Bir roman yazarının üretkenliğinin ölçütü nedir?

Bir roman yazarının üretkenliğinin ölçütü nedir?

Stephen King'in New York Times'ta yayımlanan makalesi

Edebiyat eleştirmenliğinde dillendirilmeyen birçok ön kabul vardır. Bunlardan biri de bir yazarın ne kadar çok yazarsa eserlerinin bir o kadar az dikkate değer olma eğiliminde olduğudur. 50’nin üzerinde romanın yazarı olan Joyce Carol Oates (ki burada Rosamond Smith ve Lauren Kelly takma adlarıyla yazılan 11 romanı saymıyorum), eleştirmenlerin verimli yazarlardan ne kadar hoşlanmadıklarını çok iyi anlıyor. Günlüklerinden birinde, “edebiyat dünyasının ‘ciddi’ bir yazara izin verdiğinden kesinlikle daha fazlasını” ürettiğini yazmıştır.

Öznel algılarla yönetilen çoğu ön kabulde olduğu gibi verimli yazarlığın kötü yazarlığa eşit olduğu fikrine dikkatle yaklaşılmalıdır. Genel anlamda bakıldığında bu ön kabul doğru gibi gözüküyor. 21 farklı takma adla yazılan 564 romanın yazarı olan gizemli roman yazarı John Creasey’in Edebiyat Kahramanları Listesi’ne girmesi gerektiğini düşünecek kimse yoktur; yazarın hem kendisi hem de eserleri (the Toff, Inspector Roger West, Sexton Blake vs.) çoktan unutuldu.

Aynı durum, İngiliz roman yazarı Ursula Bloom (birçok rumuzla 500’in üzerinde basılmış eseri vardır), Barbara Cartland (700’ü aşkın) ve diğer birçokları için geçerli. Akıllara Truman Capote’un, Jack Kerouac hakkında söylediği o ünlü nükteyi getiriyor: “Bu yazarlık değil, bu sadece kağıda geçirmek.”

Diğer taraftan verimli yazarların bazıları, toplumsal bilinç üzerinde derin etkiler yarattı. Muhtemelen 20. yüzyılın en popüler yazarı olan, tüm külliyatı basılmış Agatha Christie’ye bakalım. Kendisi 91 kitap yazdı; bunların 82’sini kendi adıyla, dokuzunu da rumuzu Mary Westmacott ya da evlendikten sonraki adı olan Agatha Christie Mallowan ile yayımlandı.

Bu romanlar belki edebi eser sayılmayabilir ama John Creasey’in ortaya çıkardığı çorbaların çok üzerinde ve bazıları da gerçekten iyi. Christie bizlere, bir çeşit ölümsüzlük kazanmış olan iki karakteri, Bayan Marple ve Hercule Poirot’u verdi. Christie romanlarının biçimsel ve tematik bütünlüğünü de (insan doğasına karşı şaşırtıcı derecede soğuk değerlendirmelerinin içine yerleştirilmiş zaman ve mekanın keyifli sıcaklığı ile İngiliz klişeleri) eklediğimizde bu kitaplar farklı bir bakışla incelenmelidir. 

Aynı şeyler, 20. yüzyılın ortalarının verimli yazar John D. MacDonald için de söylenebilir. Travis McGee romanları şimdi utanç verici şekilde eskimiş duruyor ve 40’ı aşkın bağımsız romanının çoğu da Ernest Hemingway ile John O’Haranın ağır bir karışımı; ancak MacDonald edebi kahramanlarını bir kenara bırakıp sadece kendisi için yazdığında çarpıcı eserler çıkardı. Romanlarının en iyileri olan “The End of the Night” ve “The Last One Left,” Amerikan edebiyatı dediğimiz o şekil değiştirici yaratığın seviyesine yükseliyor.

Aklı başında olan hiç kimse, niceliğin niteliği garanti ettiğini söyleyemez, ancak niceliğin hiçbir zaman nitelik getirmediğini iddia etmek de bana züppece, akıl dışı ve açıkça yanlış geliyor.

Bunlar, görüntünün diğer ucunu göz önünde bulunduruyor. Son 50 yılda ortaya çıkan en iyi Amerikan roman yazarlarından biri olan Donna Tartt, 1992 yılından bu yana sadece üç roman yayınladı. Tartt’ın dengi olan tek Amerikan roman yazarı Jonathan Franzen da beş roman yayınladı (son romanı “Purity,” Salı günü piyasaya çıkacak).

Her biri oldukça kaliteli olan bu birkaç kitaba bakıp ne kadar az olursa o kadar iyi olacağı sonucuna varmak kolaydır. Belki de: Geçtiğimiz günlerde emekli olan Philip Roth, bu iki yazarın eserlerinin toplamının birkaç katını üretti ve “Our Gang” bayağı kötüydü. Ama “American Pastoral” bana göre Bayan Tartt’ın “The Goldfinch” ya da Bay Franzen’in “Freedom” isimli romanlarından çok daha iyiydi. 

Ben iyileşmekte olan bir alkol bağımlısıyım, neredeyse 27 yıldır ağzıma bir yudum alkol almadım ve bu günlerde alkol alma düşüncesi nadiren aklıma geliyor. Ama Bayan Tartt ve Bay Franzen’in yazdığı, bir kütüphanedeki tek bir rafın dörtte birini bile doldurmaya yetmeyecek bu sekiz romanı düşününce, aklıma alkolü yeni bıraktığım zamanlarda eşimle gittiğim bir öğle yemeği geliyor. Yakınımızdaki bir masada iki yaşlı kadın yemek yiyordu. Büyük bir şevkle yemekleri hakkında konuşuyorlardı, ancak sadece yarısı içilmiş beyaz şarap kadehleri unutulup terkedilmiş bir şekilde masanın ortasında duruyorlardı. Yerimden kalkıp onlarla konuşma yönünde büyük bir istek uyandı içimde. Aslında tam da böyle bir istek değil de daha çok, onların gözünü korkutma isteği doğmuştu. Onlara gidip “Neden şarabınızı içmiyorsunuz? Tanrı aşkına, öylece duruyorlar. Bazılarımız şarap içemiyor; bizim böyle bir ayrıcalığımız yok, ama siz içebilirsiniz, peki neden içmiyorsunuz?” diyecektim.

Bu kadar yetenekli yazarların kitapları arasındaki uzun boşluklar da beni aynı şekilde deli ediyor. Herkesin farklı bir hızla çalıştığını ve biraz farklı süreçleri olduğunu anlıyorum. Bu yazarların titiz olduğunu, her cümlenin, hatta her kelimenin ağırlığı taşımasını (ya da Jonathan Franzen’in en iyi romanlarından birinin başlığını ödünç alarak ifade edersek, güçlü bir önergeye sahip olmasını) istediklerini anlıyorum. Bunun tembellik olmadığını, eserlerine saygı duyduklarını biliyor ve kendi eserlerimden, acele işe şeytan karıştığını anlıyorum.

Ancak aynı zamanda hayatın kısa olduğunu ve sonunda aslında hiçbirimizin verimli olmadığını da anlıyorum. Yaratıcı kıvılcım sönükleşip ölümle tamamen sönüveriyor. Örneğin William Shakespeare, 400 yıldır yeni bir tiyatro yayınlamadı. Buna, dostların, uzun bir kuraklık dönemi denir.

Kendi verimliliğime gerekçe oluşturmak için seçtiğim dolambaçlı bir yol değil bu. Evet, 55’i aşkın roman yayınladım. Evet, rumuz kullandım (Richard Bachman). Evet, bir seferinde yılda dört kitap yayınladım (James Patterson’un gölgeleri… ancak benimkiler daha uzundu ve bir ortağın desteği olmaksızın yazılmıştı). Ve evet, tek bir haftada bir roman (“The Running Man”) yazdığım da oldu. Ancak tüm dürüstlüğümle, başka bir şansımın olmadığını söyleyebilirim.

Gençken aklım, “Yangın!” diye bağırılan kalabalık bir sinema salonu gibiydi ve herkes birden dışarı çıkmaya çalışıyordu. Binlerce fikrim, ancak sadece 10 parmağım ve bir daktilom vardı. Hiçbir şekilde yalan ya da abartı katmadan söylüyorum, aklımdaki feryat eden seslerin beni delirteceğini düşündüğüm zamanlar oldu. 20’li yaşlarımda ve 30’larımın başlarında, John Keats’ın bir şiirini düşünürdüm sık sık: “Yok olma korkularına kapıldığımda / Kalemim bereketli aklımın hasadını toplamadan…”

Daha çok Max Brand olarak tanınan (ya da en iyi Dr. Kildare’ın yaratıcısı olarak bilinen) Frederick Schiller Faust için de durumun böyle olduğunu sanıyorum. En az 450 roman yazdı; sağlık durumunun kötülüğü ve 51 yaşında erkenden hayata gözlerini yummasının getirdiği bir verim. Alexandre Dumas, “Monte Kristo Kontu” ile “Üç Silahşörler”i ve yaklaşık 250 başka romanı yazdı. İlk kısa hikayesini 19 yaşında satan, 500’ü aşkın kitaba şekil veren ve bilim kurgu alanında devrim yapan Isaac Asimov örneği de var.

Benim bu konudaki tezim mütevazi bir tez. Verimlilik bazen kaçınılmaz oluyor, kendi yeri de var.  Kabul görmüş olan tanımının, “çok meyve, yaprak vermek ya da çok döl üretmek”, iyimser bir anlamı var, en azından benim için böyle. Herkes aynı şekilde düşünmüyor. Aklıma, katıldığım bir partideki, kendini edebi zevkin hakemi olarak görevlendirmiş birinin yaptığı, Joyce Carol Oates’in bir viranede yaşayıp çok fazla çocuğuyla ne yapacağını bilmeyen yaşlı bir kadına benzetildiği şaka geliyor. Aslında Bayan Oates ne yaptığını ve bunları neden yaptığını çok da iyi biliyor. Günlüklerinde “Anlatacak daha fazla hikayem ve yazacak daha fazla romanım var” diyor. Bu durum beni oldukça mutlu ediyor, çünkü hepsini okumak istiyorum.

Düzeltme: Bu makalenin daha önceki versiyonunda Agatha Christie’nin edebi üretimi yanlış anlatılıyordu. Christie sadece kurgu yazarı değildi; romanlarına ek olarak kurgusal olmayan birçok eseri de vardı. (31 Ağustos 2015)

Kaynak: The New York Times

Çeviren: Serpil Pehlivan

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış