Eksilerek geçen bir yıl

Eksilerek geçen bir yıl

Nietzsche, “Putların Alacakaranlığı”nda “Müziksiz bir hayat hatadır” derken bir taraftan onu anlamanın ve anlamlandırmanın önemine atıfta bulunuyor, bir taraftan da müziğe varoluşun ötesinde bir anlam yüklüyordu. Haksız değil. Bugün savaşın, acının, ölümün ta dibine vurmuşken tutunacak pek de dalımız kalmamış gibi, okumak ve dinlemekten başka. Ve dünya gelişigüzel dönmeye devam ederken insanoğlu birer birer yitiriyor bu dalları. Müziğin çehresini öyle ya da böyle ama olağanüstü inceliklerle değiştirmeyi bilmiş isimler bir bir gidiyor. Yazdıkları sözler, miras bıraktıkları sesler ve ruhani katkılarıyla veda ediyorlar... Yeni yıldan beklentiler arasına ölüme ara vermek giremez elbette ama 2016’ya da bulunacak pek bir bahane kalmamış gibi...

David Bowie: Glam Rock’ın Kralı

8 Ocak 1947 doğumlu David Robert Jones, yine soğuk bir Ocak sabahı veda etti bize. Bizse bu vedayı 10 Ocak sabahı duyduk, uzun saatler haberin gerçekliğinden şüphe ettik. Bowie, karaciğer kanserine yenik düşmüştü. İnsanın ölümle imtihanı bitmiyor. Böyle bir efsanenin ölümlülüğünü kabul etmekse bir hayli zor. Henüz iki gün önce piyasaya sürdüğü 25’inci albümü Blackstar veda mıydı gerçekten? 

Az buz değil, 50 yılı aşkın süre “etkilemek” her ölümlünün yapabileceği bir şey değildi. Bowie, olağanüstü bir şarkı yazarı, yetenekli bir vokal olmasının yanı sıra sahnedeki teatral şovları, hikâye anlatıcılığı ve hayali karakterleriyle de ilham vermeyi başarmıştı. Cinselliğini özgürce yaşamak ve yansıtmaktan çekinmeyen tarzı, kendine has moda anlayışıyla da zamanının ötesinde bir algıya sahipti.  

Ziggy Stardust’ın yaratıcısı yıllar sonra bir röportajında “Tam olarak karar veremiyorum, acaba ben mi onu yarattım, yoksa o mu beni?” derken en büyük korkusunu itiraf etmişti aslında. Üç kız kardeşinin de zihinsel problemlere sahip olması, bir kardeşine borderline, üvey abisine paranoyak şizofreni teşhisi konulmuş olması kendisi için hep bir kâbus sebebi oldu. Hayatı boyunca en çok delirmekten korktu. Yaratıcılıkla delilik arasındaki sınıra çok fazla kafa yordu ama bir noktada “Ben psikolojik aşırılıklarımı şarkılarıma yansıttım. Bu yüzden delirmeden kalabildim” diyebildi. Şu bir gerçek ki Bowie, saf ve en gerçek haliyle bütün karakterlerinden çok daha etkileyiciydi. 

“Space Oddity”, “Life on Mars?”, “Rebel Rebel”, “Fame”, “Let’s Dance”, “The Man Who Sold The World” gibi müzik tarihinin mihenk taşlarına imzasını atan efsanevi sanatçı, oyunculuk yeteneği, prodüktörlüğü ve dansıyla da birçok alanda öncü bir isim oldu. Ölümünden birkaç ay önce kanser teşhisi konulan Grammy ödüllü sanatçı, bu hayata edeceği vedayı bile bir sanat performansına dönüştürmeyi başardı. Kim bilir belki de 25’inci stüdyo albümü Blackstar karanlık sözleri ve altyapısıyla bu dünyaya ait olmadığı düşünülen Bowie’nin giderayak dinleyicilerine son kıyağı olmuştu. 

Unutulmazları: Space Oddity, Life on Mars?, Rebel Rebel, Fame, Let’s Dance, China Girl, The Man Who Sold The World, Where Are We Now?, Blackstar, Lazarus.

Prince: Çekingen Kahraman

21 Nisan 2016 günü sabah haberlerine düşen başlık, müzik dünyasını bir kez daha sarstı. “Prince öldü.” Birkaç gün öncesinde yüksek dozda ağrı kesici alarak hastaneye kaldırılan sanatçı kısa süreli bir tedavi görmüş ve yeniden stüdyosuna dönmüştü ancak o sabah evinin asansöründe ölü bulundu. Rolling Stone dergisinin “Tüm Zamanların En İyi 100 Sanatçısı” listesinde 27. sıraya yerleşmiş, Amerika topraklarından çıkan en büyük pop ikonları arasında gösterilen Prince, piyanist bir baba ve şarkıcı bir annenin oğluydu. Ama onu herkesten ayrıcalıklı kılan, genlerinden gelen olağanüstü yeteneği haricinde etnik kökenlerindeki zenginlik ve orijinal gırtlak yapısıydı.

Ortaokul günlerinde Grand Central adındaki ilk müzik grubunu kuran Prince, daha o dönemde Minneapolis’teki birçok kulüpte boy göstermiş ancak henüz kimse onun vokal yeteneğini keşfetmemişti. Ta ki lise yıllarına kadar... Grubuyla birlikte James Brown, Jimi Hendrix, Earth Wind & Fire gibi devlerin şarkılarını seslendirmeye başladığında genç müzisyen de dikkatleri çekmeyi başardı. Küçük yaşına rağmen kariyerinde büyük adımlar atan Prince özel hayatında ise büyük dramlar yaşıyordu. 12 yaşındayken evinden kovulan genç adam, 1985 yılında verdiği bir röportajda defalarca kendisini geri alması için yalvardığını ama babasının kesin bir dille hayır dediğini söylemişti. Bir telefon kulübesinde durup saatlerce ağlayan ve bir daha asla ağlamadığını anlattı.

Dramatik çocukluğu onun bütün hayatı boyunca çekingen ve sessiz olmasına sebep olmuştu ama muzip bir dille bununla dalga geçmeyi de başarabildi. 1996’da katıldığı bir TV programında “Çocuklarınıza şiddet göstermeyin, aksi halde benim gibi olurlar” demişti. Kariyeri boyunca yedi kez Grammy ödülüne layık görülen pop yıldızı, eşsiz vokali haricinde eklektik müzik tarzı, feminen makyajı, iddialı moda anlayışıyla da bir döneme damgasını vurdu.

Unutulmazları: Purple Rain, When Doves Cry, Let’s Go Crazy, Kiss, Cream, Batdance, The Most Beautiful Girl in the World.

Leonard Cohen: Sofistike Ozan

“Ölmeye hazırım. Umarım bu söylediğim rahatsız edici olmaz. Ama benim için durum bu.” Sadece birkaç ay önce verdiği bir röportajda böyle söylemişti Leonard Cohen. 10 Kasım 2016 sabahı Los Angeles’taki evinden oğlu, 82 yaşındaki babasının huzur içinde öldüğü haberini verdi. Bu bir veda mıydı, yoksa bir ömrü ilham verici dizelerin arasında geçmiş büyük ozanın zaten bildiği bir gerçek miydi, bunu hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Tamamlayamadığı şarkıları için bile “Artık o şarkıları bitirebileceğimi sanmıyorum” demişti. Yine de son ana kadar yazmaya devam etti. 

21 Eylül 1934’te Quebec’te dünyaya gelen sanatçı, “Let Us Compare Mythologies” adlı ilk şiir kitabını 1956 yılında piyasaya sürdüğünde sanıyoruz hayalleri büyüktü. Ergenlikle gençlik arasındaki dönemde yazdığı şiirlerden oluşan kitabı beklediği ilgiyi görmedi. Yine de edebiyattan vazgeçmedi ve 1966 yılına dek aşk, cinsellik, din ve yalnızlık temalarından esinlenerek kaleme aldığı altı kitap yayımladı. Yazar kimliğiyle tatmin olmayan Cohen bu tarihten sonra yazdığı şarkılarla ise bambaşka bir figür oldu sanat dünyasında. İçinde “Suzanne”, “So Long Marianne” gibi unutulmaz parçaların yer aldığı ilk albümü “Songs of Leonard Cohen” çıktığı yıl altın albüm kategorisine girdiğinde sadece Cohen için değil, müzik tarihi için de yeni bir dönem başlamıştı.  

Karanlık sözleri, buğulu vokali, ayrıcalıklı insan hikâyeleriyle müzik dünyasının en sofistike isimlerinden biriydi Cohen. Kendisinden üç ay önce lösemiden hayatını kaybeden eski sevgilisi Marianne Ihlen’e, çocuklarının annesi ve uzun dönem beraber yaşadığı Suzanne Elrod’a, yetişkinlik döneminde beraber olduğu Fransız fotoğrafçı Dominique Issermann’a yazdığı şarkıların müzik tarihinin unutulmaz aşk şarkıları arasına girmiş olması tesadüf değil. “Şiir sadece hayatın bir delilidir. Hayatınız iyi yanıyorsa şiir sadece bir küldür” diyen ozanın kurduğu ilişkiler kadar dizeleri de ilham verici bir inceliğe sahipti.

Unutulmazları: Suzanne, So Long Marianne, The Partisan, Famous Blue Raincoat, Dance Me To The End Of Love, Hallelujah, Everybody Knows, I’m Your Man, You Want It Darker.

George Michael: Gerçek Bir Süperstar

Bitti bitecek derken 2016, son golünü de 25 Aralık tarihinde attı. Uzun yıllar menajerliğini yapan Michael Lippman’ın Twitter’dan duyurduğu ölüm haberiyle müzikseverler için bir devir daha kapanmış oldu. 1981 yılında okul arkadaşı Andrew Ridgeley’le birlikte kurduğu Wham!’in unutulmaz parçası “Last Christmas”la hayatı değişen Michael’ın bir Noel günü hayatını 

kaybetmiş olması ise acı bir tesadüf oldu. 

1950’li yıllarda İngiltere’ye göç eden Güney Kıbrıslı bir baba ve İngiliz bir annenin oğlu olan Georgios Kyriacos Panayiotou, 20 yaşında Wham! adı altında ilk albümünü piyasaya sürdüğünde ismiyle birlikte birçok şey değişti. “Fantastic” adlı albümü yayımlandığında üç şarkı, İngiltere’nin en çok dinlenilen parçaları arasına girmiş, Panatiotou da George Michael olmuştu. 

Neredeyse 40 yıllık bir kariyere 100 milyondan fazla albüm satışı, üç Brit, iki Grammy ödülü, sayısız konser sığdıran Michael, efsanevi parçaları haricinde sempatik tavırlarıyla da müzik dünyasının unutulmaz karakterleri arasına girdi. Şöhretle arası her zaman iyiydi ancak bir röportajında “Keşke hayatın geri kalanını da böyle becerebilseydim” derken sanıyoruz uyuşturucu bağımlılıklarına atıfta bulunmuştu. Uzun dönem tedavi gören Michael’ın başını en çok ağrıtansa kuşkusuz eşcinselliğini bütün dünyayla paylaşmak zorunda kalmasıydı. Yıllarca spekülasyon diyerek yalanladığı haberlerin üstüne 1998’de bir Beverly Hills’de bir tuvalette basılan sanatçı eşcinsel olduğunu söylemek zorunda kalmıştı. 

2017 için programı bir hayli yoğun olan Michael’ın geçtiğimiz ay başında ünlü yapımcı Naughty Boy’la stüdyoya girdiği ve yeni albümü için hazırlandığı ve bunun yanı sıra mart ayında da “Freedom” adlı parçasının hikâyesinin anlatılacağı bir belgeselin gösterime gireceği biliniyordu. Bu projelerin artık nasıl ilerleyeceği meçhul. Bir gerçek var ki; 2016 diğer efsanevi isimlerle birlikte müzik dünyasının en renkli simalarından birini daha götürmüş oldu.  

Unutulmazları: Last Christmas, Careless Whisper, I Want Your Sex, Faith, Father Figure, Jesus To a Child, Fastlove, Roxanne, Kissing a Fool

Edit: Biz bu yazıyı kaleme aldıktan hemen sonra caz ve funk dünyasının siyahi efsanesi Alphonse Mouzon hayatını kaybetti ve biz 2016’nın hızına yetişemedik. 

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış