Advertisement

Dil ve tarih kurumlarının sonu

Dil ve tarih kurumlarının sonu

Başka kültür kurumlarının yanı sıra TDK ve TTK da özelleştirme listesinde. Çok kişi inanmakta güçlük çekiyor. Gerçi iktisadi liberalizme geçildiği için bazı kamu hizmetlerinin artık devletten değil, özel sektörden alınacak olmasına, ayrıca giderleri gelirlerini çok aşan devletin acilen para bulmak için elde avuçta ne varsa yıllardır bir bakanın deyişiyle “babalar gibi” satıp durmasına alıştık, artık pek şaşırmıyoruz. Yine de, 14 Ağustos tarihli gazetelerin haber verdiği torba yasa tasarısındaki özelleştirme listesinde başka kültür kurumlarının yanı sıra TDK ve TTK adlarını da görünce şaşırdık. 

Sanıyorum, şaşırmamızın nedenlerinden biri, bu kurumları hiç para kavramıyla birlikte düşünmemiş oluşumuzdur. Bırakınız gelir getirmeyi, devlete belirli bir maliyetleri bile vardır herhalde der çoğumuz. Oysa cumhuriyetin ve Atatürk’ün sağlamış olduğu bazı binaları, gelirleri ve belki de ülkenin en çok kazanan yayınevleri olmak gibi bir özellikleri var bu kurumların. Millî Eğitim’e bağlı okullar başta olmak üzere resmî kuruluşlar bu kurumların yayınlarını satın almak ve aldırmak zorundalar. İmla kılavuzundan sözlüklerine, ders kitaplarına ve devlet memuru konumundaki ilgili araştırmacı-akademisyen-yazar kadrolarının ürünlerine kadar tümünü bu yayınevleri basar ve öğretmenler, öğrenciler, memurlar şu ya da bu biçimde satın almak zorunda kalır. Dolayısıyla, işin mali yönü pek hafifsenecek gibi değil. 

Yine de, bu iki kurumun resmî dil ve tarih ideolojilerinin uygulanmasındaki başrolleri düşünüldüğünde, parasal getirilerinin akla gelmemesi normaldir. Acaba o rollerinde iktidarın beklentilerini yerine getiremiyor olabilirler mi?

TDK ve TTK, cumhuriyetin özerk kurumlarındandı. Eski adıyla, muhtardılar. 12 Eylül faşizmi tarafından muhtariyetlerine son verildi ve Türk-İslam çizgisinde bir devlet kurumuna (AKDTYKTDK) dönüştürüldüler. Gerçi kime sorsanız, onlar daha önce de devlet kurumlarıydı diyecektir, çünkü bu kadar çok muhtarın var olduğu ülkemizde o sözcüğün ‘özerk’ anlamına geldiği bilinmez, bilinmesi istenmez. Her neyse.

AKDTYKTDK kurulunca eski TDK mensupları çalışmalarını Dil Derneği’nde eski çizgide sürdürdüler. AKP iktidarı da dışarıdan göründüğü kadarıyla TDK ve TTK ile şu son darbe girişimine kadar uyumlu çalıştı. Ancak, bence bir alt-emperyalizm girişimi olan Gülen okulları ve Türkçe Olimpiyatları furyasında bu kurumların oynadığı roller düşünüldüğünde, AKP için bir reformla çözülemeyecek düzeyde sorunlar doğmuş olabilir. Buna diğer kültür kurumları ile Atatürk Kültür Merkezi ve bir bölümü zaten saraylaşmış olan Orman Çiftliği’nin de dahil olduğu listenin bütünü eklendiğinde, tasfiyenin çok daha radikal ve kapsamlı olduğu izlenimi doğuyor.  

Benim gibi devlet dışı okuryazarlar açısından bakıldığında gerek TDK gerekse TTK, arkalarında devlet zoru olmasa ayakta zor duracak yapılardır. Cumhuriyet devriminin tıkanmasıyla birlikte onlar da tıkanmışlardır. Tıpkı üniversiteler gibi hiçbir zaman gereğince özerk olamadıkları ve ilkel siyasetlerin buyruğu altında ezilip büzüldükleri için pek saygın sayılmazlar. Ancak bu durum, gördükleri resmî merci işlevi açısından, özelleştirme haberinin ilk anda bir pratik boşluk doğurmasına engel değildir.

Acaba AKP iktidarı bu kararı alırken nasıl bir perspektifle davrandı? Düpedüz ticari bir satış söz konusuysa, olası müşteriler aldıkları kurumları birer yayınevi olarak sürdürebilirler. Peki öyle bir durumda, kurumlar piyasanın biçimlendirmesine bırakılırken, devlet tarih yazıcılığını ve dil yönetimini kendi mantığı içinde “başı boş” mu bırakacak? Dili belki, ama tarih yazıcılığını rahat bırakacağını hiç mi hiç sanmıyorum devletin. Büyük olasılıkla, şu aralar en sık başvurulan el koyma yöntemi olarak birer “kayyum” atanarak belirli heyetler yoluyla kopuşun/geçişin çok da radikal olmadığı izlenimi yaratılmaya çalışılacaktır. Ancak, geçiş prosedürleri ne olursa olsun, kısa ya da orta erimde kurumların işleyiş, denetim ve bağlı oldukları makam açısından kökten değiştirilmeleri beklenir. Ufukta hayal meyal, 2023’e kadar bütün sistemin kendi damgasını taşır hale gelmesini isteyen bir akıl seziliyor.

Dil ve tarih disiplinleri, özerk ve özgür çalışma olanaklarının sağlanmadığı bir ortamda işini yapamaz, tıpkı diğer BSF (bilim sanat felsefe) alanları gibi. Böyle bir ortamın yaratılması ise herkesin sorumluluğunda. Herkesin, gücü ve yetisi oranında. 

Aksi halde önümüzdeki dönemlere ne gibi sıfatların uygun görüleceği besbellidir.  

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış