Advertisement

Cesur ve umutlu: Yutmak

Cesur ve umutlu: Yutmak

Stef Smith’in yazdığı, Çağ Çalışkur’un çevirdiği, İbrahim Çiçek’in yönetmenliğinde, Ece Dizdar, Başak Daşman ve Merve Dizdar’ın oynadığı “Yutmak”ta; farklı olana “tuhaf” hatta “ucube” diyebilen bir dünyada “normal” olmak yerine “kendileri” olmayı seçen üç kişinin hikâyesini izliyoruz. Her biri kendi yöntemleriyle ve birbirine değdikçe iyileşen, sindirebilen ve kendileri olabilen Rebecca, Anna ve Sam’a hayat veren yönetmen ve oyuncularla söyleşimizde ön plana çıkan, “tutunamayanların” geleceğe dair umuda evrilme yolculuğu...

‘Yutmak’ı  anlatır mısınız? Hikâye nedir, sizler kimsiniz?

Ece Dizdar: “Yutmak”, İskoçya’nın parlayan yazarlarından Stef Smit’in oyunu. Oyunda 3 kadın karakter var. Rebecca, Sam ve Anna. Buna 3 kadının özgürleşme hikâyesi diyebiliriz. Ben Anna’yım. Anna kendini eve kapatmış, agarofobik bir karakter. Aslında eski bir dansçı. Dünyanın bütün yükünü sırtlanmış ve bu acıdan daha fazla üretmek istemediğine karar vermiş. Biraz hastalanmış diyelim. Fakat özgürleşmek istiyor ve aslında bundan kurtulmak istiyor. Hayatına, komşusu Rebacca ve onun arkadaşı Sam giriyor. Bununla birlikte, kendine kurmuş olduğu duvarlar biraz çatlıyor. Özgürleşme hikâyesi başlıyor. Umutlu biten bir oyun. Duyulduğu kadar karanlık değil.

Merve Dizdar: Ben Sam’im. Gerçek adım Samanta ama kendini Sam olarak ifade ediyorum. Rehabilitasyon merkezinde çalışıyorum. Yanlış bir bedende doğduğumu düşünüyor ve öyle yaşamak istiyorum. Yanlış bedende olmak zaten yeterince zor, ikili hayatı varmış gibi. Fakat buna artık bir son verip hayatımı istediğim şekilde yaşamaya devam edecekken Rebecca ile yollarım kesişiyor. Bundan sonrası ise çok farklı gelişiyor.


Birbirine dokunarak iyileşmek

Aslında üç kadın hikâyesinden çok, iki kadın ve bir erkek hikâyesi diyebilir miyiz? 

Merve Dizdar: Evet tamamen söylediğiniz gibi. Rebecca ile yollarının kesişmesi çok önemli bir üst adım, çok önemli bir kırılma anı. Onunla beraber Anna ile de yolları kesişiyor. Sonra bir kırılma anı daha var; acaba bundan vazgeçecek mi Sam? Ama karakterin en sevdiğim özelliği; hiç vazgeçmemesi. Sonlara doğru daha güzel gidiyor.

Başak Daşman: Ben oyunda Rebecca’yı canlandırıyorum. Benimki sık rastlanan bir durum yaşıyor. 10 yıldır birlikte olduğu adam tarafından aldatılıyor ve terk ediliyor. O dakikaya kadar da kendini, bütün varlığını sadece eşi ile açıklamış bir kadın. O yüzden adam onu aldatıp bir anda ortadan kaybolunca, Rebecca’nın bütün dünyası başına yıkılıyor; ve nerdeyse küçük bir çocuk gibi hayatı, kendini yeniden tanıması gerekiyor. Çünkü kendi hakkında da, dünyada neler olduğu hakkında da fazla bir şey bilmiyor. Bunları keşfetme sürecini yaşıyor. Tabii bu çok acılı bir süreç oluyor. Bir yandan sokağa çıkmayan komşusuyla ilgileniyor. Ona iyi gelmeye çalışarak aslında kendisini iyileştirmeye çalışıyor. Onu sokağa çıkarmaya çalışarak. Bir yandan Sam’le tanışıyor ve Sam’i aslında bir kadın olarak görmüyor, olduğu kişi olarak görüyor. Birbirlerine dokunarak iyileşmeye ve özgürleşmeye çalışıyorlar. İyi bir yere doğru gidiyor. Orayı da izleyicilere bırakalım.

Bu projenin nasıl şekillendiğini yönetmen İbrahim Çiçek’e de sormak istiyorum. 

İbrahim Çiçek: Biz tiyatro olarak, Çağ Çalışkur’la her yıl 100’e yakın oyun okuyoruz aslında. Steff daha önce Türkiye’de DOT’la birlikte “Makas Oyunları” ile yer aldı. Oradan ismi aklımızda kalmıştı. Ben Londra’da başka bir oyununu izledim ve gerçekten çok etkilendim. Sonra birkaç oyununa baktık ve “Yutmak” Çağ ile bizi en çok etkileyen oyun oldu. Ben Ağustos’ta başladım, Kasım’da da Ece, Merve ve Başak dahil oldu oyuna. Ön çalışması uzun sürdü.

Oyunda kendini ifade biçim aracı olarak boyalar kullanılıyor, renkli renkli boyalar. Neyi simgeliyorlar?

İbrahim Çiçek: Oyun aslında çok karanlık bir oyun. Oyunu bulduğum andan itibaren, karanlığı renkler üzerinden anlatmanın doğru olduğuna inandım. Karakterlerin bir şekilde dışarıya sözsel olarak vuramadıkları şeyi, seyircinin o boyalarla ve renklerle görmesini sağlamaya çalıştım. Umarım başarmışımdır.

İnsan insana değdikçe

Üç karaktere baktığımızda aslında tutunamayan karakterlermiş gibi görünüyor. Ama oyun sırasında, birbirlerine değdikçe değişime uğruyorlar. 

Ece Dizdar: Oyunda iki üç defa Anna’nın kapısına geliyor, onunla konuşmaya başlıyorlar. Anna aslında başta bunu istemiyor ama ihtiyaç duyuyor zamanla. Soru sormaya başlıyor. Rebbaca’nın Sam’a yazdığı notun ne olduğunu merak etmeye başlıyor. Dolayısıyla bence insan insana değince hayatta kalma içgüdüsü tetikleniyor. 

Merve Dizdar: Hiçbir şey tuhaf değil bu hayatta. Bence bizim düşünce sistemimiz tuhaf. Bir karar veriyorsunuz, böyle hissediyorsunuz yargılanıyorsunuz, bu bir sıkıntıya neden oluyor. Halbuki birbirimiz sevsek ve her şekilde kabul etsek çok daha iyi olacak. Sam için de böyle hissediyorum. 

Kendini anlamanın yolu

“Tuhaf” zaten çok sübjektif bir kavram değil mi? Ben izlerken hiçbir şeyi tuhaf bulmadım ama başkası her şeyi tuhaf bulabilir.

Merve Dizdar: Evet çok doğru; hepsi hayatın içinde. Uç noktalarda da olsa yaşadıklarının hepsi hayattan, hayatın içinden. 

Başak Daşman: Bence bütün insanlık için, kendini anlamanın yolu, başkasını anlamaktan geçiyor. O yüzden birbirlerine dokundukları andan itibaren değişmeye başlamalarının sebebi bu. Rebecca kendini anlamadan önce Sam’i ile Anna’yı anlamaya başlıyor ve diyor ki; “demek ki böyle bir şey var hayatta ve ben de bunun içinde, böyle duruyorum”. Yalnızlık kavramına baktığımızda, bunun üzerine methiyeler de düzebiliriz, zaman zaman sevebiliriz de ancak lokal olarak düşündüğümüzde yalnız yaratıklar değiliz. Hayatı, kendimizi ve birbirimizi anlamak için birbirine ihtiyacı olan varlık insanoğlu. Canlıların çoğunda bu böyle. O yüzden birbirimize değerek hayatı anlamlandırıyoruz. 

Üç karakter de çok özel ama Sam’in çok ayrı bir yanı var. Melis Dizdar’a, Sam karakterine nasıl hazırlandığını sormak istiyorum.

Merve Dizdar: Benim için çok önemli bir rol. Sam –Samanta’nın ikisi de çok önemli. Bu rol için İbrahim’in ve rol arkadaşlarımın bana inanmış olması çok önemli. Sam/Samanta karakteri ilk geldiğinde çok zor diye düşündüm. İyi de yapmak istediğim için, nasıl yapacağım dedim. Ancak çok prova yaptık. Zorlandığım oldu. Ama bir süre sonra erkek bedeni duruşu, erkek hali oluşmaya başladı. Bu düşündükçe, Sam’i daha çok anlamaya başladıkça oldu. Ama oyundaki Samanta’nın Sam’a geçişte hissettiği şey çok farklı, tarifsiz. Neden böyle hissediyoruz ki? Toplumsal baskı böyle hissettiriyor. Bu, biraz canımı sıkıyor. Ama bence güzel olan Sam’in hiç pes etmemesi 

Başak Daşman: Merve arama sürecindeyken, hepimiz arama sürecindeydik. Ama onun karakteri çok daha enteresan olduğu için arama süreci acılı bir şekilde ilerliyor. Bir gün geldi provaya, göz göze oynuyoruz sürekli. Bir baktı bana, “Aaa dedim, başka biri gibi bakıyor, erkek gibi bakıyor.” “Tamam olmuş bu” dedim.

Ece Dizdar: Gerçekten de o değişim bir günde oldu. Çok enteresan. Böyle, omuzları daha geniş göründü, biraz daha erkeksi. Aynı gün dedik ki; “Merve sana bir şey oldu.” 

Biraz da genel bir konudan konuşalım: Türkiye’deki tiyatroyu özellikle dünyadaki mevcut konumuyla kıyasladığınızda nasıl değerlendiriyorsunuz? 

Ece Dizdar: Türkiye’de son on yıla kadar kurum tiyatroları çok güçlüydü. Örnekleri Bulgaristan’da, Yunanistan’da olan bir sistemdi ve dünyanın geri kalanında bu sistem yavaş yavaş azalmıştı. Bizde de son 6-7 yılda özellikle alternatif tiyatrolar, küçük gruplar, küçük sahneler, oda tiyatroları çok arttı. Ancak diğer ülkelerden farklı olarak, devlet desteğimiz yok. Bu çok ama çok önemli bir konu. Tiyatrolar kendi kendilerini döndürmeye çalışıyorlar, bilet fiyatları çok yüksek deniyor ama tiyatroların bu konuda yapacak hiçbir şeyi yok. Bütün gelirleri sadece bilet, devletten hiçbir destek almıyorlar, dünya ile aramızdaki en büyük fark bu. 

Merve Dizdar: Bu değerlendirme çok doğru. Biletler seyirciler için pahalı ama özel tiyatro böyle bir şey. Burada ışıklar, sahneler, elektrik, su, her şeyden sorumluyuz. Ancak bu fiyata çok değiyor. Keşke ödenekli, devlet destekli olsaydı. Bu zor koşullara rağmen yine de bence iyi işler çıkıyor, alternatif oyunlar sahneleniyor.

Başak Daşman: Ben de son 7-8 yılda bütün bu küçük alternatif tiyatroların yaptığı işleri seviyorum ve gittikçe artıyorlar. Mekânlar kapanıyor ama başka yerde tekrar açılıyor. Birbirimizi destekliyoruz, desteklemeye devam edeceğiz. Evet; en önemli ve en büyük fark devlet desteği olmaması. Nedense sanatın devlet tarafından ne kadar önemli olduğu ve devlet tarafından desteklenmesinin önemi algısı oluşmamış. Bir de geriye giden bir şey var son yıllarda. Bu olmamış olsaydı daha iyi bir noktada olabilirdik. Ben açıkçası 20 yaşındayken, şu yaşıma geldiğimde daha iyi bir yerde olacağımızı hayal ediyordum. Hem sansürün bitmesi, hem destek görmek anlamında. Hem de bütün sanat disiplinlerinin daha fazla önemsenmesi anlamında. Öyle olmadı ne yazık ki ama umudumuzu kaybetmiyoruz.

Umutsuz da olsak oyuna devam!

Ece Dizdar: Bir de salonlar dolu ve insanlar oyun yapmaya devam ediyorlar, oyun yapmaya devam ediyoruz. Umutsuz da olsak, içimiz kararsa da biz kendi hırsımızı buradan çıkarıyoruz. Oyun yapmaya devam!

İbrahim Çiçek: İngiltere’deki tiyatroların bilet geliri o tiyatronun gelirinin yüzde 5’ine denk geliyor. Bizde ise yüzde 100’üne denk geliyor. Dolayısıyla yüzde 95’lik bir kayıpla başlıyoruz tiyatroya. Ben yaşımın daha genç olması nedeniyle belki şehir tiyatroları ve devlet tiyatrolarının hâkim olduğu bir tiyatro anlayışına pek vakıf olamadım ama bizdeki cesareti biliyorum. DOT’un başlattığı tiyatro anlayışı alternatif olarak geçiyordu literatürde ama artık ana akım Türk Tiyatrosu burası. Ana akım DOT, Craft, Krek, D22, İkinci Kat. Bu tiyatrolar çok güzel işler yapıyorlar. Mesela Krek. Berkun Oya diye birisi var bu ülkede, ne güzel ki var. Ama mekânı kapatmak zorunda kalıyor bir şekilde. Bir şekilde ayakta duruyoruz ve saydığım tiyatrolar sayesinde tiyatronun ülkemizde bir yerlere geldiğini düşünüyorum. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

1 Yorum

  •  
    Taylan Göncü
    19.03.2017

    Merhaba.Ben oyunu izledim ve çok başarılı buldum.Alternatif sahnelerde çok güzel işler yapılıyor ama oyunu izlerken bir izleyici olarak ben bile \"bu iş böyle dönmez ki☹️\" diye düşünüp üzülüyorum.Devlet desteğinin kısa zamanda gerçekleşmesi mümkün değil zira hiçbir konuda olmadığı gibi sanatta da ciddi bir devlet politikası yok.Ancak bence en büyük sıkıntı seyirci sayısının az oluşu.Bundan kastettiğim şey içinde benim de bulunduğum aynı insanların oradan oraya koşması! Ben yılda 50 oyun izliyorum ama aklımın kaldığı bir sürü oyun da oluyor ama yetişemiyorum ki☹️Neticede hepimizin yoğun iş tempoları var.Tiyatrodan haberdar etmek lazım insanları.Eskiden TRT \"Tv\'de tiyatro kuşağı\" yayınlardı haftada bir.Eminim şimdi de olsa çok ilgi çeker.Yoksa insanların binbir emekle hazırladığı canım oyunlar çok az kişiye ulaşıp heder oluyor.Yakın zamanda olmaz ama umarım bir gün ancak 1 ay sonrasına bilet bulacağımız dönemler gelir.Saygılarımla