Defne ormanını yeniden düşünmek

Defne ormanını yeniden düşünmek

Ne insana ne de doğaya dair hiçbir kaygı taşımayan kapitalizm, büyük rantlar uğruna insanın da doğanın da canına okumakla meşgul... Ranta hücum, yeryüzünde ne insan ne de doğa bıraktı. Kimileri burada der ki: Doğa var; dağlar, tepeler, taşlar, kumlar yerli yerinde duruyor. Ve kimileri burada der ki: İnsanlar da var, hatta giderek de çoğalıyorlar. 

Doğru. Eğer “doğa” denilen şey birtakım ölü nesnelerden ibaretse, var... İnsanlar yalnızca et ve kemik paketinden ibaretse, onlar da var. Ama eksik kalan bir şey, bugün bazı kişilerin aklını didikleyip duruyor: Ne doğanın ne de insanın felsefesi var. 

Felsefenin yerini alan ve adına yine “felsefe” denilen bir “şey” geziniyor ortada: Ekmek... Ekmeği elinde gören, felsefeyi ekmeğe yüklüyor. Felsefeyi ekmeğe yükleyenler ise bu fikri efendilerden alıyor. Sonuçta, efendinin “felsefe” dediği “şey”, bir parça ekmeğe sahip olabilenlerin yaşamına hükmediyor. 

Efendiler, köleler ve ekmek

19. yüzyılın ilk çeyreğinde Nantes’lı bir hekim, anılarında şunu yazmıştı: “Bir işçi için yaşamak, ölmemek demektir.” “Ölmemek” ekmektir; ekmek ise tüm felsefeyi “ölmeme”ye bağlar. Ekmeğe yüklenen bu felsefe denilen “şey”, en kötü şey olarak “ölüm”ü öne çıkartır; ekmek, “ölmemek”tir işte... Oysa gerçek bir felsefi zihin anlayabilir ki ölümden daha kötü şeyler de vardır. Ama ekmeğin felsefesi bunu bilmez. 

Efendinin felsefesine inanan, onu kendisine mal eden ve böylece efendinin “aklına” boyun eğen, bunu hep ekmek uğruna yapıyor. Efendilerin ekmek kaygısı zaten yok... Onların, bu konforlarının devamını sağlayacak “felsefeleri” icat edebilecekleri ya da mevcut felsefi yapıları kendi çıkarlarına göre tahrifata uğratabilecekleri, çok zamanları var. 

Efendiler ekmek kaygısı çekmedikleri ve “felsefe” icat etmede bol zamana sahip oldukları müddetçe, kendi kölelerini de yaratıyorlar elbette... Ve köleler de felsefeyi ekmeğe yükledikleri müddetçe, kendi efendilerini yaratmış oluyorlar. 

Köleler, kendi efendilerini yarattıkça, efendilerin sadaka olarak verdikleri ekmeğe de sahip olabiliyorlar böylece... 

Ve böylece, bu karşılıklı minval üzere kurulmuş bir yaşam, felsefesiz bir insanı yüceltiyor. O felsefesini yitirmiş insan, günün birinde ekmeğini de yitirmemek için ya da “ölmemek” için, kendi felsefesiz halini seviyor ve kendi köleliğini yüceltiyor. 

Felsefe öldükçe, doğa da ölüyor

Felsefe öldükçe, insan da ölüyor. Felsefe öldükçe, doğa da ölüyor. Ya da insan öldükçe felsefe de tarihe gömülüyor. Ya da doğa öldükçe, felsefeye daha az gereksinim duyuluyor. Ama aslında her şeyi öldüren şey, felsefenin ölümü oluyor. 

Ve yine kimileri der ki: Ne felsefe ne de insan ölüyor. Ve yine kimileri der ki: Ne felsefe ne doğa ölüyor.

Görünüşte ikisi de yaşıyor. Üstelik doğa, efendilerin ürettiği “felsefe” denilen şeyle hayal bir defne ormanı da üretiyor. Giderek yeşeren ve dünyaya hızla yayılan bir defne ormanı bu... Ölen bir doğanın ürettiği, ölen insanları altında gizleyen bir orman: Yeşil bir defne ormanı... 

O efendilerin allayıp pullayıp bize sunduğu hayal defne ormanı, yalnızca doğanın ve insanların ölümlerini gizlemiyor, aynı zamanda çöküp giden felsefeyle birlikte yok olan uygarlıkları da gizliyor. O efendilerin yarattığı felsefeye, biz köleleşen insanlar her gün daha fazla tutsak olurken, gözümüzün önünde büyüyen o hayal defne ormanını “gerçek” sanıyoruz. 

Ve biz köleleşen insanlar, o hayal defne ormanını her “gerçek” sandığımızda da Melih Cevdet Anday’ın şiirini anımsıyoruz:

Köle sahipleri ekmek kaygusu çekmedikleri
İçin felsefe yapıyorlardı, çünkü
Ekmeklerini köleler veriyordu onlara;
Köleler ekmek kaygusu çekmedikleri için
Felsefe yapmıyorlardı, çünkü ekmeklerini
Köle sahipleri veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Köleler felsefe kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapıyorlardı, çünkü
Felsefelerini köle sahipleri veriyordu onlara;
Felsefe sahipleri köle kaygusu çekmedikleri
İçin ekmek yapmıyorlardı, çünkü kölelerini
Felsefe veriyordu onlara.
Ve yıkıldı gitti Likya.

Felsefenin ekmeği yoktu, ekmeğin
Felsefesi. Ve sahipsiz felsefenin
Ekmeğini, sahipsiz ekmeğin felsefesi yedi.
Ekmeğin sahipsiz felsefesini
Felsefenin sahipsiz ekmeği.
Ve yıkıldı gitti Likya.
Hâlâ yeşil bir defne ormanı altında.

Çapraşık bir durum var

Yalnızca Likya mı yıkıldı? O yeşil defne ormanının altında yalnızca Likya’nın yıkıntıları mı bulunuyor? Ve o orman gerçekten var mı? Ve artık gizleyebiliyor mu Likya’nın yıkıntılarını? Ve gizleyebiliyor mu Likya gibi daha birçok yıkıntıyı? Kimilerine göre, hayır! Gizleyemiyor; o ormanın altı, köleliğin çöpleriyle dolu… Kimileri ise o ormanın çekiciliğine kapılıp gözlerini ondan ayıramıyor ve müthiş bir hazza kapılıp ağaçların altında yatan şeyleri gözden kaçırıyor. 

Ne var ki şöyle çapraşık bir durum var burada: Önümüze serilen o uçsuz bucaksız defne ormanını görmezden gelip ve onu sanki hiç yokmuş gibi farz edip felsefe yapmanın da olanağı bulunmuyor. 

Kölelerin, ekmeğin, efendilerin, doğanın, uygarlıkların, gerçeğin ya da yanıltıcı olanın kadim felsefesine sarılarak, ona dair metinleri tekrarlayıp durarak bir felsefe oluşturmak, insanı nostaljiden başka bir yere götürmüyor. Belki de artık şu görünürdeki defne ormanının felsefesine önem vermenin zamanı gelmiştir, çünkü ancak onun felsefesini yapmak, ağaçların gizlediği o çöplüğü bize gösterecek.

Değil mi ki o karşımıza serilen orman, kendinden önceki tüm felsefelere sızmış ve şimdi onları zehirlemiştir.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış