Advertisement

Didem Madak şiirinde çocukluk, kadınlık ve dişilik

Didem Madak şiirinde çocukluk, kadınlık ve dişilik

Sözleri tekrarlayarak yok eden çocuk gibiyim
Acı çekmeyi öğrendiğimde ismimi de öğrendim
“Sus-dinle-sus-sus-dinle-sus…
kapısesikilitsesikapısesikilitsesi…”
Sesleri dinleyerek büyüdüm efendimiz

Rüyamda bilmediğim bir yazıyı okuyup anlayarak
Ne anladıysam sonra ağlayarak

Yüzüm kilitlendiğinde anahtar sözler yoktu efendimiz
Sözlerin arasındaki boşlukta
Acı çekmemeyi öğrendim.
“Pulbiber Mahallesi”, Efendimiz isimli şiirden

Madak’ın her üç kitabında da belirgin bir temadır çocukluk; anımsanan bir geçmiş zaman olarak değil, bundan çok daha yoğun bir biçimde şairin gittiği-göçtüğü her yere yanında taşıdığı bir hal, bir olageliş anıdır. Bir diğer deyişle, çocukluk bir kiptir Madak için. Bile isteye tercih ettiği bir varlık durumudur. 

İçine fırlatıldığı kadınlık kurgusuna karşı durmasını, direnmesini, toplumsal düzenin dayattığı sözde cennetin vaatlerine kanmamasını, çocukluğun yabansı cennetini her vakit aklının bir köşesinde tutmasını, hiç korkmadan ruhun mağaralarına, reddedilmiş, dışarıda bırakılmış insanlık hallerinin “barındığı” yeraltına inmesini ve orada dilediğince kalmasını sağlayan; orta sınıfların –pekâlâ da bilinçli– düşme korkusuyla, bu korkunun yeniden ve yeniden ürettiği yaşam tekrarlarıyla ince bir ironi eşliğinde “dalgasını geçmenin”, dışarlık kalmakta, tuhaflığını korumakta bir yeis görmemenin gizli zırhıdır aynı zamanda çocukluk. 

Yetişkin masalları

Hatta öyle ki, ne zaman çocukluğunun, çocuklaşmanın ya da bilinçli bir biçimde kuşandığı çocukluk personasının elinden alındığı hissine kapılsa bir nebze de olsa panikler, derin bir hüzne kapılır şair. Öyle ki çocukluğa dair bu olageliş, ne vakit elinden kayıp gidiyor gibi olsa hemen bir yetişkin masalı uydurur kendine. Ancak bu yetişkin masalları da normalleştirilmiş, hayal âlemi kısıtlanmış, iğdiş edilmiş yetişkinin dilinden konuşmaz. Madak’ın yetişkin masalları da şiirindeki diğer ögeler gibi insanın sadece çocukken tüm berraklığıyla deneyimleyebileceği bir temsiliyetler öncesi hale kanca atan duyumsama halleridir. 

Pollyanna da, Andersen Masalları ya da Füsun’dan emanet anne masalları da böyle bir duyumsama halinin mihenk taşları gibidir. Onlar aracılığıyla “kadınlığa düşmeden” önceki yabansı cennet, mısır tarlalarının gece hışırtısı, Ay’ın Işıl’a sığışan ışığı, mor zambakların içine düşen çiy taneleri, “en” yetişkin halinde bile Didem Madak’ın sesini yetişkin, işini bilir bir kadın sesine dönüşmekten korur. Onun ne öğrenilmiş kadınlıklarla ne de öğrenilmiş erkekliklerle işi yoktur pek. 

Öyle işi yoktur ki kendisi böyle bir tekrara düştüğünde dahi kendi varlığına karşı da aynı derecede acı bir taşlamayla “ayar vermekten” geri durmaz; bu, öz-yıkımı getirecek olsa bile. Dahası, belki de Madak’ın sesindeki sevecen tını nedeniyle, onun okuru tehdit altında hissetmez kendini. Bununla birlikte şiirdeki yetkinliği ve kendi şiirinin estetiği üzerine çokça kafa yorduğu da açıkça ortadadır. Bu çıkarımı da, diğer unsurların yanı sıra aynı çocukluk/çocuksuluk bilgisi sağlamaktadır bize. Sık sık –anımsadığı çocukluğunun geçmişte kaldığını düşündüğü anlarda bile– çocukluk personasını, dünyaya şaşkın gözlerle bakan çocukluk maskesini geçirir yüzüne. 

Çocuk taklidi yapmaz Madak; çocukluğu bir zırh gibi giyer üzerine. Temsili sisteme bütünüyle uyumlanmamışın, dışarıda bırakılmışın, dışarlığın yarım yamalak kelimeleri ile şiirini kurarken, “çocuk olagelişin” tekinsiz dünya karşısında geliştirdiği tüm yaşam stratejilerini devreye sokar. 

Çocuk olma halini yok etmenin, büyümenin ve içinde yaşayageldiğimiz dünyada büyümenin dayattığı erginlenme törenlerinin varlığı ve benliği bin bir parçaya bölen vahşi doğasının bütünüyle farkındadır. Bu nedenle böylesi yıkıcı bir ben’e ulaşmaktansa eksik, yarım, olmamış kalmak onun şiirinde bilinçli bir tercih olarak belirir. 

Ya siz,
         Nasıl bilirdiniz çocukluğunuzu, ey cemaat?
         Nasıldı
         Öldürdüğünüz birinin cenaze namazını kılmak?
         (
Ah’lar Ağacı, Ah’lar Ağacı şiiri, ikinci bölümden)

Bu bağlamda Madak şiiri, Emily Dickinson şiiriyle de kimi akrabalıklar barındırmaktadır. Dickinson da tıpkı Madak gibi çocuk maskesini takmış ve belki daha da ileri giderek onu bir daha asla çıkarmamış şairlerden bir tanesidir. Kanımca Madak da bu akrabalığın farkındadır ki Pulbiber Mahallesi’nde akrabası Dickinson’a bir selam çakar.

         Duysa da fark etmeyecek olanlara
         Acı eşiğinin olmadığını söyleyen Emily Dickinson’a

Ötekiler’in sessizliği

Madak şiiri, bir anlamda nakaratların şiiridir de. Deleuze ve Guattari’nin “Bin Plato”da vurguladıkları ve Ulus Baker’in de “İki Konferans”a yazdığı önsözde ifade ettiği üzere o, “tıpkı mezarlıktan geçen bir çocuğun korkulu ıslığı” gibi kendi yersizyurtsuzluğunun seslerini ararken bir yandan da fallus ve logos merkezci, kanonun içinden bir heyula gibi beliren eril aklın kelimelerini sıkı bir tekrarla bozarak okuruna bu erk sahibi, eril dirimin ürettiği dilin, kendisi gibiler için her halükârda barındırdığı anlam boşluğunu işaret eder; sessiz kalmış “ötekilerin” dillerini, böylesi bir çoksesliliği duyulur kılmak için kelimelerden ziyade seslerden faydalanır. 

Bir diğer deyişle Madak kendi yoksun bırakılmışlığının, annesizliğinin; bu erken erginlenme töreninin –ki bu erginlenme töreni bir ölüm üzerine kuruludur– içine tohumlarını saçtığı bu yalnızlığı, kendine bir sesli alan açarak, her yere beraberinde taşıyabileceği bir ses bloğu, belki de ses aurası demeliyiz, kurarak aşmaya çalışır. 

Onun şiiri yalnızlığın, imkânsızlığın, fırlatılmışlığın içinde çocuk personasını koruyarak örülmüş bir nakaratlar dizgesidir. Madak kendi etrafında böyle bir sesli alan, bölge kurmuş, şiirini de tüm korku ve endişesine rağmen cesaretini toplamış bir çocuğun ıslığı gibi üflemiştir. Nefes nefese bir şiirdir bu. Kimi vakit soluklansa da, yersizyurtsuzluğunda göçebeliğini koruyan, yürüyüp giden bir şiir.

Madak’ta aşk, kadınlık ve dişilik de kanımca çocukluk personasının baskın niteliği göz önünde bulundurularak okunmalıdır. Madak, şiirleri genelinde iddia edildiği ölçüde aşk üzerine söz kurmamıştır; o bundan ziyade aşkın imkânsızlığı üzerine düşünmüş bir şairdir. Belki şöyle bir soru yöneltmek yerinde olacaktır: Ölümle, özellikle de annenin erken ölümüyle karşılaşmak küçük bir kız çocuğundan bir kadına evrilmeye yazgılı bir benliğe ne söyler, ne getirir? Böylesi bir kayıp, yeryüzünü okumak konusunda türlü yetenek barındıran bir ruha ne türde bir yaşlılık halini, hem de erkenden taşır? 

Daimi özlem duyulan bir annenin yitirilmesinden kaynaklı yersizyurtsuzluğu hem bu dünya üzerindeki eylem planına hem şiirine hem de mekânlarla kurduğu ilişkiye taşımış bir şairdir Madak. 

Eğer aşk, insan olma halimize içkin eksikliğin tamamlanabileceğine dair bir söz, fırlatıldığımız bu yerde kendimizi evde ve affedilmiş hissedebileceğimize işaret eden bir olasılık ise, Madak böyle bir tamamlanmanın, böyle bir bütünlenmenin mümkün olmadığını, aşkın hep verilen ama asla tutulamayan bir söz olduğunu sanki daha en başından bilir gibidir. 

Faşizan nüve

Özellikle heteroseksüel ilişki kipinin, libidinal ekonomiye dair tüm belirlenimleriyle birlikte kendini kadın olarak kurmuş, kurmak zorunda kalmış ya da bir kez kurmuş ama illüzyonu kırılmış benlikte hakikâtini ortaya çıkarması sarsıcı bir deneyimdir. Ne de olsa böylesine kök salmış bir illüzyonun kırılmasıyla birlikte kadın (diye adlandırageldiğimiz benlik) içinde cinsellik de barındıran hiçbir deneyimi hiyerarşiden muaf, “ben” ile “sen” arasındaki faşizan nüveden bağımsız deneyimleyemeyeceğini keşfetmiştir. 

Burada sözünü ettiğimiz faşizan nüve, arzu üretim kipine öylesine içkin, libidinal ekonominin dinamiklerine öylesine bağlı bir doğadadır ki, köle köleliğinin farkında olduğunda, bu hiyerarşik yapının dönüşüm ve özgürlüğüne ket vuran niteliğinin ayırdına vardığında bile cinsellik pratiği içinde ve bu pratik dahilinde arzusunu kurarken kendi varlık deneyimini yok eden ya da hiçe sayan hiyerarşiyi bir yandan da talep etmekten ve böylelikle de yeniden üretmekten kaçınamaz. 

Kapitalist üretim kipinden, kadın bedeninin metalaşmasından bağımsız, dişi ağırlıklı bedene kendi arzu üretiminin erkekegemen libidinal kuşatmalar öncesi niteliğini anımsatacak bir cinsel deneyimden (heteroseksüel deneyim) söz edebilir miyiz? Bu şimdilik bir soru olarak kalmak durumunda. Ancak şunu söyleyebiliriz: Madak gibi heteroseksüel cinselliğin, bu cinsellikle birlikte üreyen arzunun ve aşkın birer aporia olduğunun farkına fazlasıyla varmış, bu illüzyon kırılmasını yaşamış, buradaki hiyerarşi üzerine kurulu yıkıcı arzu üretiminin benlik üzerindeki tüm olumsuz karşılıklarıyla yüzleşmiş kadınlık halleri için bütünlenmeye dönük her türlü umut, yok olmamışsa bile şimdilik ertelenmiştir. 

Şair açısından bu hakikâtten geriye kalan, özgürleşme, dönüşme ya da yerküre üzerinde salınma olasılığının (bu şimdilik mevcut olmaktan uzak bir olasılıktır) yasını tutarken bir taraftan da şiir yoluyla bu korkunç şahitliğin kaydını tutmak olacaktır. Madak, bu verili, temsili sistemde duyacağı her türlü arzu ya da sözde aşkın bir parodiden ibaret olacağının bilincindedir. Eksiğin giderilmeyeceğini, giderilemeyeceğini bilir. “Ah’lar Ağacı” kitabına aldığı Müsveddeler şiirinin üçüncü bölümünün başında şöyle seslenmektedir;

Bazı vakitler tren geçiyor evin yakınından
         Yaşlanıyorum pencereden her bakışımda
         Anna Karenina’yı taklit ediyor zaman,
         Atıyor kendini raylara.
         Neden her aşk
         Bir kadının cenazesini kaldırır mutlaka.

Her ne kadar kimi vakit Madak’ın eril ve kısıtlı libidinal ekonominin dışına taşan dişil arzuyu dile getirmiş olduğu iddia edilmiş olsa da kanımca şair, feminist kuram çerçevesinde kimi vakit mistifiye edilerek ve kimi vakit de özlemle çağrılarak aranan bu “sözde” dişil arzunun muhtevası konusunda müphem bir bilgiye sahip olduğumuzun, bu dişilik bilgisinin –eğer varsa– toplumsal kadınlığın beraberinde getirdiği kadınlık bilgisiyle karışarak, en azından belirsiz bir niteliğe büründüğünün fazlasıyla farkındadır. 

Dişilik bilgisi

Yorumcularının aksine Madak’ın kendisi şiirinde hiçbir vakit bu yanılgıya düşmez. Mistifiye edilmiş, arkaik bir kadınlık bilgisinin peşine el altında tuttuğu, hazır ezberler aracılığıyla düşmez. Toplumsal cinsiyet çerçevesinde dayatılan kadınlıktan yılgındır, evet. Ancak bu kadınlıktan bütünüyle kaçamadığının, bu kadınlığın yeniden-üretiminde kendisinin de bir payı olduğunun bilincindedir. Bir kez daha yineleyelim. Elbette başka türlü bir dişilik bilgisinin arayışı içindedir; ancak bu bilgiyi geçmişe dönük hiçbir gösterge aracılığıyla mistifiye etmemiş, böylesi belirsiz bir bilgiye müphem manalar yükleyerek eril hallere denk gelecek bir dişilik bilgisini yüceltmemiştir. O, böyle bir bilgiyi mistifiye ederek izini sürmektense deneyimlediği dişilik hallerini, olagelişleri haritalar. Kendi bedeninde, şiirinde, göçebeliğinde ve öksüzlüğünde dişilik anlarını imler. 

Bu bağlamda kanımca Madak’a, mistifiye, arkaik ve biraz da nostaljik bir dişilik bilgisinin izini süren bir şair olarak bakmak onu yanlış okumak olacaktır. Deleuze ve Guattari’ye referansla, iz sürme ile haritalama arasındaki farkı anımsayacak olursak iki düşünür ortak eserleri “Bin Plato”da iz sürmeyi, her türlü arzu deneyimini halihazırdaki libidinal ekonomi kalıplarının içine yerleştirecek doneleri bulmak ve yerli yerine koymak olarak tanımlarlar. Bu bağlamda ister Freud ister Lacan ya da Jung olsun, bilinç ve bilinçaltına dair kalem oynatmış hiçbir düşünce insanı bu kuraldan bütünüyle muaf değildir. 

Bu durumda halihazırda mevcut bulunan bu kalıplar içine yerleştirilemeyen arzu kipleriyle ne yapılacaktır? Bunlar ya görmezden gelinir ya da izleri sürülürken kalıplara uyacak biçimde kesilir, biçilir, modifiye edilir ve kendilerine yakın düşen kurama uygun hale getirilirler. Oysa haritalamak, basitçe dile getirecek olursak, söz konusu arzu kipini ortaya koymaktan ibarettir. Bir diğer deyişle bu, olagelişin alanında kendi varlığına ve diğer varoluş hallerine duyumsamanın tüm kapılarını açarak mümkün mertebe keskin bir göz aracılığıyla bakma halidir. 

Didem Madak’ın şiirinde söz konusu olan kadınlık ve aşk değil, içinde kadın, hayvan, bitki, canlı, anne vs. olagelişleridir. Bir bakıma Madak’ın kendi biricik varlığında kediliği miyavlar, kadınlığı ah eder vs. Ancak ne şiiri ne personaları ne de şair benliği bu nüvelerin hiçbirine kapanmaz. Kendini bunların hiçbiriyle tanımlayıp varlık deneyimini kapalı devre bir oluşa dönüştürmez. Onun şiirini bu kadar güçlü kılan da bir bakıma budur. Kendi bedenini her türlü duyumsamaya açık, organsız bir beden gibi deneyimlemiş, şiirini de bu patikalarda çamura toza bulanarak yazmıştır. 

Elbette Madak şiirinin birçok farklı okumasını gerçekleştirmek olasıdır. Ancak onun üretimi hakkında ne söylersek söyleyelim, Madak hiçbir vakit kanona ödün veren, duyumsamadığını dillendiren, sesini dolayımla duyuran bir şair olmamıştır. Sesinin tonunu ahlat ağacına emanet etmiştir. Kumlu, tozlu yemişiyle yaban armudunun kızıdır o. Ehlileşmemiş, ehlileşmeyecek, varoluşunu kendi bildiği biçimde deneyimleyecektir. Öyle de yapmıştır.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış