Biz burada iyi değiliz

Biz burada iyi değiliz

Eren, Ali ve Yasemin, bizim çavdar tarlamızdaki çocuklardı. İçimde onları düşündükçe öfke, erdem, akıl ve şefkat karışımı devasa bir duygu kabarıyor ve “Hikâye bitmedi!” diyorum. O günlerde Abdocan’ın adını işittiğim her an kendimi tutamayıp ağladığım gibi. Dişlerim birbirine kenetleniyor artık sadece.

Bu duyguyu dile getirmek, hele sanata dökmek kolay değil. Henüz bir Gezi sanatımız yok. Ama, Avusturya’nın en ciddi gazetelerinden Die Presse’nin yazdığı gibi “çok sıkı” bir romanımız var: “Biz Burada İyiyiz”den, Barbaros Altuğ’dan bahsediyorum.

2017 sona ererken en azından Almanca konuşulan dünyada yayımlanan en kaliteli ve en büyük övgüleri almış bir roman, bir novella Barbaros’unki. Yazmak için ruh kırıkları yetmiyor biliyorsunuz, derinlik ve akıl lazım: Üslup, samimiyet, evrensellik. 

Frankfurter Allgemeine gibi Türkiye’ye de, Türkiye’den sanatçılara, yazarlara da tepeden bakan ve Gezi’nin ruhunu kavramasını pek de beklemediğim muhafazakâr sağ bir gazetenin upuzun sütunlara taşıdığı bir roman oldu, “Es geht uns hier gut”. Yasemin’in bebeği, Ali ve Eren’in umutları bugün dünyada benzemez gözükse de çok da benzeyen sorunlarla boğuşan bir kuşağa yakıştı çünkü. Ne suni ve beklentiyi yerine getirmek için yazılmış “dinler arası diyalog” metinleri, ne “inanç mı, şüphe mi” gibi yüzlerce yıl öncesinde kalmış tartışmaların Starbucks kahvesi yavanlığındaki tadı, ne zorlama kurgularla okur karşısına çıkan baba-oğul, zanaat, hayali kadın arkadaşlığı hikâyeleri Barbaros Altuğ’un ince romanı kadar içe işliyor çünkü. 

‘Entelektüel zemin kayıyor’

Altuğ, Frankfurt Allgemeine’ye verdiği mülakatta önemli şeyler söyledi. Bir kere, son anketlerde üçte ikisi elinde olsa Türkiye’den yurtdışına gitmek isteyen genç kuşaklara bakıyordu. “Fırsat bulan gidiyor” diyordu, evet, ama bunu yalnız maddi imkânları olanların yapabildiğini, orta sınıf çocuklarının bile zorlanırken örneğin Kürt gençler için bunun imkânsızlığını da vurguluyordu. 

“Sinemacılardan tasarımcılara, bilim insanlarına, gazetecilere, fırsat bulan gidiyor. Türkiye’nin entelektüel ve yaratıcı zemini ayağının altından kayıyor“ diyor Altuğ, şu anda en önemli sorunumuza parmak basarak. Altuğ 1980 darbesi ardından yurtdışına gitmek ile şimdiki göç arasında önemli bir fark saptıyor: 12 Eylül’den sonra gidenler, ordunun iktidarı birkaç yıl içinde tekrar sivillere devredeceğini biliyordu. Kendilerini, bir gün az çok kaldıkları yerden devam etmeye hazırlamışlardı. Oysa şimdi, devletin sert eliyle toplumsal bir dönüşüm geçiriyoruz. Toplumdaki çeşitliliğin kaybolmasının yanı sıra, bir iktidarın değiştirilemezliği kurumsal güvence altına alındı. Genç kuşakların gördükleri acı gerçek, bu dönüşüm “tuttuğunda”, yaşam ve düşünce tarzlarıyla bir geleceklerinin olmadığıdır. Onun için şimdi gidenler, hakikaten göçmendir ve farklı bir ülkede kendilerine bir hayat inşa etmek için gitmektedir.

Burada kısa bir parantez açarak, son on-on beş yılda yurtdışında kitap yayınlatan bazı yazarlarımızdaki “ben yertsiz-yurtsuzum artık”, “insan yertsiz-yurtsuzlaştı” söylemine de değinmeli: Bu iş o kadar kolay değil. İnsanın dünyaya açılıp farklı diller, yerler, insanlar tanıması, onu bugünden yarına ne değiştiriyor temelli ne de içinde ürün verdiği dille beraber yaşadığı kültürü –tabii dürüstse eğer– tanınmayacak hale getiriyor. Hepimiz dilin içinde yaşıyoruz ve kendimizi hâlâ daha binbir zahmetle bir yerden ötekine –fiziksel anlamda– götürmek zorundayız. Hayli kafa yorulması gereken bir olguyu üç kelimeye döküp, teflon yüzeyselliğinde söyleşiden söyleşiye taşımakla bir yere varamıyor kimse.      

‘Biz unutmayalım diye’

“Gezi, kişisel özgürlüklerin kısıtlanmasına karşı bir protesto hareketiydi” diyor Altuğ. Çoraklaşan ülkemizde gençlerin hâlâ daha nereden ilham aldığını, dinamizmini azalarak da olsa nasıl koruduğunu soruyor gazete. “Sosyal medya ve Twitter onlar için çok önemli. (…) Gençler İngilizce, Almanca ve Fransızca okuyor, Batı ülkelerindeki gençlerin nelerle ilgilendiğini görüyor. İnternet onlar için bir özgürlük alanı ve aynı zamanda dünyaya açılan kapı.” Ve şöyle devam ediyor Barbaros Altuğ: “Kitaplar da onlar için çok, çok önemli bir ilham kaynağı.” Edebi değerden çok yazarın muhalif kimliği burada öne çıkıyor. Barbaros, edebiyat ajansıyla desteklediği yazarlardan belli bir yaşın üstündekilerin yurtdışına gitmek istemediklerini, kendilerini ülkeye ve okurlarına karşı sorumlu hissettiklerini anlatıyor. “Okur onlara güveniyor ve onlar bu güveni sarsmak istemiyor.” Devlet ise her açtığı davanın sanık koltuğundaki yazarı, gazeteciyi dünya çapında ünlü kıldığını bir türlü anlamak istemiyor. 

Barbaros Altuğ tertemiz, dürüst ve derinlikli bir hikâyeyle bu yıl Almanya’da ve Almanca konuşulan ülkelerde, gayet önyargılı ve şımarık bir edebiyat eleştirmenleri kümesinin çok dikkatini çekti. Mevlana, kimlik ve biteviye Doğu-Batı satan bezirganbaşlarına, gerçek edebiyatla çok şey anlatılabileceğini gösterdi. “Herkes bu hikâyeyi öğrensin diye değil, biz unutmayalım diye” yazmıştı. Çavdar tarlamızdaki çocukları kurtaramadığımız için kendimize karşı bitmeyen öfkemizle, erdem, akıl ve şefkatimizle yalnız olmadığımızı bilmek ne kadar harika bir duyguymuş. Ve ele güne “sıkı bir roman”la anlatılabiliyormuş. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış