmek için olayı sergilemiş. Romeo ve Juliet, gençlik dönemimizde rüyalarımıza giden bu büyük aşkın simgesi olan iki insan, Shakespeare’in yazdığı kişiler olarak eğer yaşamış olsaydı, o dönem ve o dönemden sonraki toplumsal yapılar içinde nasıl yozlaşacaklarını gösteriyor “Ve Bir Saksağandı Juliette”te Kishon. Bence salt bir zeka eseri, bir güldürü olayı değil bu, altında bir baz, bil malzeme var. İkincisi, özel tiyatronun içindeki herkes gibi ben de hayalci ütopik bir insan değilim. Önce tiyatroma insanları getirmek istiyorum. Biraz para kazanmak istiyorum, ki bu kazandığım parayla güldürülerin yanı sıra inandığım, değerli bulduğum dram ve tragedyaları da sahneleyebileyim. Ekonomist ağzıyla konuşursak; koyacağımız müzikli güldürüler dramların ve tragedyaların sübvansiyonu olacak. Bu dengeyi kurmak zorundayız. Ayrıca insanların gülmeleri de –hele çağımızın verileri içinde- hiç de hafife alınacak bir olay değildir.

Doğru güldürmek diye bir sorun da var kanımca.

Tabii, gerçekleri saptırmaya çalışan, insanların galiz yönlerine seslenen, ucuz esprilere sığınan, belden aşağı edebiyatının en vıcık hale getirildiği komedileri pazarlamak başka, çağın verilerine uygun, daha akılcı toplumun belli dönemlerini eleştiren, belli kesimleri zekice uyaran, komedileri oynamak başka. Eğer birinci piyesimizde gerçeken ilgiyi görecek olursak, hemen arkasından Tenesse Williams’ın “Yeryüzü Cenneti” adlı piyesini oynayacağız. Görüyorsunuz ki daha başlangıçtan asıl düşündüğümüz olayı vurgulamak amacındayız. Yani bir müzikli güldürünün yanı sıra bir tane de çağımızın koşulları içinde kendi yedini bulmayan çalışan üç insanın psikozları üçerine kurulu dramatik oyun sergileyeceğiz. Onun arkasından sergilemeyi düşündüğümüz oyunların başında Sartre’ın “Altona Mahkumları” geliyor. Ondan sonra Ibsen’den “John Gabriel Bargmann”, bir yerli yazardan Ülker Köksal’dan “Yollar Tükendi” bunlardan başka gelecek yıl için şimdiden hazırlığını yaptığımız “Zorba” büyük prodüksiyonu. Gelecek yıl başka tiyatrolardan bazı konuk arkadaşlarımız da olacak. Onlar kendi tiyatrolarında oynayamayacakları piyesleri öneli olarak getirecekler ve oynayacaklar. Tabii eğer büyük terslikler olmazsa, eğer başladığımız sadelik içinde, tiyatro politikamızdan sapmadan, ödem vermeden götürecek olursak, bunu başarabilirsek, öyle sanıyorum ki her yıl en azından 4 belki 6 tane oyun sergileyebileceğiz. Bunun iki tanesi müzikli güldürü ise 3-4 tanesi yüzyıllar aşmış, çok çeşitli toplumların beğenisini kazanmış değerli yapıtlar olacak. Amacımız bu.

Özel tiyatroların finansman sorunları ve devlet yardımı… Bu konuda bir yorumunuz var mı?

Geçen yıla değin böyle bir şansı yoktu tiyatroların. Bu son derece olumlu bir başlangıç, ama sadece başlangıç. Dünyanın her tarafında olduğu gibi bizde de bu işin çok polemiği yapıldı, halen de yapılıyor. Ben bu polemiğin üstüne söz söyleme hakkını kendimde görmüyorum. Çünkü yeni bir tiyatroyuz, bir de böyle bir yardımdan pay alma hakkında sahip olacak bir olay da ortaya çıkarmadık daha. Ancak bu tür dağılımlarda, sübvansiyonlarda haksızlık yapıldığı daima söylenir. Ama işin iç yüzünü bilmek ayrı dedikodusuna girmek ayrı bir olaydır. Onun için bu konuda bir şey söyleyemem ama son derece yararlı bulurum böyle bir şeyi. Hatta devlet biraz daha hoşgörülü davranıp tiyatro konusunda her türlü araç ve gerecin gümrüksüz geçişini sağladığı bir durum yatarsa bize bu verdiği paradan daha büyüm yardım yapmış olur. Hatta hatta devletin elinde bugün kullanılmayan, izbe halde duran, boş ve hiçbir işe yaramayan salonlar var, bunlar çok az paralarla restore edilip ucuz fiyatlarla tiyatrolara özel tiyatrolara kiralanabilir. Böyle ülkemizdeki salon mafyası dediğim, fahiş fiyatlar istenerek tiyatroların sömürüldüğü durumdan kurtulması için bir olanak yaratılmış olur. Salon mafyası diyorum, bana kızacaklar ama belki onlar da haklı; bilmem kaç milyon yatırmış bir yere, bunun karşılığında belli bir kira almak istiyor ama onun istediği kirayı bizim vermemiz olanaksız. Verdiğimiz zaman da tiyatrocu olarak aç kalıyoruz. Ben eğer riske girecek olursam ve eğer seyircim ortaya koyduğum yapıtı beğenmeyecek olursa o parayı nasıl ödeyeceğim ki. Onun için; özellikle İstanbul’un çok fazla tiyatro salonuna ihtiyacı var, ve bugün de yüksek okulların olsun vakıfların olsun, bir yığın devlet teşekküllerinin olsun elinde bilinen ve bilinmeyen, belki yüzden fazla tiyatro salonu olmaya elverişli yer var. Bunları rica ediyoruz devletten, Hem bu olay restorasyon açısından, ülkemizin mimarlarına ve içmimarlarına yepyeni olanaklar yaratabilir, dünya çapında bir olay olur yani. Türkiye’de devlet yardım ederek mimarlarına ve içmimarlarına eski salonları restore ettiriyor, 40-50 tane salonun 3-5 yılda restore edildiğini düşünün, bunun dünyada oluşturacağı olumlu tepkiyi düşünün. Yepyeni bir restorasyon anlayışı da ortaya çıkar herhalde, akustiğinden yapısına varıncaya dek. Bugün burada Levent’le ben kendi yağımızla kavruluyoruz ve amacımız burayı kendi olanaklarımız içinde bir kültür merkezciği haline getirmek. Bunun gibi İstanbul’un en az 20-30 tane kültür merkezine ihtiyacı var bence. Ayrıca, salon kiraları ucuz olsun ki öğrenci matinesini, halk matinesini fazla yapabilelim. Beni son derece güç durumda bırakan bir salon kirası ödeme durumuyla karşı karşıya bırakıldığımda ben nasıl öğrenciye ucuz matine yapabilirim ki. İçim yanarak yapamam bunu. Öğrenci de küfrederek döner buradan. Gelir bakar, Allah kahretsin, bu fiyata da tiyatro olur mu der, haklı olarak. Toparlayacak olursak; önümüzdeki yıllar içinde devletten beklentimiz –ki ütopik şeyler olduklarını sanmıyorum- elindeki salon olanaklarını aklı başında bir kurul tarafından organize restore ettirmesi, bir de her türlü tiyatro araç ve gerecinin dünyanın herhangi bir ülkesinden gümrüksüz getirilmesini sağlamak. Bunu diliyorum, bunu istiyoruz.

Sözünü ettiğiniz koşullar içinde amatör tiyatro yapmanın güçlüğü açık. Sizin –daha önce amatör tiyatro yapmış birisi olarak- amatör tiyatroya yönelik yapılması gerektiğini düşündüğünüz ya da yapmayı tasarladığınız şeyler var mı?

Tiyatromuz yerine oturacak olursa gelecek yıllara amacım amatör çalışmalara da yer vermek. Gönül diliyor ki bu salonun yanı sıra bir de stüdyo salonumuz olsun, 100 kişilik, 150 kişilik, orada üniversitelerden liselerden seçtiğimiz öğrencilere parasız çalışma olanağı sağlayalım. Herhangi bir piyesi alıp her beraber irdeleyelim, tartışalım, çalışalım, İlerde hepsinin mutlaka sanatçı olması gerekmiyor. Ama bu insanların çoğu yarın devlet yönetiminin başına geçecekler, tiyatronun ne olduğunu bilsinler, kendileri bizzat içinde olarak görsünler, ihtiyaçlarını sezsinler en azından. Ve en azından iyi bir seyirci olmayı öğrensinler. 100 kişinin içinde tiyatroya 3 tane de eleman kazandırırsak ne harika bir şey olur. 

Son olarak başka değinmek istediğiniz konular var mı, iletmek istediğiniz ya da okuyucularımıza söylemek istediğiniz?

Bunu ilk konuşmanızda Işıl’la yinelemiştik. Ülkemizdeki profesyonel, özel toplulukların büyük çoğunluğu hem kadro tiyatrosu hem de içedönük; kapalı havza birikimi içinde çalışmayı yeğliyor ki ben bunu uygun bulmuyorum, iki açıdan; bir, kadro oluşturduğunuz zaman kadronuza uygun piyes bulmak zorundasınız, elinize çok güzel bir piyes geçse bile oynayamıyorsunuz. Niye? Kadronuz uygun olmadığı için. Yani elemana göre piyes bulmak yoluna gidiyorsunuz, ki bu yanlıştır, piyese göre eleman bulmak gerekir bence. Biz büyük bir kadro oluşturacağız. Bir de Işıl ve ben, sabah akşam piyes oynayan insan durumunda olmak istemiyoruz. Yönetmen olsun, yazar olsun, oyuncu olsun bütün arkadaşlarımıza kapılarımız açık. Projesi olan alsın projeyi koltuğuna gelsin. Okuyalım, irdeleyelim, tartışalım. İyiyse hemen oyalım oynayın, yahut sahnelesin.

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış