Distopyada aşk ve sanat bir umut yaratabilir mi?

Distopyada aşk ve sanat bir umut yaratabilir mi?

Bu yıl Nobel edebiyat ödülünü kazanan Kazuo Ishiguro’nun “Beni Asla Bırakma” romanı 2005 yılında yayımlandığında Time tarafından İngilizce yazılmış en iyi 100 roman listesinde gösterilmişti. “Ölmeden önce okumanız gereken 1001 kitap” listesinde de yer alıyor. Yazar her ne kadar “İngiltere, 1990’ların sonları” diye mekân ve zaman belirtse de, bu vurgu romanın  distopik bilim kurgu olarak algılanmasını engellemiyor. Ishiguro organ nakli için klonlanan insanların hikâyesini anlatırken, “Distopyada aşk ve sanat bir umut yaratabilir mi?” sorusu etrafında çok güçlü bir duygusal empati atmosferi yaratıyor. Bilimin “organ bağışı, klonlama” başlıklarıyla vaat ettiği ölümsüzlük hayalinin yarattığı tartışmalara edebiyat cephesinden etik ve vicdani sorular ekliyor.

Japon yazar Haruki Murakami adı yıllardır Nobel edebiyat ödülü için geçiyor. Murakami henüz bu ödülü alamadı, ama bu yıl bir başka Japon kökenli İngiliz yazar Kazuo İshiguro, ödülü kazandı. Ishiguro Nagasaki’de doğmuş, ancak beş yaşındayken ailesiyle birlikte geldiği İngiltere’de büyümüş ve orada yaşamaya devam ediyor. İngilizce yazıyor. Nobel haberlerinde “Japon asıllı İngiltere vatandaşı” olduğu vurgulandı. Ishiguro, 1989 yılında verdiği bir röportajda kendini İngiliz mi yoksa Japon mu hissettiği sorusuna “İnsanlar üçte iki bir şey, gerisi başka bir şey değil. Mizaç, kişilik ve bakış açısı böyle bölünmüyor. Bunlar net biçimde ayrılmıyor. Sonuçta garip homojen bir karışım oluyorsunuz. Kültürel ve ırksal olarak karışık insanlar bu yüzyılın sonunda daha yaygın olacak. Dünya bu yöne gidiyor” karşılığını vermişti. Murakami tutkunları beklemeye devam edebilir, “Ishiguro Japon kontenjanından ödül kazanmadı, o İngiliz” diyenler var. Ancak, “Daha 5-10 yıl Murakami’ye sıra gelmez” görüşünde olanlar da az değil.

Ishiguro bugüne dek birçok edebiyat ödülü kazandı. Son olarak da, Nobel Akademisi tarafından "dünyayla bağların aldatıcılığının altındaki boşluğu ortaya çıkaran büyük duygusal gücü bulunan romanlar yazan yazar" ifadeleriyle onurlandırıldı. İsveç Akademisi üyesi Sara Danius da “Jane Austen ve Franz Kafka’yı karıştırıp içine biraz da Marcel Proust katar ve karıştırırsanız, ama çok da değil, Kazuo Ishiguro’nun yazdıklarını elde edersiniz” değerlendirmesi yaptı. Ishiguro da en çok etkilendiği yazarlar arasında Dostoyevski ve Proust’u sayıyor. Kitapları Türkçeye çevrilen yazarın bazı romanları sinemeya da uyarlandı. “Beni Asla Bırakma” yayımlandığında büyük ilgi görmüş ve sinemaya da uyarlanmıştı.

‘Sanatınız ruhlarınızı sergiler’

“Beni Asla Bırakma” organ nakli amacıyla klonlanmış çocukların yatılı okuduğu Hailsham’da başlıyor. Öğrencilere sürekli özel oldukları, bedenlerine çok iyi bakmaları gerektiği anlatılıyor. Sanat, özellikle şiir ve resim yüceltliyor. Oysa onların bir geleceği yok. Ya da gelecekleri çok önceden belirlenmiş, yetişkin olacaklar ve hayati organlarını bağışlayacaklar, sonra “tükenecekler”. Kitaplarda okudukları, filmlerde izledikleri dünyaya giremeyecekler. Nitekim bir gözetmen onları bu konuda uyarma gereği duyuyor: “Hiçbiriniz Amerika’ya gitmeyeceksiniz, hiçbiriniz film yıldızı olmayacaksınız, hiçbiriniz süper marketlerde çalışmayacaksınız.” Peki o zaman bu çocuklara neden kitaplar okutulur, niçin sanat eğitimi verilir, neden bazı eserleri seçilir ve galeriye götürülür?

Gerçeklerin tam söylenmediği bir ortamda söylentiler yayılır. Birbirine gerçekten âşık bir kız ve erkek okulu yönetenleri aşklarına inandırabilirlerse organ bağışlarına başlamadan önce birkaç yıl birlikte zaman geçirebiliyorlarmış, söylentisi gibi. Hatta kitabın kahramanlarından Tommy aşklarının kanıtının galeriye götürülen eserlerinde aranacağına inanır. “Çünkü sanatınız sizin ruhlarınızı sergiler.” Bu acı çeken, âşık olan, sevişen, merak eden, hisseden klon kahramanlar öğretilmiş bir çaresizlik içinde kaderlerine razı organ bağışı için çağrılacakları ve üçüncü, dördüncü bağıştan sonra “tükenecekleri” zamanı bekliyor. Bu kabullenmişlik okurda isyan duygusu yaratıyor. Ancak romanın klon kahramanları mücadele, isyan, reddediş gibi irade göstergelerinden uzaklar. Sadece, bu distopik dünyadan aşkla birkaç yıl çalma umuduna inanıyorlar. Birkaç yıllık bir erteleme umuyorlar. Oysa, onların eserlerini toplayan Hailsham yöneticilerinin amacı bambaşkadır. Duyarsız dünyaya sanat aracılığıyla bu klonların “ruhları olduğunu” kanıtlamak, “Şu sanat eserlerine bakın! Bu çocukların birer insan olmadığını kim iddia edebilir?” diyebilmek. Ne yazık ki; insanlar kalpten, felçten, kanserden ölürken, organ bağışı yapan klonların “ruhu” olup olmadığıyla ilgili değildir, onlara karşı kördür, sağırdır.

Ishiguro, distopik bir dünya kurarak bugünün bazı sorularına/sorunlarına gelecekten uyarılarla yanıtlar veriyor. Yapay zekâ tartışmalarının alevlendiği bu günlerde, geleceğin dünyasının yeni alt sınıfları olarak klonları hikâyeye dahil ediyor. Klonlardan Ruth, ayak takımından kopyalandıklarını söylüyor.  “Olası modelleri aramak istiyorsanız, o zaman sefil yerlere bakın. Çöp tenekelerine bakın. Klozetin içine bakın, nereden geldiğimizi göreceksiniz” diyor. Geleceğin dünyasındaki yeni hiyerarşik yapı, eski dünyanın sınıfsal kodlarıyla belirleniyor.

‘Tür’ tartışmaları

“Beni Asla Bırakma” yayımlandığında  hangi türe dahil olduğu uzun tartışmalara neden olmuştu, Romanı fantastik, bilim kurgu bir eser olarak alkışlayanlar olduğu gibi, bu tanımlamalara katılmayanlar da olmuştu. Türler arası geçişlerin yaygınlaştığı, ayrımların belirsizleştiği günümüzde bu “tür” tartışmaların içinden çıkmak pek kolay değil. Kazuo Ishiguro son kitabı “The Burried Giant” için verdiği bir röportajda “Okurlarım beni anlayacak mı? Ne yapmaya çalıştığımı kavrayabilecekler mi, yoksa yüzeysel elementlere takılıp eserime önyargıyla mı yaklaşacaklar? Bunu yalnızca fantastik bir kitap olarak mı görecekler?” deyince bilim kurgu edebiyat efsanelerinden Ursula K. Le Guin hemen tartışmaya girdi. Le Guin “Evet, elbette ki eserini fantastik olarak görecekler. Bunu neden yapmasınlar ki? Ama görünüşe göre yazarımız bu kelimeyi hakaret olarak kullanıyor. Bir edebiyat türünü eserinin ona dahil edilmesinden korkacak kadar hor gören hiçbir yazar o türün derin anlamları şöyle dursun, ‘yüzeysel elementlerini’ bile ciddi bir amaç uğuruna başarılı bir şekilde kullanamaz” diye kendisine çıkıştı. İshiguro ise “Yanlış adama çattı. Ben perilerin ve ejderlerin safındayım” karşılığını verdi.

Ishiguro “Türler arası kurallar bu kadar katı olmamalı” görüşünde. Eğer ille de bir tanım gerekiyorsa, “Beni Asla Bırakma”, distopik  bilim kurguya daha yakın duruyor. Yazar kitabın başına “1990’ların sonları” diye zaman koyarken, kitapta deşilen sorunların güncelliğine özel bir vurgu yapmak istemiş olmalı. “Beni Asla Bırakma”, bu vurguyla “günümüzde geçen” bir distopya! Klonlama bilim dünyasında uzun yıllardır gündemde. Bu işin bir koyundan klonlanan Dolly ile sınırlı kalmadığı, hatta bugün Doğu Avrupa’da üç klon insan yaşadığı vb. haberler basına yansıdı. İnsan klonlamak yasak, ancak bilim dünyasının bu yasağa ne kadar uyduğu da spekülasyonlara açık bir konu.

Hanif Kureishi’den bir distopik öykü: Vücut

Ishiguro’nun kitabı bir başka İngiliz yazar Hanif Kureishi’nin distopik öyküsü “Vücut”u anımsattı bana. İshiguro’nun romanında klonlar organ nakli için yetiştiriliyor, Hanif Kureishinin kitabında ise bu kez zengin ve yaşlı kadınlar ve erkeklere “ebedi gençlik” vaadiyle beden avcıları devreye giriyor. Kitabın çarpıcı kapağında fermuarlı bir giysi gibi yeni bir bedenin giyilmesi resmediliyor. Kapak tasarımını Utku Lomlu yapmış.

Kureishi’nin kahramanı yaşlı bir erkek yazar; “bir ayağı çukurda enkaz yığını” bedenini verip, yenisini alma önerisi aklını çeliyor. Önce kısa vadeli olarak bir vücut “kiralıyor”, çengellere asılı ölü çıplak bedenler arasından bir beden seçiyor, ameliyat oluyor ve “yeni vücut”a sahip oluyor. İlk duygular, anlatılmaz bir sevinç, memnuniyet, bir Narkissos hali. Eski beyni, yeni bir vücutla kullanan yaşlı bir yazar ne yapar? Daha çok sevişir, bedeninin tüm olanaklarını kullanır, sınırlarını zorlar, erkeklerle yatar, jigololuk yapar, orji partilerine katılır, bedenini satar, seyahat eder, mankenlik yapar v.s…Yaşlı bedeniyle ne kadar “zihin” dünyasında, kültürel alemde var oluyorsa, yeni bedeniyle de o kadar fiziksel dünyada boy gösterir. Ancak birilerinin hayali, başkalarının karabasanıdır. Zengin ve yaşlı insanlar genç vücutlar istiyorsa ve yeterince genç ölü vücut yoksa ne olur? Bir vücut kapmaca, cinayet salgınına dek gitmez mi bu arayış? Sokaklarda vücut avcılarının peşine düştüğü genç kadın ve erkeklerin hikâyesi okuru bir başka distopik dünyanın içine sokuyor.

İnsanlığın tarihi biraz da bedenlere yazılıyor, bedenler üzerinden yazılıyor. Ütopya kitaplarında kadınlar ve erkekler cinsiyet kimliklerinden, rollerinden özgürleştirilirken; distopyalarda bedenler üzerinden yepyeni hegemonyalar kuruluyor, sınıfsal kodlar yeniden yazılıyor, geleceğin etik ve vicdan sınavları için yeni sorular ortaya atılıyor.

------

Beni Asla Bırakma, Kazuo Ishiguro,Yapı Kredi Yayınları,  271 sayfa

Vücut, Hanif Kureishi,  Everest Yayınları, 316 sayfa.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış