Bir seyahat notu: Cabaret Voltaire üzerine

Bir seyahat notu: Cabaret Voltaire üzerine

André Breton, 1921 yılında yazdığı bir metinde şöyle der: “İlk Dada ‘olay’ı kimin fikriydi bilmiyorum. Öyle kendiliğinden çıkmamıştır elbette, başlangıcı Zürih’teki Cabaret Voltaire gecelerinde aranmalı. Oradaki performanslar bütünüyle edebi nitelikteydi.” Belki de tarihin en ilginç ve en ünlü sanat hareketlerinin başında gelen Dada, Cabaret Voltaire’de doğmuştu. Birinci Dünya Savaşı’nın hemen öncesinde kirlenmemiş tek yer olarak görülen “Alman İsviçresi”nin başkenti, bu nedenle birçok sanatçıyı, yazarı, şairi, entelektüeli kendisine çekmekte gecikmemişti. 

Savaş yüzünden Almanya’yı terk eden ve sevgilisi Emmy Hennings ile Zürih’e gelen yazar Hugo Ball, bir yıl sonra bu kentin en ücra semtinde yer alan Niederdorf-strasse ile Spiegelgasse’nin kesişme noktasında, bir lokantanın sahibiyle anlaştı; burada bir kabare işletecekti. Bina küçüktü, köhneleşmişti, ama Hugo Ball’ın da bu kentte savaştan uzak yaşayabilmesi için bir gelire gereksinimi vardı, burayı tutmakta tereddüt etmedi. Ve okumaktan büyük haz duyduğu “Candide”in yazarını anımsayarak, kabareye “Voltaire” adını verdi: Cabaret Voltaire…

O sıralarda Zürih’te Romain Rolland’ı, Henri Guilbeaux’yu, Frank Wedekind’i, René Schikele’yi görmek mümkündü. Alman dışavurumculuğunun ve İtalyan fütürizminin ayrılıkçı karakterleri de kentin farklı kahvehanelerinde kümeleniyorlardı. Üstelik birkaç yıl sonra Rusya’da patlayacak olan devrimin mimarları da oradaydılar: Karl Radek, Zinovyev ve Vladimir Ulyanov… Ulyanov, 1917’de Lenin olarak tarihe geçecekti. Yani bu kentte, Dada gibi bir gücün ortaya çıkabilmesi adına tüm koşullar hazırdı. 

Sonrası malum: Hugo Ball’ın gazete ilanları ve özel olarak gönderdiği mektuplar ile kabareye çektiği genç sanatçılar ve şairler… Bir kabare için gerekli olan kadronun kuruluş süreci… Ardından da Tristan Tzara, Marcel Janco, Hans Arp, Marcel Slodki, Sophie Taueber, Walter Serner ve giderek Dada’nın tam kadrosunun belirmesi… 1916’ya varıldığında ise çarpıcı sahne gösterileri, manifestolar, siyasi söylevler vb… 

Cabaret Voltaire ve Dada arasındaki ilişkinin tarihi, şimdiye kadar yazılmış binlerce kitap ve yüzbinlerce sayfadan okunabilir. Tam burada, konuyu daha değişik bir açıdan ele almayı deneyelim, çünkü bugünkü Cabaret Voltaire’in de ilginç bir durumu söz konusu… Bilen bilir; o semt hâlâ yaşamını sürdürüyor, Cabaret Voltaire de orada aynen duruyor. Yine kendisi gibi diğer küçük binalar arasına sıkışmış halde… Küçük pencereleri, küçük bir kapısı ve kapısının üzerinde küçük bir tabelası var. İçi ise bazı Dadacı sanatçıların yapıtlarının tek tük küçük ve basit fotoğrafları ile süslenmiş, bir-iki afiş asılmış; duvarlarda da yeni yapılmış bazı resimler var ki onlar da Dada’ya gönderme yapıyor.

Oysa orijinal pek az şeye rastlanabiliyor; yalnızca tavanın, yerdeki parkelerin bir kısmının ilk halini korumuş olduğu söyleniyor. Bir de mekânın orta yerinde bulunan iki direkten biri aynen duruyor. Diğer yerler güncel gereksinimlere göre değiştirilmiş ya da düzenlenmiş. Alışık olduğumuz türden bir koruma yok; “buraya bir çivi bile çakamazsınız” yasası orada yürümüyor. Mekânı işleten yöneticiler değişebiliyor ve orayı istediği gibi çalıştırabiliyor. Zengin bir mönünün, bol içki çeşitlerinin, üzerlerine sanatçı adları yazılmış metal levhaların, o günlerden kalma eşyaların teşhir edildiği vitrinlerin, özel köşelerin ya da temsili figürlerin kullanıldığı, bu yolla da turist çekildiği bir mekân değil burası. Çevresindeki sokaklara “Dada’nın doğduğu yere gider” filan gibi tabelalar da yerleştirilmemiş. Sonuçta Cabaret Voltaire, Dada günlerini canlandıran bir sahne olmaktan çok uzak. Bir tek, bodrum kattaki dar bir bölümde Dada’ya ait birkaç kitap satılıyor, hepsi bu…

Kimileri şöyle diyebilir: “Dada sanatçıları, zaten kendilerinin turistik bir biçimde sunulmalarını istemezlerdi.” Belki bu sav ilk anda doğru gelebilir, fakat onların bu mekânda aynı zamanda birer kabare sanatçısı olduğunu ve müşterilerden para kazanarak yollarına devam ettiklerini unutmamak gerek. Ve onlar da kendi yerlerine müşteri çekmek için hayli çabalamışlardı. 

Ne var ki bu tartışmanın ötesinde de söylenecek bir şey var Cabaret Voltaire için, o da şu: Evet, bu mekânın kendi reklamını yapmadığı, sıkı bir koruma altında tutulmadığı, o dönemin “ruh”u adına hiçbir çaba harcamadığı açık. Orada oturup bir şeyler içerken ya da kısıtlı mönüsünden bir şeyler atıştırırken asla kulağınıza Tristan Tzara’nın ya da André Breton’un okuduğu manifestoların fısıltıları gelmiyor, birileri bir masadan size doğru Guillaume Apollinaire’den, Phillipe Soupault’dan, Louis Aragon’dan şiirler söylemiyor, yanı başınızda bekleyen Marcel Duchamp’ın hayaleti de yok. Oysa yine de romantikleşmemiş bir Dada’nın varlığı, mekânda dolaşıyor. Dada’nın romantikleşmemesi, bugünün koşullarında bir “Dada duygusu” yaratıyor. Dada’nın artık geri dönemeyecek oluşunun, dönse de o işlevi göremeyecek oluşunun bir duygusu bu. 

Dada vardı… Ve bitti… Ve Dada şimdi de var, ama eskinin koşullarındaki gibi değil… Belleğin “şimdi”nin koşullarına taşıdığı bir Dada’dan başka bir şey aranmamalı bundan böyle… Bir “ruh” bile olamaz artık o… Olsa olsa “şimdi”ye küçük bir dokunuşta bulunan, “şimdi”yi hafifçe titreten bir şey… Fark edilmeyecek kadar zayıf, buna karşın yadsınamayacak kadar da mevcut… Buraya kadar anlatılanlardan, Cabaret Voltaire’in sanatla ilgisinin kesildiği de düşünülmemeli. Her yıl belli günlerde, sponsorların devreye girişiyle performans sanatçıları orada gösteriler yapıyor, onların fotoğrafları da geçici olarak duvarlara yapıştırılıyor. Bu gösteriler, Dada’yı anımsatmak ya da anmak gibi bir niyet taşımıyor, çağdaş sanatın sergilenmesinden başka bir şey sayılmaz bunlar.   

Cabaret Voltaire eğer Dada hakkında bunları düşündürebiliyorsa, o halde o da yadsınamayacak kadar etkili bir yer ve işlevini aynen sürdürmekte… Üstelik hiçbir yönetici de orayı, Dada’yı kullanarak daha fazla kazanmak amacıyla “otel-lokanta-otopark” kompleksine dönüştürmeyi hedeflemiyor. Tüm Zürihliler biliyor ki: Orası Dada’dır; eskideki değil, ama tarihin tam şu anındaki Dada’dır. Orayı bozmak ya da Dada’nın ününden yararlanarak romantikleştirmek kimsenin aklına gelmez. Ki orası zaten Zürihlilerindir, kendi güncel yaşamlarının uzantısıdır. Öyleyse o mekân, Dada’nın bugüne yaklaşabilmesi, dönüşebilmesi kadar Dada’yı temsil edebilir ancak; daha fazlasını değil… İşte günümüzün Cabaret Voltaire’i, asıl etkisini buradan sağlar; hâlâ “kendi” oluşundan… Ya da “kendi” oluşunu, hep güncelleyebilmesinden… 

Fotoğraflar: Emre Zeytinoğlu

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış