Advertisement

Düşüş

Düşüş

Şiir duygularla yazılır diye düşünenler fena halde yanılıyor. Şiir sözcüklerindir diyenler de… Şiir bir dünya fikriyle yazılır. Hiç yakalanamayan anlam arayışı, dünyanın tenine dokunma çabası ancak böyle mümkün. Şiir kaybolduğumuz, kovulduğumuz yerden ister kaçış ve kurtuluşun Dionysos şenliği sayılsın ister oraya varmak, tam ve bütün olmak, kökle, kökenle sarmaşmak arzusunun mistik edalı bekleyişi, teslimiyeti ve kabulü olsun bu cehennemi ve sürekli düşüş haline tahammülün yuvasıdır, rahmidir, kovuğudur. Bu dünyanın, dünyada oluşun, insan oluşun kaynağını oluşturduğu kötülüğe karşı bir direnme biçimidir. Direnmenin estetiğidir. Kaybedilen anlamı kurmak için sürekli aramak. Melankolik bir kara delikken ya da açık bir yarayken arzuladığı neşeli bir çokluktur onun. Şenbilimdir, deliliktir o. O yüzden şiir duygunun kuytusunda birikmez, düşüncenin mağarasında demlenmez. Efendi dilin kölesi olmaz. Nesnelerin, şeylerin sınırları olan sözcükte eğleşmez boşluk arar, sözcüğü boşluk olsun için aşındırır. Oradan oluk oluk kan olup akar, şeylerin aşınmış sınırlarıdır akan, akışın hışırtısı zımparadan geçmiş sözcüklerin çapakları, talaşlarıdır. Eksikten doğandır o. Alevleri göğ yukarı çeker. ‘Direnmek Yaratmaktır’ der. Şiir düşüşü bilmek, düşüş anına sahip çıkmak, o andan, o ilk, çıkışsız, mutlak yenilgiden erdem yaratmaktır.

Tüm yaratılış efsaneleri -semavi olanlar da dahildir buna- ‘şeytan’ tarafından ‘kandırılmış’ ‘insan’ın cennetten kovulması, dünyaya indirilmesi, atılması, düşüşü hikâyesi üzerine kuruludur. Bir düşüştür insan, düşkündür de o zaman. Düşkünlük zapt edilemez arzu iştahı ve o iştahın yol açtıklarının ceza karşılığını iç içe taşıtır ona. Bu kip üzerinde yükselmiştir çağlar boyu suç ve ceza ilişkisi. Her suçlu, suç, günah, kabahat kavramlarıyla ilişkisinde o ilksel olana yüzünü döner. Dini ilkeler, toplumsal normlar ya da hukuk hiç fark etmez. Ceza kesmek, suç isnat ya da icat etmek kökeninde insanın kovulduğu, atıldığı, düştüğü, düşkünleştiği dünya denen bu rezil bekleme odasındaki zamanını sorunsuz geçirmesi için sorunlu olduğunu düşündüklerini etkisizleştirme çabasıdır bir anlamda. Nasıl ki tanrı günah işlediğinde Adem’i ve Havva’yı cennetinden kovmuştur, nasıl ki onlar artık birer atıktır; dünya üzerinde de toplum sözleşmesini, devlet düzenini bozmaya teşebbüs eden, aykırı ses olmaya meyleden herkes de öyledir. Devlet dediğimiz, bu yaratılış mitinin devamından başka nedir?

Bu cennetten, Altınçağ’dan düşüş geçicilik de taşır. Belki de bu geçicilik ölümlülüğünden daha büyük cezadır insana. Sürekli bir gurbet, mahrumiyet, hapislik hissi içinde dünyada yaşayan insan kaybettiği cenneti arayacak, onu yaratmaya çalışacaktır var olduğu sürece. Onu o Altınçağ, o cennet düşü ayakta ve güçlü tutacaktır. Bu dünyada kaldıkları süre içinde tanrı buyruğuna itaat ederlerse eve dönüş muhteşem olacaktır.  Vaat edilen kaybettiği cennet ona geri verilecektir.

Modern toplumda bu mit daha şeytani zekâların yarattığı rıza ve hegemonya çemberinde artan bir acımasızlıkla devam etmektedir. Düzeni bozmaya yönelik, itirazlar, sorgulamalar, ona dair itaatsizlikler tüm haklardan yoksun bırakılış, itibarsızlaştırma, tecrit… türlü seçenekle insanı durmadan ve durmadan o ilk suça, başlangıca atıfla düşkünleştirmeye çalışmaktır. Modern insan bir Sisyphos’tur ve mitler -Barthes yıllar önce söylemişti- hâlâ  hayatlarımıza egemen. Rıza hâlâ onlarla yaratılmakta. Mistik bağlamda bir çileciyle modern devlette rıza üzerinden kurulmaya çalışılan muteber yurttaş imgesi birbirinin o nedenle bir anlamda yakını.

Kaostan uzak, düzen içinde ‘tutulmak’… Hangi ideolojinin kurgusuyla kurulmuş olursa olsun tüm devletler o başlangıç metaforunun ritlerini tekrarla varlıklarını sürdürür. Tanrısal nizamın, mutlak düzenin temsili, o akılla bugün de böyle devam etmekte. Bugün yine modern insanın çığlığı olan hakikat, adalet, vicdan, erdem kavramlarına o nedenle hukukun, ‘sistem’in, devletin içinden yanıt aramanın boş ve umutsuz bir hayal olduğunu düşünüyorum hem de uzundur.

Var olan düzenin bir vakitlerinde sahip olduğumuzu düşündüğümüz, sivil itaatsizlik dahi olmayan, kimi haklarımızın kullanımı bugün suç delili olabiliyor. Burada anlaşılmaz bir şey yok. ‘Düzen’ için toplumlar durmadan yeniden yeniden kurgulanırlar. Bu bilinmedik bir şey değil. Tarih de öyle dondurulmuş bir buz kütlesi değil; onu da çok iyi biliriz ki iktidarların ihtiyaçlarına göre her gün yeniden okunup yazılırlar. Bellek de öyle edilgen bir depo değil. Ama bellek tarih gibi de değil. Baskı, şiddet, korku bir süreliğine onu mağarasına çekebilir; ama o alacakaranlıktan süt sağar. Uyur ama unutmaz.

Modern insanın mitolojik esini ne iyi ki yalnızca düzen inşa modeli taşıyan yaradılış mitleri değil. Düşüş hissi ve düşüncesi dünyayı bir bekleme odasına dönüştürebilir elbette kimileri için. Suçluluk duygusu elini kolunu bağlayıp her erke itaat etmeye zorlayabilir insanı. Ama ona sorular da sordurabilir. Düşüşü uçuşa dönüştürmenin olanaklarını da verebilir. İnsanın asıl cezası da ödülü de budur belki. İnsan seçebilir. Eylemlerini, sözünü, olduğu, olması gereken yeri seçebilir. Modern insanı bu seçime götüren en etkili ve kalıcı yol sanattan başkası değil. Bugünü de, dünü de geleceği de başka yerde aramamalı. Korkunun aşık atamayacağı tek yerdir orası. Diyonizyak bir kahkahadır o. Şimdilerde ‘sarı’ bir kahkaha.

Ne öğrendimse şiirle, şiirlerden öğrendim. Bugünlerde vahşi bir hayvan uluması geziniyor içimde. İnsandan umudu kestim ondan uzaklaştım. İçindeki hayvanları serbest bırakan, onları tanıyan ve onlarla konuşanlarla yakınım. Ulumalarımız, kahkahalarımıza karışsın; acılarımızdan şenlikler doğsun. Kaos umudumuz olsun.

 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış