Devlet, hırsızlar ve arkeolojik eserler

Devlet, hırsızlar ve arkeolojik eserler

Bunca derin görüş ve düşünce ayrılıklarına, bölünmüş yaşam biçimlerine rağmen Türkiye’de hemen herkesin ortaklık edebildiği bir konu vardır ki o da şudur: Tarihsel varlıklarımızın “Batı” tarafından yağmalanmış olması… Gerçekten bunun itiraz götürecek bir yanı yoktur; Avrupa ve ABD’deki devlet müzeleri ve özel koleksiyon mekânları Anadolu’dan taşınmış binlerce arkeolojik eser ile doludur. Bir tek Anadolu’dan mı? Değil elbette; özellikle Irak, Suriye, Mısır, Tunus ve Yunanistan’ı içine alan arkeolojik bir bölge, söz konusu müzelerin ve mekânların en büyük, en gösterişli bölümlerine kaynak oluşturur. 

Yalnızca açık arkeolojik alanlar mıdır talana maruz kalan yerler? Hayır, ülkedeki en korunaklı müzeler bile bu talandan payını almıştır ki bunun çarpıcı bir örneği Uşak Müzesi’dir. Buradan kaçırılan Karun Hazineleri’ne ait pek çok parçanın saptanarak yeniden bu kente iade edilmesi için gösterilen uluslararası girişimler, neredeyse bir polisiye romanı andırır. Bu noktada, o romanın başkahramanı olarak, gazeteci Özgen Acar’ı da unutmamak ve yıllar süren iade sürecindeki hakkını teslim etmek gerekir.

Aslına bakılırsa, kaçırılan binlerce arkeolojik eserin binlerce romanı yazılabilir; bunların her biri ayrı ayrı maceralara sahiptir. Üstelik bu romanlardan çıkartabileceğimiz çok fazla yorum ve çok fazla sonuç da mevcuttur. Örneğin, Londra’daki British Museum’da yer alan “Aydınlanma Galerisi” (“Enlightenment Gallery”), 18. yüzyıl Batı Aydınlanma dönemine bir yorum getirmiş ve “bilgiye yönelme”nin önemli bir yanının, dünyayı tanımak ve ona tarihsel bir anlam vermek olduğunu vurgulamıştır. 

Buna göre, henüz 17. yüzyıldan itibaren “Doğu”dan getirilmeye başlanan arkeolojik eserler, “Batı”daki aristokratlara ya da zengin burjuvalara satılmak için bilgi ile donatılmak zorundaydı. Çünkü ancak o zaman bu eserler gerçek maddi değerini bulabiliyordu. Bu yüzden en büyüğünden en küçüğüne kadar tüm eserler hakkında çok geniş bilgiler oluşturulmuş, gezginlerin bilgilerine başvurularak kitaplar yazılmış, notlar tutulmuş, haritalar çizilmiş ve olabildiği ölçüde de fotoğraflar kullanılmıştı. İşte o Aydınlanma dönemini destekleyen hareketlerin en önemlisi, bu bilgi toplama ve o bilgiyi değerlendirme işidir.

Ekonomik kaygılar ile toplanan bilgiler, sonradan “Batı”nın bilgi depolama alışkanlığının da en esaslı karakterini oluşturur. Böylece arkeolojik eserlerin maddi değerleri, yerini bir bilgi değerine bırakmaya başlar. Sonuçta ortaya çıkan şey, kendi yerinde önemi bilinmeyen “birtakım nesneler” ile başka bir yerde “dünya bilgisi” yaratacak değerlerin oluşturulmasıdır. “Batı”nın “dünya bilgisi”ne yönelme sürecini “hırsızlık” ile özdeşleştirenler çoğunluktadır. Onlar doğru söylemektedirler; öyledir çünkü… Oysa yukarıdaki satırlarda da belirtildiği üzere, bu durumun bir “bilgi iktidarı” kurduğu da yadsınamaz. 

Önümüzdeki sahneye biraz daha yakından bakmalıyız: Bu talan sürecinin son derece çarpıcı bir macerası daha vardır; o da Çanakkale’deki Troya kenti üzerinedir. Yine bu konulara ilgi duyanlara “En büyük hırsız kimdir?” diye sorsak, onların tümü de kuşkusuz aynı yanıtı vereceklerdir: Heinrich Schliemann… Onunki, en kafa karıştırıcı ve en ünlü “hırsızlık” macerasıdır. Maceraya çok kısa bir açıklamayla başlamalı: Schliemann henüz küçük bir çocukken, babası ona doğum günü armağanı olarak bir kitap veriyor; bu, Homeros’un “İliada”sıdır (“İlyada”). Küçük Schliemann kitabı okuduğunda tam anlamıyla büyüleniyor ve o büyünün etkisini yıllarca içinde taşıyor. 

Büyünün iki ana etkisi var Schliemann’da: Birisi, bu kitapta okuduğu maceranın etkisi; ikincisi, ekonomik değer… Yani destanın gücü bir yandan onu sarsarken, Troya’daki Priamos’un hazineleri tüm bedeninde titremelere neden oluyor. Yetişkinlik dönemlerinde Schliemann’ı önce iyi bir tüccar olarak görüyoruz, ne var ki bir süre sonra işini gücünü bırakıp kendi hayallerinin çizdiği yollara düştüğünü de görüyoruz ki yıl 1868’dir. O, Troya’yı bulmayı ve orayı bizzat yaşamayı istiyor. Troya’yı bulup hayallerini yaşamak isteyen yalnızca o değil; Avrupa’daki pek çok romantik maceracı, “İliada”yı koltuğunun altına sıkıştırıp yollara düşüyor. 

Birgit Brandau, “Troya” kitabında şunları yazar: “Troya ve Troas insanların bilincinden hiçbir zaman tümüyle silinmemişti. İnsanı büyüleyen manzarası nedeniyle her zaman ziyaret edilmiş ve gezgin kitaplarında betimlenmişti. Bunlardan en eskisi, Anglosakson hacı Saewolf’un kaleminden çıkmıştı ve 1103 tarihliydi. Tam 100 yıl sonra, kent Dördüncü Haçlı Seferi’nin hedefi oldu. 1488’de Floransa’da “İliada”nın ilk matbaa basımı ve 16. yüzyılda da İngilizce ve Almanca çevirileri yayımlandığı sıralarda ekonomik bir gelişme yaşanmaktaydı. Schliemann’ın seyahatinden önce (yarısı 1800 ile 1867 yılları arasında olmak üzere) en az 140 rapor yayımlanmıştı.”

Schliemann bu romantik maceracıların içinde en kararlısı görülüyor. Çanakkale ve çevresinde birçok kişi ile görüşüyor, birçok yer dolaşıyor ve sonunda Hisarlık’ta o “yer”i buluyor. Bu olayın, daha da önce belirttiğimiz üzere müthiş bir macerası vardır, ama biz o macerayı burada çok kısa bir biçimde özetleyecek olursak, şunu söyleyeceğiz: Schliemann bir arkeolog değildi, daha çok “amatör arkeolog” olarak anılırdı. Fakat yine de bu konuda müthiş bir bilgiye sahipti ve sıradan arkeoloji eğitimi almış kişilere göre çok fazla bilgi edinmiş, şaşırtıcı sayıda dil öğrenmişti. 

Sonra ne mi oldu? Sonrasındaki “Schliemann ve Troya süreci” mevcut pek çok kitaptan okunup öğrenilebilir. Ancak biz şunu söyleyelim: O, Troya için devletten izin aldı ve kazılara başladı. Kazılar sırasında da kendisini saran romantik düşünceleri, arkeolojik bilgi ihtirasını (ki bu ihtiras, kendisini arkeoloji dünyasına kabul ettirmekten ileri gelmekteydi) hep içinde taşımaktaydı. Ama bir şeyi daha içinde taşımaktaydı: Priamos’un hazinelerinin ateşini… Bu yüzdendir onun ki o hazineyi bulma çabası, zaman zaman tüm diğer hislerini tutsak etmiş ve Troya arkeolojik alanını bir daha düzelmeyecek biçimde bozmuştu. 

Schliemann’ın “hırsızlığı” tescillenmiştir, buna hiç kimse itiraz etmez. Çünkü “bir gün” hazineyi bulmuş ve amacına erişmişti. O günden bu yana o hazineyi bu topraklarda bir daha gören çıkmadı. Arkeolojik alana verdiği hasarın da onarılması mümkün olamadığı için, Troya kentinin içindeki alt üst edilmiş bölüme “Schliemann Yarması” adı verildi. 

Şimdi can alıcı bir noktaya geliyoruz: Schliemann bir “hırsız”dır, tamam… O, arkeolojiyi kötü niyetlerine ortak ederek Troya’yı soymuştur düpedüz, bu da tamam… Oysa Brandau’nun “Troya” kitabında çok küçük ve belki pek çok kişinin gözünden kaçmış bir bölüm vardır, orada şöyle yazar: “Schliemann 1870 yılında da resmi kampanyaya [resmi kazı faaliyetinden söz ediliyor] başlayamamıştı. Gerçi daha önce kazmasına kazmıştı. Kendine özgü yöntemle, kazı izni olmaması gibi ayrıntıları dikkate almadan, sırf emrivaki aratmak için 1870 Nisanında Hisarlık’ın batı kısmını tam iki hafta boyunca kazmıştı, ta ki bölgenin sahibi olan köylüler karşı çıkıncaya dek. Ertesi yıl Calvert’in yardımıyla kazı izni alabilmişti. Türk hükümeti ile yapılan anlaşma uyarınca kazı masraflarını Schliemann karşılayacak ve buluntuların yarısını teslim edecekti. Gerisi kendine ait olacaktı.”

Yukarıdaki alıntının son tümcesini, hepimizin ezberlemesinde yarar var: Türk hükümeti ile yapılan anlaşma uyarınca… Buluntuların yarısını teslim edecek ve gerisini alıp götürme hakkına sahip olacak… Demek oluyor ki: Devlet, bir “hırsız”a “yarısı senin hakkındır” diyor. Biz de sonra bu adamı “hırsız” ilan ediyoruz, devlet ise bugün bu “hırsız”ın peşine düşüyor ve “aldığın şeyleri geri ver” diyor. Tuhaf bir durum var ortada.

Kültür ve Turizm Bakanı Nabi Avcı, birkaç gün önce bir televizyon programında aynı şeyleri söylemişti; “hırsız”ların tarih ve kültür varlıklarımızı çalmış olduklarını: “Bizim anlı şanlı dünya müzelerinde hırsızlanmış, hırsızlık malı, bu tabiri çok rahat kullanıyorum, buradan çalınarak götürülmüş eserler var. Bunların çalıntı olduğunu, Türkiye’ye ait olduğunu, Türkiye’den yasadışı yollarla çıkarıldığını ve yerine iade edilmesi gerektiğini bu hanımefendiler ve beyefendiler biliyorlar, ama bu konulardaki yargı süreçleri çok uzun ve teknik, uzmanlık argümanlarına boğularak sürdürülen süreçler olduğu için, ona güvenerek kulaklarının üzerine yatıyorlar.” Öyledir belki… Belki “Batılılar”, bu arkeolojik eserlerin iadesi için yan çiziyorlar ve bizi oyalayıp duruyorlardır. 

Ama belki de şöyle oluyordur: Buradaki eserler, devlet ile yapılan geçmişteki anlaşmalar ile alınıp götürülmüşse, işte o zaman teknik ve uzmanlık argümanları devreye giriyor, yasal süreçler bu yüzden uzuyordur. Bakanın “kulak üzerine yatmak” tabiri, belki de geçmişteki anlaşmaların önemini hiç bilmediğinden kaynaklanıyordur. 

Ya da belki şöyle oluyordur: Bakan, devlet ile yapılan geçmişteki anlaşmaları gizliyor ve “hırsız” tabirini kullanarak, “Batı karşıtlığı”na bağlı bir iç siyaseti sürdürmek istiyordur. 

Bunları yalnızca tahmin edebiliyoruz ve kesin bir karar veremiyoruz. Fakat Bakan, bunları hangi niyetle söylüyor olursa olsun, şunu düşünmeden de edemiyoruz: Bu ülkedeki arkeolojik eserler, ne zaman bir “dünya bilgisi” yaratmaya yaradı? Ve bu eserler, ne zaman “birtakım nesneler” olmaktan kurtarılarak bir “bilgi değeri”ne ulaştırıldı? 

Ve bugün, o “hırsız”ların alıp götürdüğü eserler hangi amaçla geri çağırılıyor acaba? Bakanın konuşmasına bakarsak, bunlar turizm için çok yararlı olacak. İyi de tarihe yalnızca turizm ve oradan sağlanacak para niyetiyle yaklaşmak, “hırsız Schliemann”ın hazineye göz dikip Troya arkeolojik alanını alt üst etmesi gibi bir şeye benzemiyor mu?      

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış