Bir Ulusun Doğuşu: Cinsiyet, tabii ki erkek!

Bir Ulusun Doğuşu: Cinsiyet, tabii ki erkek!

Sundance, Toronto gibi büyük festivalleri dolaştıktan sonra 7 Ekim’de Kuzey Amerika’da gösterime giren, ayrıca bu hafta FilmEkimi’nde de gösterilen iddialı bir film var ki, ileriki günlerde muhtemelen adını çok duyacağız. Adı “Bir Ulusun Doğuşu” (The Birth of a Nation). Hayır 1915 tarihli olandan değil, ama ismiyle ona muzip bir gönderme yaptığı aşikâr 2016 tarihli yeni bir filmden bahsediyoruz. 101 yıl önce çekilmiş ırkçılıkla malul adaşından intikam alırcasına, ABD’deki siyahların özgürlük mücadelesine dair bir hikâye anlatıyor film. Henüz izlemedim, ama doğrusu filmin kendisinden ziyade ilgimi çeken, ele aldığı tarihsel vaka. Önce onu özetlemek, sonra hem bu vakadan hem de filmin sinemasal niteliğinden bağımsız gibi gözüken asıl mevzuya gelmek istiyorum.

Her şey bir cuma sabahı internette haberlere göz atarken, okuduğum sayfanın dibinde “bu da ilginizi çekebilir” kabilinden bağlantı verilen bir yazıya tıklayarak başladı. 185 yıl önce ABD’de yaşanmış bir trajediyi anlatıyordu yazı. Derken o tıklamayı bir dizi başka tıklama izledi; aşağıda okuyacaklarınız, bu okuma ve araştırma sürecinin ürünü. Biraz uzun ve aksiyonlu bir hikâye olacak; içinde kan, isyan, gözyaşı, ihanet ve dahi tecavüz olan cinsten. Oscar muhabbeti de eksik değil!

Sene 1831, aylardan Ağustos

Daha önce birkaç rolde gözükmek dışında adı pek duyulmamış siyahi bir sinemacının, Nate Parker’ın –ilk kez- yönettiği, Jean McGianni Celestin adlı arkadaşıyla birlikte yazdığı, yedi yıldır para biriktirip yapımcılığını da üstlendiği, aynı zamanda başrolünü oynadığı bu film, Afro-Amerikalıların tarihinden kanlı bir vakayı, hayli eski olmakla birlikte bir bakıma hâlâ güncel olan sarsıcı bir isyanı anlatıyor. Filme gelmeden önce, tarih kitaplarının anlattıklarına dayanarak vakayı özetleyelim kısaca.

Sene 1831, aylardan Ağustos. Amerika'nın güneyinde -30 yıl sonra iç savaşa yol açacak olan- kölelik sistemi en acımasız haliyle yürürlüktedir. Güneyde neredeyse bütün üretim sistemi kölelerin kanını emen bu düzen üzerine kurulmuştur. Böyle bir ortamda, Virginia eyaletinin Southampton ilçesinde yaşayan ve kendisi de köle olan Nat Turner adlı bir vaiz, epeydir kafasında kurguladığı bir isyanın fitilini yakar. Onlara kan kusturan beyaz patronlarını (köle sahiplerini) öldürmeyi tasarlayan Turner, tanrıdan bir işaret aldığına inanarak 21 Ağustos’ta bu planını hayata geçirmeye karar verir. Yanına topladığı bir avuç köle arkadaşıyla birlikte kısa bir hazırlıktan sonra harekete geçerler. İlk kurbanları Turner’in patronu olan Joseph Travis’tir ve elbette ilk darbeyi bunca yıldır onun zulmüne maruz kalan Turner indirecektir.

Turner ve yoldaşları ellerinde sadece bıçak, balta, pala gibi kesici aletler, bir plantasyondan ötekine geçerek önlerine çıkan tüm beyazları öldürmeye girişir. Kadın, çocuk ayırt etmeden... Her çiftlikte kurtardıkları kölelerden bir kısmı kendilerine katıldıkça sayıları giderek artar. Bazı köleler isyana katılmaya çekinir, kimileri de sahibinden yana tavır alır, onları koruyup kurtarmaya çalışır (bkz. Stockholm sendromu). Sonuçta isyancılar en az 55 beyazı öldürür. Hedefleri ilçe merkezine ulaşıp cephaneliği ele geçirmek ve bu kez tüfeklerle isyanı daha da yaymaktı. Ne var ki iki gün sonra, ateşli silahlarla donanmış kendilerinden daha kalabalık beyaz milisler tarafından kıstırılacak, çoğu anında infaz edilecek, edilmeyenler kısa sürede idam sehpasını boylayacaktı. Liderleri Turner ormana kaçmayı başarıp iki ay saklansa da, aynı akibete uğramaktan kurtulamayacak, yakayı ele verip hızlı bir yargılamadan sonra 11 Kasım’da o da asılacaktı. Olaylar bununla kalmaz, siyahlar açısından daha da kanlı bir dönem başlar. Yeni bir isyan dalgasından korkan beyaz egemenler, milisleri aracılığıyla siyah halkın üzerinde korkunç bir terör estirir, birçok masum insanı ibreti âlem olsun diye infaz ederler ve bu yıldırma operasyonundan sadece köleler değil tüm siyahlar etkilenir.

Oscar’ın iddialı adayları arasında ama heyhat!

1831 Virginia isyanı sonuçta kölelik sistemine karşı haklı bir tepkinin sonucuydu, ama isyancıların alenen cinayet işlemiş, kadın çocuk ayırt etmemiş olmaları yüzünden, bir de Turner’in hapisteyken bir avukata verdiği, avukatın da kendi algı filtresinden geçirerek yayımladığı tuhaf ifadeler –kendini tanrının buyruğunu yerine getiren bir Mesih gibi görmesi vb- nedeniyle ona kahraman payesi vermek siyahlar için pek kolay iş değildi. Ta ki bu filme kadar... Nate Parker’in filmini henüz izlememiş olsak da, ilkgösteriminde büyük alkış aldığını, izleyenlerin gözyaşlarını tutamadığını, Sundance’ta rekor bir meblağa (17.5 milyon dolara!) Fox Searchlight’a satıldığını, daha sinemalara çıkmadan gelecek Oscar’ların en iddialı adayları arasında anılmaya başlandığını biliyoruz. Üstelik tam da siyahların boykot etmeye başladığı Oscar Amca’ya dönük ırkçılık suçlamalarının üstüne böyle güçlü bir siyahi filmin gelmesi, tanrının bir lütfuydu... Dediğim gibi, bu filmin adını daha çok duyacağız.

Keşke konuyu burada kapatabilseydik; filmin alacağı Oscar’ı dört gözle bekler, ABD’deki siyahların tarihsel mücadelesine bir tuğla eklediği için (aralarından birine servet kazandırıp sınıf atlattığını görmezden gelerek) sevinirdik. Ama heyhat!.. Hayatta hiçbir şey siyah-beyaz değilmiş sahiden; siyahların beyaz egemenliğine karşı verdiği amansız mücadelede bile. 

Gerçek bir hikâyeye dayanan “Bir Ulusun Doğuşu”nun ardından başka gerçekler su yüzüne çıkmaya, Sundance’teki dünya ilkgösteriminin hemen ardından filmin yönetmeni ve her şeyi Nate Parker hakkında bir söylenti yayılmaya başladı. Parker’in geçmişinde karıştığı bir tecavüz vakasından bahsediliyordu. Bu bilginin kıyıdaki köşedeki blog’lardan büyük gazetelere sıçraması ve mahkeme kayıtlarına kadar tüm detayların ortaya saçılması uzun sürmedi. Nate Parker 1999 yılında toy bir üniversite öğrencisiyken, aynı okuldaki bir kadın öğrenciye tecavüz etmekle suçlanmış, üstelik bu suça filmin senaryosunu birlikte yazdığı o zamanki oda arkadaşı Jean Celestin’i de ortak etmişti. İddia odur ki kurban, şuuru yerinde değilken iki arkadaşın tecavüzüne uğramıştı. (Bir erkek tanık, olay gecesi Parker’in el işaretiyle kendisini de ‘parti’ye davet ettiğini, ama katılmak istemediğini söyleyecekti.)

Adını bilmediğimiz mağdur (beyaz bir kadın olduğunu biliyoruz), şikayetçi olup dava açtıktan sonra faillerin taciz ve tehditlerine maruz kalmış, bunalıma girip iki kez intihara teşebbüs etmişti. Nihayetinde onun için hayli çileli geçen bir yargılama süreci –ki bu tür davaların nasıl işlediğini ülkemizdeki nadide örneklerden gayet iyi biliyoruz– sonucunda Parker beraat etmiş (cinsel ilişkinin karşılıklı rızaya dayandığını savunmuştu; suçsuzluğuna kanıt sayılan delillerden biri, kurbanla daha önce de yatmış olmasıydı!), Celestin ise tecavüz suçundan 6 ay hapse mahkûm edilmişti. Hüküm giyen taraf kararı temyize götürmüş, 2005 yılında mahkeme ona bir şans daha tanıyarak davanın yeniden görülmesine karar vermişti. Bu sefer tecavüz mağduru, bir kez daha mahkeme karşısına çıkıp yaşadıklarını bunca yıl sonra tekrar anlatmak istemedi. Sonuçta Celestin cezadan yırttı, ama aslında hiçbir zaman aklanmadı. Bu arada kurban, kendi kampüslerinde yaşanan olayı örtbas etmeye çalıştığı için –yine ne kadar tanıdık bir tavır! – okul yönetimine de dava açmış ve yüklüce bir tazminat kazanmıştı. Tecavüzden sonra kadının okuldan ayrılmak zorunda kaldığını, buna karşın erkek faillerin eğitimlerine sorunsuzca devam ettiğini –Parker üyesi olduğu güreş kulübünden atılmış, bir tek– söylemeye gerek bile yok.

Sinemasal anlatı düzleminde tecavüz 

17 yıl önceki tecavüz vakası ayyuka çıkınca, elbette faillerin ve filmine eşek yüküyle para yatırmış olan Fox Searchlight şirketinin görüntüyü kurtarma kampanyası (profesyonel camiada buna kısaca ‘damage control’ diyorlar) gecikmedi. Artık parlak bir yönetmen-oyuncu olan Parker, evini açtığı gazetecilere bir aile babası görüntüsü vermeye özen gösteriyor, şu anda evli barklı ve tam beş –buraya dikkat! – ‘kız çocuğu’ babası olmasını masumiyetinin delili olarak sunuyor, çok geride kalan bu davadan aklandığını, kendi açısından olayın kapandığını söylüyordu. Gerçekten Parker mahkeme tarafından aklanmıştı (Celestin değil!), fakat şimdi vicdanlarda yargılanıyorlardı, ayrıca  bir Twitter kullanıcısının dediği gibi şöyle bir ikiyüzlülükle maluldü: “1831’de yaşamış bir vaka üzerine film yapacaksın, ama 17 yıl önceki tecavüz olayı çok geride kaldı, benim için kapandı gitti diyeceksin!”

Bir parantez açıp filmde rol alan oyunculardan Gabrielle Union’ın cesur bir çıkış yaparak kendi yönetmenini eleştirdiğini ekleyelim. L.A. Times’a yazdığı açık mektupta kendisinin de 19 yaşındayken tecavüze uğradığını açıklıyor ve böyle durumlarda her zaman kurbandan taraf olacağını söylüyordu. “Karşılıklı rızayla oldu” savunmasına karşılık Parker’ın kulağına da şöyle bir küpe takıyordu: “Sana ‘hayır’ dememiş olması, ‘evet’ dediği anlamına gelmez!” Parantezi kapatmadan önce, bir bilgi daha: Parker’ın filminde senaryoya, isyanla ilgili kayıtlarda hiç böyle bir olaydan bahsedilmediği halde, vahşi bir tecavüz sahnesi de eklenmiş diye okudum. Sinemasal anlatı düzleminde tecavüz olayının vicdanları harekete geçirecek etkili bir öğe olduğunu düşünmüşler anlaşılan ve yaşanan zulmün boyutunu daha da çıplak gösterebilmek için bunu kullanmamazlık edememişler. 

Sinema asla sadece sinema değildir 

Bu ‘talihsiz’ skandal “Bir Ulusun Doğuşu”nun başarısını veya Nate Parker’la Jean Celestin’in kariyerini gölgeler mi? Şu anda Hollywood semalarında merak edilen konu bu; olayın asıl mağduru onlarmış gibi. Ne acıdır ki, mağdurun akıbeti filmin etrafında dönen tartışmalar sırasında ortaya çıktı: Tecavüz kurbanı, 2012 yılında bu kez ‘başarılı’ bir intiharla hayatına son vermişti. İntiharının tecavüz olayıyla doğrudan bağlantılı olup olmadığını bilmek zor, ama aile üyeleri başına gelenlerden sonra bir daha toparlanamadığını söylüyordu. Nitekim intiharı, uyuşturucu tedavisi gördüğü klinikte 199 adet uyku hapı içerek gerçekleştirmişti. Bir taraf böylece sonsuz bir uykuya çekilirken, onu buna mahkûm eden iki kanka yıllar sonra el ele verip dillere destan bir film yapıyor ve şöhretin tatlı meyvesini tadıyor. Bir gazetenin 3. sayfa haberi olsaydı bu, başlığı şöyle olabilirdi pekâlâ: “Biri mezara, diğeri Oscar’a!”

Yukarıdaki sorunun yanıtını hepimiz biliyoruz: Elbette geçmişlerindeki bu leke kariyerlerine halel getirmeyecek, PR deterjanıyla güzelce temizlenecek ve Parker-Celestin ikilisi Hollywood’un altın kaplamalı şöhret basamaklarını hızla tırmanacaklar. Tıpkı Errol Flynn, Woody Allen, Roman Polanski, Bill Crosby ve daha niceleri gibi. Ve biz faniler, kurbanlarının adını dahi bilemeyeceğiz.

Filmin trailer’ından ve izleyenlerin dediklerinden anladığım, 2016 yapımı “Bir Ulusun Doğuşu” ABD’deki beyaz ırk tahakkümünün siyahlara yaşattığı zulmü anlatmakta başarılı görünüyor, ama trajiktir ki aynı filmin yaratıcıları, erkeklerin kadınlar üzerindeki tahakkümünü ve bundaki kişisel paylarını idrak etmekte –veya bunu itiraf etmekte- zorlanıyor.

İşte ben bir cuma günü bunları öğrendim sevgili okur; akşam sinemaya gitmek yerine oturup öğrendiğim ve hissettiğim şeyleri yazmak, içimden atmak istedim. Çünkü futbol için söylenen burada da geçerli; sinema asla sadece sinema değildir.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış