Advertisement

Evrim, ilk insanlarda et-yeme ve beynimiz

Evrim, ilk insanlarda et-yeme ve beynimiz

Briana Pobiner tarafından yazılan “Meat-eating among the earliest humans” adlı makaleyi Hakan Gündüz çevirdi.

Bizim çok-uzak atalarımız arasında et-yenmesinin kanıtının bulunması oldukça zordur ve hatta bunun üzerine yorumlar getirmek daha da zordur, fakat araştırmacılar anlamlı bir resim oluşturan parçaları bir araya getirmeye başlıyorlar.    

Altı milyon yıllık insan evrimleşmesi süresince, beynimizin boyutları yüzde 300 arttı. Bizim bu devasa, karmaşık beynimiz, onlarca yıl değerindeki bilgiyi saniyeler içinde depolayıp işleyebilir, çok-bilinmeyenli problemleri çözebilir ve soyut fikirler üretip resimler yapabilir. Bu, sadece iki milyondan az bir süre önce Afrika’dan Asya’ya yayılan, alışılmadık yaşam ortamlarıyla, yeni otobur rakipleriyle ve farklı av hayvanlarıyla karşılaşan ilk insanlar için çok büyük bir avantaj olabilirdi. Yine de beyinlerimizin büyük olması, insan anneler için çocuk doğumunu evrimsel olarak en yakın akrabamızdan daha zor ve sancılı yapan bir bedelin karşılığı. Modern insan beyni yetişkinlerde vücut ağırlığımızın yalnızca yüzde 2’sine karşılık gelir ancak enerjimizin yaklaşık yüzde 20’sini kullanır. Kaynakların bu kadar orantısız olarak kullanılması araştırmayı gerekli kılıyor. Meslektaşlarım ve ben, yıllardır et yemenin insan biyolojisinin bu olağan dışı yönünde bir rol oynamış olabileceği fikrini araştırıyoruz.

1995'te Leslie Aiello ve Peter Wheeler, bizim devasa beyinlerimizin metabolizma hızımızda muazzam bir artış sağlamadan nasıl geliştiğini açıklamak için pahalı-doku hipotezini geliştirdiler. O zamanlar University College London’dan olan Aiello ve Liverpool John Moores Üniversitesi'nden Wheeler, büyük bir beynin enerji gereksinimlerinin karaciğer ve gastrointestinal sistem boyutundaki bir azalmayla dengelenmiş olabileceğini önermişti; karaciğer ve gastrointestinal sistemdeki organlar, beyin gibi metabolik açıdan pahalı dokulara sahiptir. Bağırsak boyu diyetle ilişkilendirildiğinden ve küçük bağırsaklar, sindirimi kolay yüksek kaliteli yiyecek odaklı bir diyet gerektirdiğinden, Aiello ve Wheeler, diğer hayvanların besin değeri bakımından yoğun kas kütlelerinin, bizim devasa beyinlerimizin evrimleşmesine olanak veren (temel) anahtar gıda olduğu sonucuna vardılar. Et yiyerek elde edilen kalorilerin bolluğu olmadan, insan beyninin bu günkü şekline evrimleşebilmesi mümkün olamazdı, görüşünde ısrarlılar. 

Modern “paleodiet” hareket çoğu zaman atalarımızın büyük miktarlarda et yediğini iddia etmesine rağmen, ilk insan türlerinin diyetlerindeki et oranını veya ne kadar sıklıkla et yediklerini hâlâ bilmiyoruz. Modern avcı-toplayıcılar inanılmaz çeşitlilikte diyetlere sahipti; bazıları oldukça yüksek miktarlarda et içerir, ancak birçoğu da et içermez. Yine de et yemenin, atalarımızın diyetlerindeki en merkezi değişikliklerden biri olduğunu ve bizleri benzersiz bir insan yapan pek çok fiziksel, davranışsal ve ekolojik değişimlere yol açan etmen olduğunu biliyoruz.

Omnivor atalarımız

Yaklaşık altı milyon yıl önce Afrika’da yaşayan ilk atalarımızın diyetleri, muhtemelen, genellikle Ekvator Afrika’sındaki orman ve nemli savan ortamlarında yaşayan bize en yakın primat kuzenlerimiz olan şempanzelerinki gibiydi. Şempanzeler temel olarak meyve ve yaprak, çiçek ve ağaç kabuğu gibi diğer bitki parçalarıyla birlikte kuru yemişleri ve böcekleri yerler. Tesadüfi hayvanların eti, ortalama şempanze diyetinin sadece yüzde 3’ünü oluşturur. 2009’da Max Planck Evrimsel Antropoloji Enstitüsü’nden Claudio Tennie ve meslektaşları, Tanzanya’daki Gombe Ulusal Parkı’ndaki şempanzelerde gözlemledikleri grup avı üzerine beslenme perspektifi sunan bir hipotez geliştirdiler. Bu hipoteze göre, etten elde edilen mikro besinler o kadar önemlidir ki, küçük et parçaları bile kooperatif avının gerektirdiği çok yüksek enerji harcamalarına değerdi. Etin önemli bileşenleri sadece vitamin A ve K, kalsiyum, sodyum ve potasyumu değil aynı zamanda demir, çinko, B6 vitamini ve B12 vitaminlerini içerir; bu sonuncu vitamin, dengeli bir primat diyeti için gerekli olmasına rağmen, sadece bitkilerde küçük miktarlarda bulunur. Buna ek olarak, şempanzelerin bulunduğu ortamlarda elde etmesi zor olan yağ ve protein gibi makro besin maddeleri et yemenin önemli diyetsel bileşenleri olabilir.

Fosil kayıtları, insanların et yemesinin, şempanzelerin et yemesinden dört önemli yolla farklı olduğuna dair kanıtlar sunmaktadır. Birincisi, et yemenin en eski kanıtları bile ilk insanın sadece küçük hayvanları değil aynı zamanda filler, gergedanlar, manda ve zürafalar gibi kendi vücut boyutlarından çok daha büyük hayvanları bile tükettiklerini gösterirken, şempanzeler sadece kendilerinden çok daha küçük hayvanları avlıyorlar. İkincisi, ilk insanlar genellikle et temin ettikleri ve işledikleri zaman araç kullandılar. (Tabii ki, insan atalarının et yemesi, ilk insanların eti el aletleriyle elde etme yeteneklerini geliştirmelerinden önce olmuş olabilir – fakat şimdiye kadar hiç kimse fosil kayıtlarının bunun hakkında herhangi bir kanıt sunacağını veya kanıtın nasıl olacağına dair bir saptama yapmamıştır.) Üçüncü olarak, daha sonra göreceğimiz üzere, ilk insanlar tarafından yenilen ilk etin büyük kısmının avlanarak değil leş arayarak sağlandığı muhtemeldir; aksine, şempanzelerde leş yeme gözlemleri son derece seyrektir. Dördüncüsü, bugünkü insanlar gibi ilk atalarımız da her zaman yiyecekleri hemen ilk karşılaştıklarında yemedi. Bazen ilişkisi olmayan yetişkinler de dahil olmak üzere sosyal grup üyeleriyle paylaşmak için onları merkezi bir yere ya da ana üsse getirmişlerdir. Bu davranış, yani yiyecek tüketiminin geciktirilmesi, şempanzelerde gözlenmez ve bunun ilk insanların birbirleriyle sosyal olarak nasıl etkileşime girdiğine ilişkin önemli etkileri vardır.

Avcı mı yoksa leş yiyici mi?

Afrika’da ilk insanın et yemesinin araştırılması, 1925 yılında, orada en erken bulunan insan fosillerinin keşfedilmesiyle başladı. Güney Afrika’nın Johannesburg kentinde bulunan Witwatersrand Üniversitesi’nde anatomi profesörü Raymond Dart, Taung kazı sitesinden çıkan küçük bir fosil kafatasından sonra yeni bir ilk insan türünü Australopithecus africanus (“Afrikalı güneyli maymun”) olarak isimlendirdi. Kafatası, 2.8 milyon yıl önce ölmüş üç yaşındaki bir çocuğun kafatası olarak tanımlandı. Aynı bölgedeki diğer fosiller içerisinde Dart, kırık işaretleri taşıyan babun kafatası ve fosilleşmeden önce beyin kabının çıkarılması, kırık kenarlar üzerinde v-şekilli izler ve kafatası tonozunda açılmış küçük delik işaretleri gibi et yeme kanıtı gördü. Dart, Taung çocuğunun, “hayvan avlayan, et yiyen, kabuk çatlayan ve kemik kıran bir maymun” ve “kovalamacadaki öldürücü av silahlarının usta ve becerikli kullanıcısı” olarak tanımladığı yırtıcı, mağara içinde yaşayan bir türe ait olduğu sonucuna varmıştı. Böylece “Katil maymun” kavramı doğdu.

İlk insanların avcılık yaptıklarının kanıtı olarak, Doğu ve Güney Afrika’daki ilk insan kazı siteleri bölgelerindeki fosil kayıtlarında bulunan hayvan kemikleri tiplerinde desenler de vardır; bu desenler iskelet parçası profilleri olarak adlandırılır. Verilerin büyük kısmı, esasen 1950’lerdeki ünlü ikili Mary ve Louis Leakey tarafından kazılan, Tanzanya’daki ünlü Olduvai Gorge kazı alanından geldi. Otuz yıl sonra Wisconsin-Madison Üniversitesi’nden bir antropolog olan Henry Bunn, (bir zamanlar Zinjanthropus olarak adlandırılan bir fosil bulduktan sonra) FLK Zinj olarak bilinen yerde 1.8 milyon yıllık tortularda hayvan fosillerini araştırdı. Et ve kemik iliği bakımından zengin ekstremite kemiklerinin bolluğundan, ilk insanların bu hayvan kendileri avlamış oldukları sonucuna varmıştı. 

Bu yorum Leakeys’in aynı çökeltilerde bulduğu basit taş aletlerle desteklendi. Bu görünüşteki basit aletler, ilk insanların daha geniş bir besin yelpazesine erişim kazanmasına olanak verdi. Bu keskin yongalar etin kemikten sıyrılmasında veya çubukların yeraltı suları veya yeraltındaki bitki köklerini aramak için sivriltilmesinde kullanılabilirdi. Ana-taşlar ve çekiç taşları bitkileri işlemek ve kemiklerin içindeki yağca zengin kemik iliği ve beyine ulaşmak için kemikleri kırmakta kullanılabilirdi. 

Bununla birlikte, 1957 gibi erken bir tarihte Berkeley’deki Kaliforniya Üniversitesi’nden Sherwood Washburn, o zamanlar Rhodesia’daki Wankie Game Reserve’de gözlemlediği etoburların avlanmaları üzerine bir yayın yaptığında ortaya bir sorun çıktı. Etoburlar doyasıya yedikten sonra, geriye kalan iskelet parçalarının hayvanların en az yenilebilen kısmı olan kafatası ve alt çene kemiği olduğunu belirtti. Washburn’e göre, Dart’ın australopithecine çökeltilerinde bulmuş olduğu parçalanmış haldeki, üzerinde et bulunan kemikler oraya australopithecines tarafından değil de başka bir hayvan, örneğin sırtlanlar tarafından getirilmiş olmalıydı. 

1981’de C.K. “Bob” Brain, aynı sonuçlara varan “Avcılar ya da Avlananlar” başlıklı yeni bir kitap yayımladı. Orta Namib çölündeki modern insanlar tarafından atılmış ve daha sonra köpekler tarafından çiğnenmiş keçi kemiklerinin incelenmesinden sonra, Brain, iskelet kısım profillerinin ilk insan avcılar tarafından seçilmiş olmasından ziyade bu özel kemiklerin kendilerinin dayanıklılığına atfedilebileceğini öne sürdü. Brain, Güney Afrika’nın Transvaal bölgesindeki ilk insanlar kazı alanlarındaki fosil birikintilerine de benzer bir açıklama getirdi. Ona göre, modern mağaralardaki birikintilere-çökeltilere neden olabilecek insan-dışı birtakım etkenler, bu fosil birikintilerine-çökeltilerine de aynısını yapmıştı: Akarsu aktiviteleri, sırtlanlar ve leoparlar, dikenli domuzlar, baykuşlar ve doğal ölümler gibi. Sonuç olarak, ilk insan faaliyetlerinin tarih öncesi kazı alanlarında hayvan fosillerinin birikiminden gerçekten sorumlu olup olmadığını değerlendirmek için daha fazla kanıta ihtiyaç duyulduğu açıktı.

Aynı yıl, 1981’de, ilk insan katliamının tartışılmaz kanıtı, FLK Zinj kazı alanında bol miktarda bulunmuş taş aletler tarafından yapılmış kesik işaretleri olarak belirlenen fosiller üzerindeki çizgisel oyuklar biçiminde ortaya çıktı. Bunn ve ayrı bir çalışmada, Smithsonian Enstitüsü’nden Rick Potts ve Pennsylvania Eyalet Üniversitesi’nden Pat Shipman, bu işaretlerin bazı fosillerde görülen sığ, kaotik şekilli çiziklerden farklı olduğunu göstermek için taramalı bir elektron mikroskobu kullandı. Bu sedimenter aşınmanın, nehirlerde yuvarlandığında veya hayvanlar tarafından çiğnendiğinde kemikler üzerine sürtünen kum tanelerinin sonucu olduğu düşünülür. Kesik izleri, bunun aksine, daha kısa, daha derin ve sıklıkla kemiklerin kasların bağlandığı kısımlarında bulunurlardı. 1.8 milyon yıllık çökeltilerde ilk insan fosilleri ve taş aletlerle birlikte bulunan soyu tükenmiş antiloplar, zebralar ve benzer hayvanlar, ilk insanların usta avcıları olduğunu kesin olarak göstermiş oldu.

Olduvai’de birden fazla tür insan bulunduysa da, on yıllar boyunca, binlerce Oldowan taş aleti ve yüzlerce kesik işaretli kemik, sadece Homo fosilleriyle ilişkilendirildi. Etiyopya’nın Afar bölgesindeki Ledi Geraru’dan bir çeneyle ilgili yeni bir raporla birlikte, cinsimizin fosil kanıtı şimdi 2.8 milyon yıl geriye uzanıyor. Yakın geçmişe kadar, Etiyopya ayrıca, Bouri ve Gona kazı bölgelerindeki hayvan fosillerindeki (2.5 ila 2.6 milyon yıl öncesinden) taş alet ve kesik izlerinin ve Gona’dan çıkarılan 2.5 milyon yıl öncesine tarihlenen en eski Oldowan taş araçlarının en erken kanıtını vermektedir. Neticede, ilk olarak kasaplık ve taş aletlerinin —diğer bir deyişle, etoburluğun— arkeolojik kanıtlarını içeren derli toplu bir paketin, en azından 2.5 milyon yıl önce kendi cinsimizin kökeniyle ortaya çıkmış olduğu görünüyor.   

Zamanda daha da geriye doğru

Bununla birlikte bu paket Kaliforniya Bilim Akademisi’nden Zeresenay Alemseged’in başkanlığındaki bir takımın 2010’da yeni bir bulguyu ilan etmesiyle birlikte, aniden, çok daha eski çağları da kapsamaya başladı. Etiyopya’daki Dikika sitesinde 3.4 milyon yıllık tortulardan alınan her biri birden fazla kesik işaretli iki kemik ortaya çıkmıştı. Bu kanıt, büyük hayvanları parçalayıp yemek için taş aletleri kullanmanın bizim cinsimize has olduğunu düşüncesini tehlikeye atarak, insanın en erken et-yeme tarihini —Homo cinsinin ortaya çıkışından daha öncesine— 800.000 sene geriye itti. Araştırmacılar, bu işe şüpheyle bakanların kesik işaretli kemikleri, hatta kesik işaretlerinden birinin içine gömülü bir taş yonganın varlığına rağmen, alaya alabileceklerini biliyorlardı, böylece fosilleri yoğun bir araştırmaya tabi tuttular. Onları kesik işaretli kemiklerin deneysel koleksiyonlarıyla karşılaştırdılar, fosillerin yaşını veya coğrafi yerini bilmeyen uzmanlar tarafından işaretleri bağımsız “kör testlere” tabi tuttular ve işaretlerin antiksel tarihini göstermek için sofistike mikroskopi ve spektrometri kullandılar. Eleştirmenler kesik işaret fosilli hiçbir taş aletinin olmadığını fark ettiklerinde, grup, ilk insanların etleri parçalamak için doğal keskin taşlar kullanmış olabileceklerini ifade etti ve et tüketimi ile taş alet kullanımının taş alet üretiminden daha önce gerçekleşmiş olabileceğini savundu. Bu kesik izleri, Dikika’daki yakın çökeltilerde bulunan Australopithecus afarensis fosilleri ile aynı yaştaydı. Bu kanıtın oyunu değiştiren sonucu, Homo’nun insan ataları arasında tek et yiyen olmadığıydı; Australopithecusların da yalnızca nadir durumlarda da olsa, hayvanları parçalama ve yeme yetenekleri vardı.

Bu iddia için ek destek, geçen yıl Stony Brook Üniversitesi’nden Sonia Harmand ve ekibinin, Kenya’nın Lomekwi kazı bölgesinden 3.3 milyon yıl öncesine ait 149 adet taş aleti bulduklarını belirtmesiyle açıklığa kavuştu. Buldukları yongalar, ana-taşlardan bir amaç için bilerek çıkarıldığının açık işaretlerini gösteriyordu; araştırma ekibine göre, kazara oluşan kaya kırılmasından kaynaklanamazdı. Dikkate değer bir olay da, araştırmacılar hem bir yongayı hem de vurularak koparıldığı ana-taşı buldu; bu ikisi hâlâ mükemmel bir şekilde birbirine uyuyor. Bununla birlikte, Lomekwi’de bulunan yongalar, Oldowan'da bulunmuş olanlardan çok daha büyük ve ağırlar ve muhtemelen Oldowan araçlarını yaparken kullanılmış teknikle yapılmaları zor olurdu. Stony Brook ekibi, bugün başta şempanzelerin ve diğer primatların hemen hemen aynı şekilde fındık kabuklarını taşla kırarken yaptıkları gibi, ilk insanlar tarafından büyük kayaları başlarının üzerine kaldırıp sert bir yüzeyin üstüne çarpma yoluyla çatlaklar oluşturmak için bu araçların yapıldıkları sonucuna vardı. Şu anda Lomekwian olarak bilinen, yeni tanımlanmış taş aleti geleneğinin türü, Homo fosillerinden yüzbinlerce yıl daha eski. Şu anda Batı Turkana bölgesinde bulunan tek insan türü, yalnızca birkaç fosilden bilinen fakat anatomik olarak Australopithecuslara oldukça benzeyen Kenyanthropus platyops'udur.

Kalıcı etobur —et yemenin yoğunlaşması ve yaygınlaşmasının bir parçası— olarak adlandırabileceğimiz en eski kanıt Smithsonian Enstitüsü’nden Rick Potts ve New York City University’deki Queens College’dan Tom Plummer tarafından yürütülen Kenya’daki bir araştırma sitesi olan Kanjera South'den geliyor. 2013 yılında Baylor Üniversitesi’nden Joe Ferraro, Potts, Plummer, ben ve diğer meslektaşlarımız, bu kanıtları, 3.700’den fazla hayvan fosili ve 2900’dan fazla taş alet üzerinde yaklaşık iki milyon yıl öncesine giden üç ayrı katmanda belgelediğimizi açıkladık. Arkeolojik ve fosil bulgular, kesik ve vuruş işaretler taşıyan düzinelerce kemik içeriyor. Belirtiler açık olarak gösteriyor ki, ilk insanların, muhtemelen Homo habilis veya Homo erectus (verilen zaman periyoduna göre), yüzlerce binlerce yıl boyunca aynı yere tekrar tekrar ziyarette bulunarak 50’den fazla hayvan karkası işlediler. Bazı büyük parçalı (ren geyiği büyüklüğünde) antiloplara ek olarak, karkasların çoğu oldukça küçük (keçi büyüklüğünde) antiloplardı.

Bununla birlikte Kanjera’daki ve Afrika’daki diğer düzinelerce kazı alanında kesilmiş kemiklerle bulunan Oldowan taş aletleri avlanmak için uygun görünmüyor; bu aletler büyük olasılıkla kesme ve vurma için kullanılmıştı ve Oldowan teknolojisi mızraklar veya ok uçları içermiyordu. Eğer ilk insanlar yedikleri hayvanları avlamıyorlardıysa, onlara nasıl ulaşıyorlardı?

Kanjera’daki bulgularımızdan birkaç yıl önce, o zamanlar Rutgers Üniversitesi’nden Rob Blumenschine, Serengeti ve Ngorongoro’daki büyük etoburların öldürdüğü hayvan artıklarını incelemiş ve ilk insanın bu leşin kemiklerdeki etleri ve kemiklerindeki ilikleri yemiş olabileceğini önermişti. Leş yeme için daha az yaygın olan diğer fırsatlar, nehirlerde boğulan veya hastalıklardan veya diğer doğal nedenlerden ölen hayvanları içerebilirdi. Bir-iki milyon yıl önce, Afrika savanının büyük etobur toplulukları bugün gördüğümüz gibi yalnızca aslan, sırtlan, leopar, çita ve vahşi köpekten ibaret değil aynı zamanda en az üç tür kılıç dişli kediden oluşuyordu ki bir tür Afrika'nın en büyük erkek aslanlarından daha da büyüktü. Bu kediler ilk insanların toplamaları için leşler bırakmış olabilir. 

İlk insanlar, bu zorlu rakiplerden birinci sınıf yemek ücretini farklı şekillerde çalmış olabilirler. Bu yollardan biri, etobur avını tam yerken karşına çıkmak ve onu bir şekilde korkutup kaçırmak olabilir. İlk insanlar bunu taş ya da çubuk fırlatarak, yırtıcıları büyük bir grupla sararak, kollarını sallayarak ve çok fazla gürültü çıkararak ya da pusuya yatarak başarmış olabilirdi. Bu, muhtemelen daha büyük av hayvanlarından, büyük miktarda et getirmiş olurdu. Biraz daha pasif bir yaklaşımda, ilk insanlar güvenli bir şekilde geriye kalanı almak için ortalık sakinleşene ve etoburlar uzaklaşana kadar beklemiş olabilir. Bu makul bir strateji gibi görünüyor, ancak böylesi bir pasif leş yeme, ilk insanın zaman ve enerjisine değer miydi sorusunu açıkça bırakıyor.

Leş yemenin ödülü

Blumenschine’den ve Tanzanya’daki diğerlerinin çalışmalarından farklı bir Afrika ekosistemindeki etoburların öldürdüğü hayvanların artıklarını belgeleyerek bu sorunun izini sürmeye karar verdim, çünkü bunlar bugün dünya üstündeki bazı en büyük etobur rekabetinin olduğu alanlarda vuku bulmuştu. Geçmişte, etobur topluluğunun, erken insanın hayvanları öldürdüğü bazı bölgelerde belirtildiği gibi, felidler (büyük kedilerin ve onların yakınlarının, sabertooth'lar dahil) tarafından egemen olduğu zamanlardaki leş bulma fırsatlarının modellenmesi için, şimdiki adı Ol Pejeta Conservancy olarak anılan Kenya’daki özel oyun rezervine gittim. Orada, aslanlar her yerde görülebiliyordu, ancak sırtlan çok nadirdi. Pasif leş yiyiciliğini taklit ederek etoburların doyana kadar yemelerini ve oradan uzaklaşmalarını bekledikten sonra karkaslarda ne kadar et ve kemik iliği kaldığını belgeleyerek, yaklaşık yedi ay harcadım. Sonuçta çok fazla olduğu ortaya çıktı! Temel olarak zebralardan oluşan, aslanın öldürdüğü daha büyük hayvanlar numunelerimde, kemiklerin yüzde 95’inin üzerlerinde en azından biraz etle beraber bırakıldıklarını, yüzde 50’nin üzerindekilerinde ise anlamlı miktarda et bırakılmış olduğunu buldum. Diğer kemiklerin çoğunda kırpıntılar vardı; kemikler çok çok nadiren tamamen etlerinden sıyrılmış haldeydi. Örneğin, ortalama zebra arka ayakları neredeyse 23 kilogram et içeriyor, bu yüzden yüzde 90'ı tüketildiğinde bile geriye hâlâ 2.28 kilogram et kalabilir ve bu sadece bir arka bacaktan. Bir zebra karkasının tamamı, çeşitli ebatlardaki kırpıntılar halinde yaklaşık 15 kilogram et verebilir. Etin gramı başına dört kalorilik bir tahminde bulunursak, bir zebra karkası 60.000’den fazla kalori sağlayacaktır. Bu hemen hemen 107 Big Macs’tir ki, daha önceden de hesaplandığı üzere eğer her bir birey günde yaklaşık 2.090 ila 2.290 kaloriye ihtiyaç duyuyorsa, yaklaşık 27 erkek Homo erectus’un bütün günlük kalorik gereksinimleri için yeterlidir. 

Hafif bir taktik değişikliğiyle, ilk insanlar başka bir etoburdan da leş almış olabilirler. Aslanlar, sırtlanlar ve vahşi köpekler sosyal gruplar halinde yaşarlar, avlarını yerken yüksek bir grup-içi rekabete sahiptirler ve zamanlarının çoğunu veya tamamını toprak üstünde geçirirler. Buna karşın leoparlar daha farklı davranırlar, yalnızdırlar ve bazı bölgelerde (muhtemelen daha büyük yırtıcılarla rekabetten kaçınmak için) öldürdükleri avlarını ağaçlara asarlar ve birkaç günlüğüne orada saklarlar ve periyodik olarak onları yemek için geri dönerler. 1990’ların başında, Blumenschine ve onun o zamanki lisansüstü öğrencisi olan John Cavallo, australopithecines ve muhtemelen Homo habilis gibi ağaca tırmanma yeteneklerini korumuş ilk insan türleri için bu leşleri yemelerinin nispeten düşük-riskli bir öneri olacağı tezini öne sürdü. Leopar avının aslanların ve sırtlanınkinden daha küçük olma eğiliminin olduğu doğrudur ve (Ol Pejeta Conservancy'den birkaç leopar numunemden kalan oldukça fazla miktarda et gözlemiş olmama rağmen) ağaca depolanmış leoparın öldürdüğü avdan elde edilen etin kapsamı daha henüz belgelenmeyi bekliyor ve bununla birlikte, bunun ilk insanın genel erken leş yeme rejiminin bir parçası olabileceğinden şüpheleniyorum.

Sadece kemikteki et değil, içlerindeki kemik iliği de ilk insanlar için önemli bir besin kaynağı olmuş olabilir. Bu kez 1988’de hayvan fosilleri üzerinde ilk perküsyon izlerini -kemik iliklerine erişmek için kemikleri beyzbol boyutlu çekiç taşlarıyla vurup açmaktan oluşan oyuklar ve çizgiler- tanıyan, o zamanki yüksek lisans öğrencisi Marie Selvaggio’yla birlikte olan Blumenschine’di. Blumenschine, daha sonra o zamanki lisans öğrencisi Cregg Madrigal ile birlikte 1993 yılında, Bunn’un iddia ettiği iskelet profillerinin, FLK Zinj’deki en çok etli kemiklere erişim göstergeleri olduğunu belirtti ve ayrıca yağca en zengin ilikleri içeren kemikleri yansıtmaktaydı. Eğer, görüldüğü gibi, FLK Zinj gibi bölgelerdeki ilk insanların, çoğu önceden daha büyük etoburlar tarafından sıyrılmış kemiklere erişimleri varsa, bu kemiklerdeki kalorice zengin kemik iliği de ona erişecek kadar zeki olan yaratıklar için hâlâ orada olabilirdi. Bu davranış, ilk insanların, en büyük Afrikalı etoburların bile istismar etmeye muktedir olmadıkları başka bir kaynaktan faydalanarak sadece ekstremite kemikleri değil, ayrıca daha büyük av hayvanlarının başlarını da kırarak açıp beyinlerini yemeden önce izole artıklarını arkeolojik kazı alanına taşıdıkları tezi, bizim Kanjera South’ta belgelemiş olduğumuz şeyle örtüşecekti. 

Kanjera’daki ilk insanların muhtemelen iki milyon yıl önce, keçi boyundaki ceylanlar gibi küçük hayvanlara önceden erişebildiğini düşünüyoruz. Bu küçük hayvanlardaki (genellikle gençlerdeki) eski kesim izleri çoğunlukla, etin yırtıcı etoburlar tarafından tipik tüketim dizisinde erken yenilen kemiklerin üzerindedir (Blumenschine tarafından gözlemlendi ve kendi gözlemlerimle teyit edildi). Muhtemelen leş olarak tüketilmediler; eğer bunları ilk önce etoburlar yemiş olsalardı, bu kemiklerden geriye çok az şey kalmış olurdu. Hayvanlar kasıtlı olarak avlayıp avlanmadıklarını ve hangi yöntemlerle avlanıldığını hâlâ bilmiyoruz: Belki de ilk insanlar ağaçlara veya çalıların arkasına saklanıyor ve onları göndermek için kayalar atıyorlardı. Buna karşılık, Kanjera'daki daha büyük hayvanların muhtemelen leşlerinin ayıklandığını düşünüyoruz, çünkü genellikle etobur tüketim dizisinin sonlarına doğru yenilen kemiklerde kesim işaretleri gözleniyor.

Fosil kayıtları, atalarımızın daha büyük hayvanların en iyi bölümlerine en azından 1.5 milyon yıl önce ulaştığını açıkça gösterdiği için, ilk insanların et elde etme biçiminde bir noktada değişim olmuş olmalıydı. 2008’de yayımlanan bir makalede, tarihi bu döneme kadar uzanan Kenya’daki Koobi Fora’daki üç kazı alanından çıkan 6 bini aşkın hayvan kemiğindeki kesim desenlerini inceledim. Orada ilk insanlar (muhtemelen Homo erectus) büyük ve küçük hayvanlardan birçok farklı kemik kesip parçaladılar; en az dokuz farklı hayvan her bir bölgeye yenerek tüketilmek üzere taşınmıştır. Sonuçta, genellikle ilk önce etoburların yediği etlerden oluşan birkaç seçkin kemik de dahil olmak üzere, kesim işaretleri taşıyan 300’den fazla kemik elde edildi.

Birkaç etobur diş izleriyle birlikte çok sayıda kesme izi ve vuruş işareti varlığı, karkasların etli kısımlarını işleyenlerin ilk insanlar olduğunu açıkça ortaya koymaktadır; her halükârda eğer etoburlar onlara herhangi bir şekilde ulaşabildilerse, bu sadece ilk insanlar onlarla işini bitirdikten sonra olmuş olmalıydı. Bir ekstremite kemiğinde, bir etoburun diş izi direk olarak bir kesme işaretinin üzerinde bulunmuştur ki bu, ilk insanın ilk önce orada olduğunu gösteriyor. İlk insanlar, bu parçaları, diğerlerini dışlayacak şekilde seçmediler (dolayısıyla daha küçük, daha az etli kemiklerin de varlığı), bu nedenle kemik iliği dahil olmak üzere ellerinden gelen her şeyi çıkarmaya yönelmiş görünüyorlardı. Aslında bu kapsamlı işlem, ilk insanların, bu görevi gerçekleştirebilecekleri bölge üzerindeki belirli yerleri kontrol edebildiklerini gösteriyor.

Afrika’daki çeşitli arkeolojik alanlardan çıkan kesip parçalanmış kemiklerin bazılarında büyük memeli etoburlar ve timsahların çeşitli türlerinden kaynaklanan diş işaretlere gelince, bu işaretler, et yiyen atalarımızın av karkasları için etoburlarla doğrudan rekabet ettiğinin kanıtıdır. Bu karşılaşmalardan en azından bir kısmının onlar için iyi bitmediği de açıktır; pek çok ilk insan fosili, muhtemelen ölümlerine neden olan predatörlerden diş işaretleri taşıyor. İnsan atalarını avlamak üzerine çarpıcı bir örnek olarak, Witwatersrand Üniversitesi’nden Lee Berger ve Ron Clarke tarafından 1995 yılında yayımlanan bir raporda, Taung çocuğunun kafatasında görülebilen bir kartal saldırısının kanıtları anlatılıyor. Fosilleşmiş kafatası, Dart’ın cani atalarımızın görsel olarak canlandırılmasına ilham kaynağı olan bu küçük çocuğun, büyük bir yırtıcı kuşun sıradan bir öğününe dönüşmesi hem üzücü hem de ironik.

Yemek pişirme can alıcı noktaya varınca

Uzun süredir ilk insan diyetindeki tüm et, kemik iliği ve beyinin karasal memelilerden geldiği varsayılmıştı. Bununla birlikte, 2014’te Leiden Üniversitesi’nden Josephine Joordens ve meslektaşları, suda yaşayan besin hayvanlarının yağlı asit kompozisyonundaki paternleri üzerinde çalıştıktan sonra, yağlı balık yenmesinin yaklaşık 2 milyon yıl önce ilk insanların beyin boyutundaki ilk ılımlı artışını desteklemeye yardım eden bazı uzun zincirli çoklu-doymamış-yağ asitlerinin (LC-PUFA) mevcudiyetini önemli ölçüde artırmış olabileceğini gösterdiler. 

Ondan dört yıl daha önce, George Washington Üniversitesi’nden David Braun ve meslektaşları, insanlar tarafından yakalanıp öldürülen su hayvanlarının en eski kanıtlarını keşfettiklerini açıkladılar. Kenya Koobi Fora kentindeki 1.95 milyon yıllık bir sitede, ilk insanların kara canlılarına ilaveten kaplumbağaları, timsahları ve balıkları da yakalayıp öldürdüğüne dair kanıtlar buldular. Su hayvanları beynimizdeki en bol LC-PUFA’lardan biri olan DHA (dokosaheksaenoik asit) gibi insan beyninin büyümesinde ihtiyaç duyulan besin maddelerince zenginler.

İşte hemen hemen bu zamanlarda, (esasen kaburga ve pelvis fosillerine dayanan) fosil kayıtlarında hayvansal gıdaları diyetine sürekli olarak dahil etmekle ünlü ilk insan türü, Homo erectus’un bağırsak alanlarının boyutunda bir azalma görüyoruz. Bu tür, pahalı doku hipoteziyle öngörüldüğü üzere, enerji üzerindeki bir kısıtlamayı serbest bırakan ve daha büyük beyin büyümesine izin veren daha küçük, daha etkili bir sindirim sistemi geliştirdi. Fosil kayıtlarında yaklaşık 2 milyon yıl önce görülen beyin boyutundaki artış, temel olarak vücut boyutunu izlemektedir; mutlak beyin boyutu artarken, göreceli beyin boyutu artmıyordu. Belki et tamamen sorumlu değildi: Öyleyse neydi?

Belki de antilop bifteğini çiğ-çiğ yemek yerine mangalda biftek yapmaya başladılar. Bir ile iki milyon yıl önce doğu ve güney Afrika’daki birkaç kazı alanında insan kontrollü kamp-ateşiyle ilgili ipuçları var, ancak ilk somut kanıt, Güney Afrika’daki Wonderwerk Mağarası denen bir milyon yıl yaşındaki bir kazı alanından geliyor. 2012’de o zamanlar Boston Üniversitesi’nden Francesco Berna ve meslektaşları, mağaranın içinde yanmış ot, yaprak, çalı ve kemik parçalarından oluşan kül parçaları rapor ettiler. Mikroskopik çalışma, küçük kül parçalarının iyi korunduğunu ve kenarları üzerinde girintiler-çıkıntılar bulunduğunu gösterdi ki bu da onların ilk önce mağaranın dışında yakılıp da içeriye su veya rüzgârla girmiş olamayacaklarını gösteriyordu, çünkü aksi takdirde pürüzlü kenarların aşınıp yok olmuş olmaları gerekirdi. Ayrıca, bu kanıt, yıldırımın ateşi tutuşturamayacağı yaklaşık 30 metre kadar mağaranın içinden geliyor.

Bundan hemen sonra, İsrail’deki 790 bin yıllık Gesher-Benot Ya’aqov kazı alanında ateşle yakılmış eski taş aletlerle ilgili kanıtlar bulundu. Yanmış aletlerin yakınında, bir düzineden fazla ilkel ocaktan üç yenilebilir bitki (zeytin, vahşi arpa ve vahşi üzüm) de dahil olmak üzere kavrulmuş tohumlar ve altı çeşit odun konsantrasyonu vardı. Bu ilk defa, ilk insanların bu ilkel kamp ateşinde pişirmek için defalarca aynı yere geri döndüklerini gösterir. Ocaklar sadece yakılmış ateşten ibaret değildir; yırtıcılardan korunma sağlayabilir, sıcaklık ve konfor sağlar ve bilgi alışverişinde bulunacak yerler olarak hizmet edebilirler.

Pişirme tartışmasız bir şekilde diyet tarihimizde bir devrimdi. Pişirme aynı miktardaki gıdadan daha fazla enerji çıkarılmasını sağlayarak, besinin hem fiziksel hem de kimyasal açıdan çiğneme ve sindirme işlemlerini kolaylaştırır. Ayrıca çiğ yenmiş gıdalarla kıyaslanınca, aynı besindeki bazı bileşenlerin daha fazlasını serbest bırakabilir ve bitkileri lezzetlendirebilir. Pişirme kaçınılmaz olarak, aynı kalori sayısını elde etmek için gerekli süreyi azaltmış olurdu. Primatolog Richard Wrangham, 2009 yılındaki “Catching Fire” (Ateşi Yakalamak) adlı kitabında, pişirmenin beynimizin büyük olmasına izin veren şey olduğunu öne sürüyor. Beynin boyutunu ölçmek için fosil kafataslarını kullanarak arkeolojik kayıtlarda pişirmeye ilişkin en erken kanıtları gördükten sonra, evrim tarihimizdeki beyin hacmindeki en büyük artışı görüyoruz, ki bu bize önemli bir buluşa götürecek bilgiyi verebilir. Modern insan vücudu, pişmiş gıdalara o kadar uyumlu oldu ki özel bir çiğ gıda diyetindeyken üremekte güçlük çekiyoruz. Örneğin, 1999 yılındaki bir araştırmada, uzun vadeli bir çiğ-gıda diyetindeki üreme yaşındaki kadınların yaklaşık yüzde 30’unun muhtemelen vücut ağırlığının düşük olmasıyla ilişkili olarak kısmiden tama doğru adetten kesildikleri bulundu.

Yırtıcılardan-aşırılmışından tutun da işlenmiş-ve-paketlenmişine kadar hayvanlar 3 milyon yıldan fazla bir süredir insan diyetlerinin bir parçası olmuşturlar. Primat atalarımız arasında et-yemenin daha ayrıntılı bir resmini oluşturmak için, kesip-parçalama ve daha sonrasında pişirmenin ilk insanların yaşamakta olduğu ortamlarla nasıl ilişkili olabileceğini anlamaya başlayabilmemiz için kesik-işaretli fosilleri olan daha başka tarih öncesi siteleri bulmamız gerekiyor. Hayvan fosillerindeki kesme ve vuruş işaretlerini daha iyi yorumlamamıza yardımcı olan taş aletlerle kesim yapma üzerine olan günümüz deneyleri de bir o kadar önemlidir. Bir sonraki adımlarım arasında, et yiyen atalarımızın köklerine ulaşmak amacıyla sahada daha fazla kesik işaretli fosil arama, daha önce müze koleksiyonlarında bulunan böylesi fosilleri inceleme ve kesip-parçalama deneyleri tasarlama ve yürütmeye yardımcı olma yer alıyor.

Kaynakça:

  • Aiello, L. C., and P. Wheeler. 1995. The expensive-tissue hypothesis: The brain and digestive system in human and primate evolution.Current Anthropology 36:199–221.
  • Berna, F., et al. 2012. Microstratigraphic evidence of in situ fire in the Acheulean strata of Wonderwerk Cave, Northern Cape Province, South Africa. Proceedings of the National Academy of Science109(20):E1215–E1220. doi:10.1073/pnas.1117620109
  • Blumenschine, R. J. 1988. Carcass consumption sequences and the archaeological distinction of scavenging and hunting. Journal of Human Evolution 15:639–659.
  • Blumenschine, R. J. 1989. Characteristics of an early hominid scavenging niche. Current Anthropology 28:383–407.
  • Blumenschine, R. J., and J. A. Cavallo. 1992. Scavenging and human evolution. Scientific American 267:90–96.
  • Brain, C. K. 1981. The Hunters or the Hunted? An Introduction to African Cave Taphonomy. University of Chicago Press.
  • Bunn, H. T. 1981. Archaeological evidence for meat-eating by Plio-Pleistocene hominids from Koobi Fora and Olduvai Gorge. Nature 291: 574–577.
  • Ferraro, J. V., et al. 2013. Earliest archaeological evidence of persistent hominin carnivory. PLoS ONE 8(4):e62174. doi:10.1371/journal.pone.0062174
  • Harmand, S., et al. 2015. 3.3-million-year-old stone tools from Lomekwi 3, West Turkana, Kenya. Nature 521: 310–315. doi:10.1038/nature14464
  • McPherron S. P., et al. 2010. Evidence for stone-tool-assisted consumption of animal tissues before 3.39 million years ago at Dikika, Ethiopia. Nature 466: 857–860 doi:10.1038/nature09248
  • Pobiner, B., et al. 2008. New evidence for hominin carcass processing strategies at 1.5 Ma, Koobi Fora, Kenya. Journal of Human Evolution55:103–130.
  • Pobiner, B. 2013. Evidence for meat-eating by early humans. Nature Education Knowledge 4(6):1.
  • Pobiner, B. 2015. New actualistic data on the ecology and energetics of scavenging opportunities. Journal of Human Evolution 80: 1–16.
  • Potts R., and P. Shipman. 1981. Cutmarks made by stone tools on bones from Olduvai Gorge, Tanzania. Nature 291: 577–580.
  •  Villmoare B., et al. 2015. Early Homo at 2.8 Ma from Ledi-Geraru, Afar, Ethiopia. Science 347: 1352-1355. DOI: 10.1126/science.aaa1343
  •  Wrangham, R. 2009. Catching Fire: How Cooking Made Us Human. Basic Books.

/*/ Yazının başlığı, yayımlanmadan önce Kültür Servisi tarafından değiştirilmiştir. 

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış