Canetti’nin zamanını bekleyen notları

Canetti’nin zamanını bekleyen notları

“Çağın tanığı olmak”, özgül ağırlığına rağmen kimilerinin elinde içi itinayla boşaltılıp anlamından saptırılan bir ifade hâline geldi. Bu deyimin, en başta bilgiye dayanan fikirlerle içinin dolduğu, yaşanmışlıklara yaslandığı ve olup bitenin doğru şekilde tartılmasıyla bir anlam kazanabileceği aşikâr. 

Çağının tanığı olan kişinin; çoğunlukla politik bir söylem geliştirdiği ve kendisine siyasi tezgâhlar açıldığı da unutulmamalı. Bütün bunlarla yola devam eden çağın tanığı, ters giden hemen her şeye başkaldırmayı şiar edinen kişidir aynı zamanda. Buradan baktığımızda, söz konusu deyimin herkes için kullanılamayacağı, cümlelere gelişigüzel yerleştirilemeyeceği ortada.  

Çağına tanıklık edenlerin listesini yapmaya kalksak önümüze epey bir isim çıkar kuşkusuz. Elias Canetti’nin bu listede en tepelerde kendisine yer bulacağı ise tartışmasız. 

Kitlenin gücü ve iktidarın öldürücülüğü

Canetti’yi anlatacak en iyi ifade; insanları, iktidar ilişkileri içinde incelemesi ve tek tek kişilerin oluşturduğu kitlenin davranışlarını yorumlamasıydı. Bu merakı, doğa bilimleri ve felsefe üzerine öğrenim görmesiyle ileri seviyelere taşınıp zihnindeki sorulara yanıtlar bulmaya uğraşırken onu ömrü boyunca anlamaya çabaladığı kitleyle tanıştırdı. Hatta başyapıtı diye nitelenen “Körleşme”de, ona yabancı birinin gözünden kitleyi anlatmıştı. “Körleşme”yi ölümsüz kılan şey evrenselliğiydi; Almanya’daki yoz politik ortamın, insanları bir hiç’e dönüştürdüğü ve anlamsızlaştırıp değersizleştirdiği dönemde kaleme aldığı romanda yazar, gerçekliğin ötelenerek insanların sürünün bir parçası hâline getirilişini aktarmıştı. Kitabın (ve diğer Canetti yapıtlarının) yansıttığı şey; herhangi bir ülkeden, zaman ve olaydan bağımsız şekilde hümanizmi sekteye uğratanları gösterip insancıllığın değerine atıf yapmasıydı. Bu bakımdan, kitabın Nazi Almanyası’nda yasaklanmasına şaşmamalı. 

Parçalanan ve ayaklar altına alınıp aşağılanan insani değerleri anlatırken Canetti, yaklaşan yıkımı ve bir ölçüsüzlük abidesi olan İkinci Dünya Savaşı’nı haber veriyordu ister istemez. Ancak kitapta da yer aldığı üzere olup biten karşısında gözünü kapatan, kulağını tıkayan ve dili lâl olan “aydınlar” bu uyarıyı dikkate almadı. Başka bir deyişle yazar, geleceğe işaret ederken onun daha baştan paramparça edildiğini söylüyordu. Kitabın başkarakteri Prof. Kien, bu geleceğe hapsolan ve onu görmekten ısrarla kaçan bir aydın olarak ete kemiğe bürünüyordu. 

Aymazlık değil de bir şeylere tutunma çabası gibi açıklanabilecek ve İngiltere’deyken Canetti’nin çevresine baktığında gözüne takılan davranışlar, İkinci Dünya Savaşı sırasında ülkedeki entelektüellerin hayatından kesitler sunan “Soylu Sınıfın Sonbaharı” isimli kitabında karşımıza çıkar. Kendisini sürgünde hisseden Canetti, bazılarıyla çok yakın dostluk kurduğu isimlerin, Avrupa ve dünya çatışmalarla yıkılırken yaşamlarına anlam katma çabalarını, üretimlerini, kızgınlık ve dargınlıklarını anlatıyordu. 

Canetti, İngiliz entelektüellerine değinirken Kıta Avrupası’nın büyük bölümüne, oradan oraya sürüklediği kitlelere emirler yağdıran liderler hâkimdi. “Kitle ve İktidar” başlıklı kitabıyla yazar, bu iki olgunun birbirini nasıl besleyip büyüttüğünü, emirlerin ve itaatin nasıl içselleştirildiğini göstermişti. Emrin karşısına itaatsizliği, kitle olmanın karşısına ise düşünmeyi koyan Canetti, kitlenin gücünü ve iktidarın öldürücülüğünü anlatmaya çabalamıştı. Kişisizlikleştirilen insanın hızla kitleye dâhil edildiğini savunan yazar, iktidarların bu yolla mutlak güce eriştiğini söylemişti. 

‘Yazar sözleri sorguya çeker’

Canetti’nin belirgin özelliklerinden biri, hem zamanı ve mekânı aşan düşünsel gezginliği (yani evrenselliği) hem de seyahatleriydi. “İnsanın Taşrası” ve “Saatin Gizli Yüreği”, yazarın kendisiyle hesaplaşması babında ilk gruba, “Marakeş’te Sesler” ise ikincisine dâhil edilebilir. 

Canetti’nin kaleme aldığı her türde; romanlarında, deneme ve günlüklerinde eleştiri hep ön plandaydı. Yazar ve entelektüel olmanın “gereğini” (ki bu bir maske değil, onun için gerçek anlamda bir sorumluluktu) yerine getiren Canetti, kendisine ve ilişki kurduğu aydınlara hep bu pencereden baktı. 

Eli kalem tutan ve özellikle edebiyata gönül verenlerin, ilgi çekmeye ve övgü almaya çalışmak yerine derdini anlatması, sözcükler yardımıyla bilinçleri harekete geçirmesi gerektiğini ifade eden Canetti, yazarlar için şöyle demişti: “Demek ki yazar -belki de bu gerçeğe biraz acele vardık- sözlere özel bir önem veren, onların arasına karışmayı belki de insanların arasına karışmaya yeğleyen, kendini ikisine de teslim eden ama sözlere daha çok güvenen, onları kimi zaman yerinden eden ama sonradan daha büyük bir güvenle yine eski yerine koyan kişidir; yazar sözleri sorguya çeker, onları okşar, yontar, süsler; dahası yazar, başkalarından gizli kalan bunca şımarık davranıştan sonra, sözlerin önünde yine saygıyla yerlere kadar eğilen kişidir. Çoğu kez olduğu gibi söze karşı cinayet işleyen kişi olarak görünse bile bu bir aşk cinayetidir.” Bir başka deyişle Canetti, sözlerin yazara yüklediği sorumluluktan, bahsediyordu. Bu sorumluluk, aynı zamanda yazarın dünyadan kaçmamasına ilişkindi. 

Canetti, yazarın değişime ve farklılıklara açık olması gerektiğini söylerken kendisiyle asla çelişmiyor. Mesela, insanın hayvanlarla ilişkisini de aynı merakla ve incelikle masaya yatırdığı “Hayvanlar Üzerine”de, türcülüğün yani insanın kendisini hayvanın önünde imtiyazlı bir noktaya yerleştirmesine karşı çıkarken hayvansızlığın ıskalanmış bir yaşama ve hissizliğe denk geldiğini vurgulayıp hayvanlar üzerinde hâkimiyet kurmaya çabalayan insanların, masumiyetinden ve çocuksuluğundan uzaklaştığını belirtmişti. 

Canetti, tüm bu ve başka yapıtlarını kaleme alır, zamanına tanıklık ederken kenara köşeye notlar çiziktiriyordu. İşte onlar, Necati Aça’nın Türkçeye çevirdiği “Sinek Azabı” isimli kitapta okurlarla buluştu. 

‘Benim istediğim şey tecrübeydi…’

“Sinek Azabı”, belli bir konu bütünlüğü olmaması nedeniyle okunması zor bir kitap gibi görünüyor ilk bakışta. Ancak Canetti’nin cümleleri, yazdığı diğer kitapların bir kenarından sızmışa benziyor. Kesif bir eleştirelliğin yanında öbür metinlerinde paranteze aldıklarını ya da içinden geldiği anda içinden geldiği gibi not ettiği ifadelerle örülü kitap. 

“Sinek Azabı”, biraz da Wittgenstein’ın “Yan Değiniler”ini çağrıştırırken asıl söylediklerinin kenarına veya bir konu üzerine düşündüğü sırada iliştirilmiş notlar gibi duruyor. 

Canetti’nin okuyup yazarken veya seyahatleri sırasında nasıl yaşadığına dair ipuçları da var kitapta; örneğin “daha sade ol” derken bilge bir yazarla karşılaşıyoruz. “Tanrı’ya çaktırmadan uzun yıllar yaşamayı ummuştu” cümlesi ise onun mizahi yönünü yansıtırken “Bilgimizdeki boşluklar gezinip duruyor” sözü filozofluğundan süzülüp geliyor. 

Canetti’nin deneyimlerinden örnekler sunan cümlelerde, insan ilişkilerinden kişinin kendisini dünyada nereye koyduğuna, kıstırıldığımızı hissettiğimiz anlardaki ruh hâlimizden bilgiye dek pek çok belirlemede bulunuyor yazar. 

Kaleme aldığı her cümleyle yeni bir şey öğrendiğini ve bir keşfe çıktığını hissettiriyor Canetti. Bazen kendisini tanıyan bazen tanımaya çalışan kimi zaman da bildiklerini tartan biri var karşımızda: “İnsan, sahip olduğu bilgiyle kendisini sonsuzluktan korur ve ardından sonsuzluğa ulaşacağını sanır.” 

Canetti, uzayıp kısalan cümleleriyle tıpkı bir Antik Yunan filozofu gibi en temel konularda (yaşam, ölüm, ahlak, zaman, doğa, Tanrı vb.) kalem oynatırken hem hayata hem de tecrübelerine ilişkin saptamalarda bulunuyor. “Sinek Azabı”, bu bağlamda bir etika: “İnsan ne yapabilir, ne yapamaz? Herkesi aç bırakabilir ama kimseyi öldüremez.” 

Satırların, Canetti’nin yaşamına öyle veya böyle dokunduğunu görüyoruz. Hayata bakışını belirleyen anlar ve olaylar, yazara pek çok şey düşündürmüş, onlardan biri şöyle: “Benim istediğim şey tecrübeydi yani pek çok insanı tanımak, bu tanışıklığa yetecek zaman, insanların kendilerinin de hayatımdan çıkmış olabileceği uzun aralıklardan sonra bu tanışıklıkları tekrar tekrar düşünmek için vakit. Harika bir hayal: Aynı insanı, on veya on iki defa tanımak, her seferinde onunla sanki hiç karşılaşmamışız gibi karşılaşmak. Ama onun hatırasını yitirmemek, onu sadece başkalarıyla değil, kendisiyle de kıyaslamak.”  

Unutmaya susayanlara eleştiriler 

Canetti’nin bir konu üzerine yazarken ya da gezerken, düşünürken ve hayatının neredeyse her ânında notlar aldığı biliniyor. Bunlar, bazen bir kitaba evriliyor bazen de bir köşede zamanını bekliyordu. “Sinek Azabı”, işte o zamanını bekleyen notlardan; yazarın, kitaplarına girmeyen cümlelerinden ve gerek kendisiyle gerek dünyayla hesaplaştığı ifadelerden oluşuyor. Bazı anlarda kendisine bazılarındaysa yazar ve sanatçılara çatan, daha doğrusu onları eleştiren Canetti, “can alıcı noktalara dokunacak filozoflar” ararken uyanıştaki bilgeliği keşfediyor yeniden. Ardından şöyle bir cümle geliyor: “Kişi güya adaletlidir kendi yaşamına bakışında. Gerçekten âdil olabilmek için bundan daha yaşlı olmak gerekir, örneğin 300-500 yaşında…”

Canetti, yaşamını dünyayı yorumlamaya, olup bitenleri anlamaya adamıştı. Peki, kaleme aldıklarını okuyan ve yazarı tanıyanlar onu nasıl yorumladı? Bunun Canetti tarafından nasıl algılandığını bilemiyoruz net olarak. Fakat yazarın olgunluk döneminde düştüğü bir not bize ipucu verebilir: “Başkalarının hayatımı kurcalayacak olması içimi tiksintiyle dolduruyor. Hayatım, onların elinde bambaşka bir hayata dönüşecek. Oysa ben onun olduğu gibi kalmasını istiyorum. Hayatını gizlemenin öyle bir yolunu bulmalı ki, hayatımız yalnızca onu bozmayacak kadar zeki olanlara görünmeli.” 

Dünyanın hızla hareket ettiği, toplumların ve ilişkilerin değişip dönüştüğü bir ortamda Canetti’nin eleştirel yaklaşımının bakî kaldığını görüyoruz. “Sinek Azabı”nda yer alan notlar, yazarın gözü kapalı övgülere girişmediğini ya da kişi ve olayları bir çırpıda elinin tersiyle itmediğini yansıtır nitelikte. Yazar, Platon’un tasvir ettiği mağaradan çıkmaya veya Wittgenstein’ın metaforu olan kavanozdan kurtulmaya uğraşırken bazı acı gerçekleri dillendiriyor: “Hiçbir şeyi öngöremedin. Dünyanın üzerinde asılı duran korkunç tehlikenin savuşturulmasından mutlu olmuştun. Bu savuşturmanın sonuçlarını sonuna kadar düşünmedin çünkü bu sevinci sürdürmek istiyordun. Ama bir şeyleri öngörmüş kimse var mı ki? Peki, acaba öngörüler imkânsızlaşmış, bizler de sadece körleşmiş hâlde plan yapıyor olamaz mıyız?” 

Bir kez daha anlıyoruz ki Canetti, hayata harcanan zamana hayıflanırken onun üzerine derin derin düşünüyor. Öte yandan mutlak tembelliğe karşı çıkıp unutmaya susayanlara eleştiriler yöneltirken muktedirleri yerip ezilenleri anlamaya uğraşıyor. Böylece “Sinek Azabı” da doğum ile ölüm arasını kapsayan yaşama yazarın açtığı geniş bir parantez olup çıkıyor.      

Sinek Azabı, Elias Canetti, Çeviren: Necati Aça, Sel Yayıncılık, 132 s.      

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış