Advertisement

Eco’nun bu metni Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor: Kültür ormanını anlamak

Eco’nun bu metni Türkiye’de ilk kez yayımlanıyor: Kültür ormanını anlamak

Yirminci yüzyılın İtalyan yaratıcılığının en büyük isimlerinden biri olan Umberto Eco, 19 Şubat 2016 günü, vakitsiz bir şekilde, öldü. Calvino’yla birlikte İtalyan yaratıcılığının uluslararası sınırları aşmasını sağlayan bu eşsiz kültür devrimcisinin, halk-sokak kültürüyle yüksek-akademik kültür arasındaki sınırları alabildiğine zorlayan ve ortaçağın geri gelişini ilan eden büyük düşünürün kaynakları arasında, Rus kültürbiliminin de yer aldığını ve onun, onların Avrupa'da tanınmasına Kristeva'yla birlikte öncülük ettiğini çok kişi bilmez. “Gülün Adı” romanının en temel esin kaynaklarından biri Mihail Bahtin’di ve Eco, semiyosfer kavramının mucidi kültürbilimci Yuri Lotman’ı da kendi göstergebilim yaklaşımının temel bir kaynağı olarak her zaman göstermişti. Eco Lotman’a kitaplarında yer verdi ve beraber toplantılara katıldılar. Lotman’ın “Düşünen Dünyaların İçinde” (Vnutri Mısliyaşih Mirov, Türkçesi: Sabri Gürses, 2012) adlı kitabı İngilizcede “Universe of Mind” (Aklın Evreni, 1990; “düşünen dünya” hem somut hem soyut varlığıyla akıl beyin birlikteliğini karşılayan bir terim, İngilizcede yoruma gitmişler) adıyla yayımlanırken, Eco’nun giriş yazısıyla yayımlandı. Aşağıda bu giriş yazısı yer alıyor.

Bu neşeli entelektüeli böyle ciddi bir yazıyla uğurlamak biraz garip de olsa, onu bütün entelektüalizmimizle anmak da onun yeni öte hayatını kutlamak için fena bir eylem olmayabilir. Bu fırsatla Rus kültürbilimini, Bahtin’i, Lotman’ı ve Tartu Okulu’nu dünyaya taşımaya verdiği destek için Rusçacılar adına teşekkür etmiş oluruz.   

Yuri Lotman, entelektüel kariyeri boyunca çok geniş bir disiplinler ağıyla ilgilenmiştir: estetik, poetika, göstergebilim/semiyotik kuramı, kültür tarihi, mitoloji ve sinema; ve bütün bunlarla Estonya’nın Tartu Üniversitesi’nde profesörlüğünü yaptığı Rus Edebiyatı Tarihi dersinin temel temalarının yanı sıra ilgilenmiştir. Çalışmaları kot pantolon türünden kültürel görüngülerin çözümlenmesi, poetik metinlerin okunması ve yorum sorunlarının ele alınmasıyla birlikte, demonoloji üzerine gözlemler yapmaktan matematik ve biyolojiye yapılan göndermelere dek çeşitlilik göstermektedir. Yine de, Lotman’ın yapıtın bütün bir silsilesini tanımayan okurlar bile “Düşünen Dünyaların İçinde” adlı kitapta Lotman’ın yapıtının altında yatan çok daha geniş kuramsal yaklaşımı tanıyabilme fırsatı bulacaktır. Yine de, burada Lotman’ın yapıtının belli özelliklerini çizerek bu kitapta yer alan tema ve yöntemlerin daha iyi anlaşılmasına katkıda bulunmakta yarar var.

Yirminci yüzyılın altmışlı yıllarında, Avrupa akademik dünyasının dingin sularını iki rahatsız edici sözcük dalgalandırmıştı: semiyotik (ya da semiyoloji/göstergebilim) ve yapısalcılık. Bu araştırma paradigmasının merkezi Paris’ti, ama bu olgu kararlı biçimde Avrupa’ya ve Kuzey ve Latin Amerika’nın birçok üniversitesine yayıldı. İngiltere’de bu yeni yaklaşımların dile uygulanmasının (ve sonuç olarak, sanat dillerinin incelenmesinin) yarattığı yıkıcı etki David Lodge’un “Dünya Küçük”[1] adlı romanında sergilenmektedir (edebi yapıtların dünya ve toplumumuz hakkında birçok bilimsel kitapçıktan genellikle çok daha bilgi verici olabildiğini gösteren bir kanıt).

“Dünya Küçük” 1984 yılında yayımlandığı sırada, Rus ve Sovyet semiyotik metinlerinden L. M. O’Tooole ve Ann Shukman’ın yaptığı İngilizceye çevirilerin yayımlandığı Russian Poetics in Translation [Rus Poetikası Çevirileri] dizisi birkaç yıllık bir yol almış durumdaydı. Fakat altmışlı ve yetmişli yıllarda Lotman’ın yapıtları İngiltere’den çok kıta Avrupası’nda yaygın olarak biliniyordu. Dilin kültürel incelemelerine yönelik ilgi (özellikle de Roman Jakobson’un etkisiyle) Prag Okulu’nun çalışmalarına ve aynı zamanda yirmili yıllardaki Rus Biçimcilerinin yeniden keşfedilmesine yol açmıştı. Bu vakte dek, Biçimciler sadece Victor Erlich’in “Rus Biçimciliği” adlı, tohum sayılacak kitabı aracılığıyla biliniyordu.[2] 1965 yılında, Tzvetan Todorov Rus Biçimcilerin metinlerinden birçoğunu Fransızcaya çevirdi[3] ve hafif hafif, kararlı bir ilerlemeyle Şlovski, Tomaşevski ve Tinyanov’un en önemli yapıtları Avrupa dillerine çevrildi (özellikle de İtalyancaya).

Rus Biçimciliğine olan bu artan ilginin yanı sıra, altmışlı yılların başında İtalya ve Fransa’daki uzmanlar bu dönemde Rusya’da, özellikle Moskova ve Tartu’da çalışmakta olan semiyotikçileri keşfediyordu. Bunlar İvanov, Revzin, Uspenski, Zolkovski, Sceglov, Toporov ve Egorov ve onlarla birlikte dilbilimci Saumciyan ve matematikçi Kolgomorov gibi kimselerdi. Fakat, bu yeni araştırma alanının merkezinde, hem bir bağlantı hem mesnet olarak (Trudi po znakovim sistemam [İşaret sistemleri üzerine çalışmalar] aracılığıyla) Yuri Lotman figürü duruyordu.

Biçimcilerin öğretilerine göre, bir sanat eseri önceden saptanmış etkilerin ve toplumsallaşmış kodların bilinçli değiştirmelerinin kural ve icatlar kümesi olarak çözümlenebilen bir semiyotik araçtı. Yeni Rus ve Estonyalı semiyotikçiler “araç” ve “bilinirlikten, aşinalıktan çıkarma”  kavramını alıp bir sanat yapıtının yaratılmasıyla ilgili teknikleri, iletişimin içinde iş gördüğü toplumsal dokuyu oluşturmaya yönelen yordamlar deposunun bireysel bir yeniden inşası olarak kabul edip bir adım ileri götürdüler.

Ne yazık ki, sanatsal “gizemi” çözümlenebilir bir araç olarak açıklama çabalarında, Biçimciler bir dizi çelişkiye düşmüşlerdi. Sözgelimi, kendilerini dile gelmez bir olay olarak imgenin estetiğinden tümüyle kurtarmayı başaramamışlardı. Dahası, özellikle Levi-Strauss ve Propp’un yapıtlarında görüldüğü gibi,[4] biçimsel çözümlemeden tam bir yapısal farkındalığa geçmeyi başaramamışlardı. Bir sanat eserini bir biçime sokmanın ayrıca içeriğin örgütlenmesini de içermesi gerektiğini tam olarak anlamamışlardı; bu yüzden gösterge sistemleri üzerinde yeni Rus semiyotikçilerinin dinsel sistemler ve dünya görüşleri düzeyinde yeniden keşfetmeyi başardığı o anlambilimsel sistemleri dikkate almaksızın çalışıyorlardı. Son bir güçlüğe de romanın yapısı üzerine Tomaşevski ya da Şklovski’nin kuramları tanıklık edebilir. Burada Biçimcilerin daha çok sadece özgül bir türün sınırları içinde geçerli olan bireysel teknikler ya da kural sistemlerine ışık tuttuğu belli olmaktadır.

Bu durumda, neo-semiyotikçiler bir adım daha ileri gitmişti. Bilgilendirme Kuramı’nın, Oyun Kuramı’nın ve Dilbilim ile Kültürel Antropoloji’de yapısal çözümlemenin ortaya çıkması onların evrensel bir iletişimsel görüngü alanını ayırt etme ve öne sürmelerini sağladı. Belli bir iletişimsel görüngü için uygun olan kural sistemini, aynı zamanda bütün diğer iletişimsel görüngüler için geçerli olan kural sistemleriyle yapısal bir türdeşlik öne sürmeksizin ayırt etmek olanaksızdır. Yeni Rus semiyotikçiler evrensel bir semiyotik kuramı (ve yöntemi) geliştirdiler, bu yolla her bir iletişimsel kesiti yöneten kurallar daha genel kodların çeşitlemeleri olarak görülecekti.

Batıda yakın zamanlara dek birkaç Sovyet Bilimleri uzmanının dışında kimsenin bilmediği bu eleştirmenlerin nasıl bir ilgi uyandırmış olduğunu anlamak üzere, semiyotik ve yapısalcığın oldukça karmaşık bir terim çifti oluşturduğunu anımsamak gerekir. Semiyotik bütün bir gösterge sistemi silsilesini (bunların içinde sözel dil en önemlisidir) ve bu sistemlerin ortaya çıkardığı çeşitli iletişim sürecini incelemeyi hedefler. Böyle bir inceleme ayrıca en düşük düzeyde hemen görünür ya da beklenir olduğu zamanlarda bile gösterge sistemlerinin varlığının sergilenmesini de içerir. Yapısalcılık dilbilimsel sistemlerin açıklanmasında, Saussure’ün ve daha sonra Hjemslev ve Jakobson’un yapıtlarında aşırı yararlı olmuş olan bir yöntemdir. Altmışlı yıllarda, özellikle Fransa’da, bu yöntem ayrıca başka sistemleri açıklamak için de kullanıldı, bunlardan biri de (ve burada Levi-Strauss’un yapıtı öne çıkmaktadır) kültürel görüngüler sistemiydi. Fakat bütün semiyotikçiler yapısalcı yöntemi kullanmadı. Charles Sanders Peirce ve Charles Morris, sözgelimi, hiçbir şekilde yapısalcı olmayan bir semiyotik kuramı ortaya attılar. Bu üzerinde durulması gereken bir noktadır, çünkü Lotman, bana göre, göstergeleştirme ve iletişim görüngülerine yapısalcı bir yaklaşımla başlamış ve aslında bu yöntemden çok şeyi korumuş, ama onunla sınırlı kalmamış olan bir eleştirmendir. “Düşünen Dünyaların İçinde”de bu durum açıkça görülmektedir. Örneğin, altmışlı yılların yapısalcılarının başa çıkmakta en çok güçlük çektikleri ilk kuramsal sorun, bazı sistemlerin (tarihsel süreçler, yani zaman içinde yer alan süreçler olan) iletişim süreçleri aracılığıyla değişmesi olgusuydu. İkinci sorun bir semiyotik sistem kod ya da bir kurallar sistemi olarak görüldükten sonra, kodları tanımlamanın güç olduğu ya da farklı kodlar arasında çelişkinin var gibi göründüğü iletişim süreçleri nasıl mümkün olabilirdi? Lotman’ın düşüncesinin evriminin anlaşılması için anahtar durumda olanlar bu sorunlardır.

Altmışlı yıllarda, Lotman yapısalcı yaklaşımın yararlığı ve edebiyat incelemesi için sağın yöntemlerin uygulanması üzerinde duruyordu. Yani Saussure’ün dil ve söz karşıtlığına ve Jakobson ile Bildirim Kuramı’nın kod ve ileti karşıtlığına sadık kaldı. 1967 yılında, Lotman İtalyan dergisi Strumenti critici için “Rus Edebiyat Biliminin Sağın Yöntemleri” adlı bir makale yazmıştı. Bu makale başka yazılarındaki konumları yinelemekte ve araştırma yöntemlerinin ana ilkelerinden bazısını açıklamaktaydı. Bunlar kısaca aşağıda sıralanmıştır:

1. Sağın bilimlerle insan bilimleri karşıtlığı kaldırılmalıdır.

2. Edebiyat incelemesi, tümüyle tarihsel bir biçimde yürütülecekse, toplumsal düşünce tarihine kayar.

3. Yirmili yılların Rus Biçimcileri edebi görüngünün “tekniklerini” incelemeye yol açtılar, ama artık edebi metinlerin incelenmesine dilbilimsel yapısalcılık, semiyotik (burada Peirce’ı da düşünüyordu), Bildirim Kuramı’nın, sibernetik ve matematiksel-istatistik çözümlemenin yöntemlerini katmanın vakti gelmiştir.

4. Semiyotik sistemler içinde yaşadığımız dünyayı açıklayan modellerdir (belli ki, dünyayı açıklarken, ayrıca onu inşa ediyorlardı ve bu anlamda, daha bu erken aşamada bile, Lotman semiyotiği bir bilişsel bilim olarak görüyordu). Bütün bu sistemler arasında, dil birincil modelleme sistemidir ve dünyayı dilin bize sunduğu model aracılığıyla kavrarız. Mit, kültürel kurallar, din, sanat ve bilim dili ikincil modelleme sistemleridir. Bu yüzden ayrıca, bizi dünyayı belli bir biçimde anlamaya sürükledikleri için, onun hakkında konuşmamıza da izin veren bu semiyotik sistemleri de incelemeliyiz.

5. Eğer metinler dünyanın modellerini temsil ediyorsa, bir dönemin kültürü olan metin kümesi bir ikincil modelleme sistemidir. Böylece hem bütün kültürlere ortak evrensel özellikleri keşfetmek için, hem de Ortaçağ kültürünün “dilini” ya da Rönesans kültürünün “dilini” temsil eden özgül sistemleri tanımak için bir kültürler tipolojisi tanımlamaya çalışmak gerekmektedir.

6. Bir kültür bir kod ya da sistem olarak çözümlendiği zaman (tıpkı doğal dillere yapıldığı gibi), kullanım süreçleri onları açıklayan semiyotik modelden daha zengin ve daha az öngörülürdür. Bir kültürün kodunu yeniden inşa etmek o kültürün bütün görüngülerini açıklamak anlamına gelmez, daha çok bizim o kültürün neden o görüngüleri ürettiğini açıklamamızı sağlar.

Lotman, yine de, metni dilbilimsel kod temelinde işlenmiş bir ileti olarak görmenin hiçbir şekilde bir metni (ya da bir metinler kümesi olarak kültürü) kod olarak görmekle aynı şey olmadığını fark etmişti. Çünkü Lotman hiçbir tarihsel dönemin tek bir kültürel koda sahip olmadığı olgusunun (bir model-kod inşası yararlı bir soyutlama olsa da) ve herhangi bir kültürde eşzamanlı olarak çeşitli kodların var olduğunun farkındadır. Bana öyle geliyor ki bu sorunu ele almaya çalışırken, Lotman yapısalcı dogmatizmin ötesine geçmekte ve daha karmaşık ve ayrıntılı bir yaklaşım önermektedir. Kodla ileti arasındaki yapısalcı karşıtlığın katılığıyla yüzleşen Lotman, aynı kültür içinde olsa bile, dilbilgisel öğrenme ve metinsel öğrenme arasında bir farklılık gözetir.

Kültürler davranış modelleri dayatan bir kurallar sistemi tarafından ya da bir metinler repertuarı tarafından yönetilebilir. İlk kategoride, metinler kesintili birimlerin bileşimleriyle üretilmektedir ve bileşimsel kurallara uygunluklarına göre doğru ya da yanlış olarak görülürler. İkinci kategoride,  içlerinden sonuçta kuralların çıkarılabileceği, ama başlangıçta ve en önemlisi uyulup taklit edilecek modelleri öne süren makrobirimleri oluşturan metinleri doğrudan toplum üretmektedir.

Dilbilgisi yönelimli kültür “Elkitaplarına” bağlıdır, metin yönelimli kültürse “Kitaba” bağlıdır. Bir elkitabı daha başka ileti ve metinlere izin veren bir koddur, buna karşın bir kitap, bir kez çözümlendikten ve elkitabı benzeri biçime indirgendikten sonra, başka metinler üretmek için yeni yollar önerebilecek olan, daha bilinmeyen bir kural tarafından üretilmiş olan bir metindir.

Lotman dil öğrenmenin alışılmış iki yönlü deneyimini anmaktadır. Yetişkin öğrenciler genellikle bilinmeyen bir dile kurallar aracılığıyla giriş yaparlar. Bileşimsel yasalarıyla birlikte bir birimler kümesi elde eder ve konuşmak üzere bu birimleri nasıl birleştireceklerini öğrenirler. Diğer yandan, bir çocuk öğrenmeyi ilk kez öğrenirken, dilin önceden saptanmış zincirlerinin sürekli bir metinsel icrasına maruz bırakılarak eğitilir ve ondan altta yatan kuralların bilincine varmasa bile yetenek elde etmesi beklenir.

Dilbilgisel öğrenme ve metinsel öğrenme arasındaki farklılık Lotman’ı, o kültürü bir metinler kümesi ve kalıtsal olmayan bir kolektif bellek olarak görmek üzere, bir kültürde mevcut olan çeşitli metinlere bakmaya yöneltmiştir.[5]

Bu temelde, Lotman, bazı örneklerine bu kitapta yer verilmiş olan, ayrıntılı kültür çözümlemeleri yapmıştır. “Sınır Kavramı”nın getirdiği bu tür bir çözümlemenin oldukça zengin bir örneğidir. Bu şekilde Lotman, tarihçi olmasıyla, bir kültürün nasıl biçimlendiği ve zaman açısından birbirinden uzak farklı kültür sistemlerinin nasıl karşılaştırılabileceğini açıklamakla ilgilenen bir tarihçi olmasıyla (eşsüremli bir yaklaşım, yani bir kültür sisteminin zamanda belli bir anda betimlenmesini benimseyen) yapısal yöntemi kaynaştırmayı başarmıştır.

Farklı kültürler aynı terimleri kullanıyor görünürken bile, farklı bir sistemde yer almaktadır. Lotman, Ortaçağların ve Aydınlanmanın kültürel dillerini karşılaştırarak, bize kültürlerin tipolojisinin harika bir örneğini sunmaktadır. Bir yandan, içinde her şeyin (sadece sözcüklerin değil şeylerin de) daha yüksek bir gerçekliği gösterdiği bir kültürle ve nesnelerin kendilerinin fiziksel doğaları ya da işlevleri açısından önemli olmadıkları, daha çok başka bir şeyi göstermeleri açısından önemli oldukları bir yerle karşı karşıyayız. Diğer yandan, nesneler dünyasının gerçek olduğu, genel olarak sözcük ve işaretlerin uzlaşımsal inşalar ve yanlışlık araçları olduğu, sadece kültürün inşalarından haberdar olmayan “soylu vahşi”nin gerçekliği anlayabileceği bir kültürel sisteme sahibiz.[6] Bir başka örnek ortaçağ Rusya’sındaki “onur” ve “şan” kavramlarının çözümlenmesiyle verilmektedir. Biz terimlerin az çok eşanlamlı olduğunu düşünürken, ortaçağ Rus kültüründe “onur” bir üstün asta bahşettiği bir tanıma ve ihsanı temsil etmekte ve “şan” daha çok toplumsal düzenin en yüksek düzeylerindekiler için geçerli olmaktadır.[7]

Bu kültür tipolojisi çalışmalarında, çözümleyici yöntem onur ve şanın birbirine, tıpkı iki fonemin birbirine karşıt olup fonolojik sistem içindeki uygun değerlerini karşılıklı almış olmaları gibi karşıt olması anlamında yapısaldır. Fakat araştırma içinde Lotman bir kültür içinde tanımlanan kodun dil içinde tanımlanabilecek olandan çok daha karmaşık olduğunu fark etmiştir ve çözümlemeleri giderek ustalıklı bir hal alıp zengin, karmaşık tarihsel bilinçliliğe sahip olmuştur.

Daha altmışlarda bile, Lotman açık biçimde verili bir kültür içindeki kodların çokluğunun karşıtlık ve melezliklere, ya da “kreolleşmelere” yol açtığını anlamıştı. Daha sonraki yapıtlarında, özellikle de son on yılda [1990] yazmış olduklarında, biyosfer kavramına benzetme yaparak semiyosfer kavramını ortaya atmıştır.

Bu çalışma Lotman’ın semiyosferle ne kastettiğini açık biçimde ortaya koymaktadır, ben can alıcı tanıma dikkat çekmek istiyorum:

… farklı dönemlerden sergilerin, bilinen ve bilinmeyen dillerden açıklama yazıları ve onları çözmek için talimatlarla birlikte yer aldığı bir müze hayal edin; ayrıca müze ekibi tarafından hazırlanmış açıklamalar, tur planları ve ziyaretçilerin davranışları için kullar da vardır. Ayrıca bu salonda tur rehberlerinin ve ziyaretçilerinin olduğunu ve bütün bunların tek bir mekanizma olduğunu (ki belli bir anlamda öyledir) hayal edin. Bu semiyosferin bir imgesidir. Öyleyse semiyosfer içindeki bütün öğelerin, terimleri sürekli değişen, statik değil dinamik bağıntılar olduğunu hatırlamamız gerekir. Bize geçmişten geçip gelmiş geleneksel anlarda bunu özellikle fark ederiz.

Otuz yıl önce, Lotman çoktan metin kavramını bir birlik olarak görüyordu. Bu kavram onun 1964 tarihli, daha sonra 1970 yılında Sanatsal Metnin Yapısı [Struktura Hudojestvennova Teksta] olarak yeniden yayımlanan "Şiirsel Yapı Üzerine Dersler"inin temelini oluşturuyordu. “O semiosfere”de (Semiyosfer üzerine, Trudi, 17: 1984), Lotman bütün semiyosferin (semiyosfer olarak kültürün) tek bir mekanizma olarak görülmesi gerektiğini ve ancak bu şekilde onun çeşitli yönlerini anlayabileceğimizi öne sürmektedir. “Eğer bir sürü dana pirzolasını yan yana koyarsak, bir dana elde etmeyiz. Ama bir danayı kesersek, bir sürü dana pirzolası elde ederiz” diyerek bir sonuca varır.

Bu benzetme sanat ve kültürü dana ve çiğ et terimleriyle görmek istemeyen narin okuru rahatsız ederse, onu daha “soylu” bir benzerine çevirmeye çalışabilirim (bunu yapmama rağmen, Lotman’ın çok güçlü biçimde ifade ettiği temel kavram aynı kalacaktır). Bir sürü dalı ve çok sayıda yaprağı bir araya getirsek bile, ormanı anlayamayız. Ama kültür ormanında gözlerimiz açık olarak, onu kesip geçen sayısız patikayı güvenle izleyerek yürümeyi biliyorsak, sadece ormanın genişliğini ve karmaşıklığını anlamakla kalmayacağız, ayrıca her bir ağacın yaprak ve dallarının doğasını da keşfedebileceğiz.

Ormanın hem genişliğini hem de cazibesini göstermekte ve ormanın yaşamasını sağlayan yaprak ve dalların biçim ve rengini anlamamıza “Düşünen Dünyaların İçinde” yardımcı olmaktadır.

(Metni çeviren: Sabri Gürses)

(Metnin başlığı Kültür Servisi tarafından atılmıştır.)

 



[1]           Small World, İng. Çev.: Abbas Örmen, Adam Yayınları, 1998.

[2]           Victor Erhlich, Russian Formalism (New Haven, Yale University Pres, 1954). [Kısmen: Boris Eichenbaum, Edebiyat Kuramı: Rus Biçimciliği, İng. çev. Sedat Umran içinde.]

[3]           Theorie de la litterature – Textes des formalistes russes(Paris, Seuil, 1965). [Yazın Kuramı, çev. Mehmet Rifat, Sema Rifat]

[4]           “La structure et la forme. Reflexions sur un ouvrage de Vladimir Propp,” Cahiers de l’Institut de Science Economique et Applique 99, 1960.

[5]           “O semiotiçeskom mehanizme kulturi,” Trudi 5 (1971), s. 144-76.

[6]           “K probleme tipologii kulturi,” Trudi 3 (1967), s. 30-8.

[7]           “Na oppozitsii ‘çest’-‘slava’ v svetskih tekstah kievskova perioda,” Trudi 3 (1967), s. 10-112.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış