Advertisement

Bir Bardak Yağmur Suyu İçiverin Gitsin

Bir Bardak Yağmur Suyu İçiverin Gitsin

“Bir Bardak Yağmur Suyu İçiverin Gitsin”, Mahmut Cûda’nın 1973 yılında, İstanbul Yaylacık Matbaası tarafından basılan kitabının adı. Cûda, söz konusu kitabı Güzel Sanatlar Akademisi’nin, YÖK’ten çok önce başlayan üniversiteleşme, Akademi hocalarının bir kısmının bir gecede profesöre dönüşme (bugünkü tabirle pijamalı profesörler) sevdasını eleştirmek üzere yazıyor. Bir gecede profesöre dönüşen atölye sahipleri, bugün sayısı 80’i geçen güzel sanatlar fakültelerinin durumundan da sorumlular. Mahmut Cûda’nın metni, güncelliğini halen büyük ölçüde koruyan bir metin. Metinden alıntılarla durumu hatırlayalım:

“Nasıl olduysa, oldu. Mühendis Yüksek Okulu Üniversite oldu. ‘Komşuda pişer bize de düşer’ diyen öteki yüksekokullar da peşine takıldılar. Kapanın elinde kalan bir fakülte ve kürsü furyasıdır başladı. Giderek artan mali yük de mirasyedi çarçuruna dönerek günümüze kadar ulaştı. Yalnız Harp Okulları bu akımın dışında kaldılar. Oysa Kara, Deniz, Hava Fakülteleriyle tam kuruluşlu bir üniversite daha kazanabilirdik. O zaman kurmaylık doktora bölümü olur, akademik kariyer uyarınca da Ordinaryüs Profesör Doktor General, Profesör Doktor Yarbay, Doçent Doktor Yüzbaşı gibi titr sahibi subaylar yetişirdi. Neden umursamadılar acaba?”

Mesele bu kadar basit ve soru da bu kadar güncel aslında. Cûda, kitabının ilk sayfasındaki bu haklı sarkastik giriş sonrasında sorunu detaylandırıyor ve neye karşı olduğunu etraflıca açıklıyor ancak sarmaşık girişi, bu değişime anlam veremediğinden uzun tutuyor. Alıntılarla izleyelim:

“Yüksekokullar birbiri ardından finişe varmak için çabalayıp dururlarken öz üniversite de, kendi payına biyolojik değişimlere uğradı. Örneğin, bazı fakülteler kozaya girip Yüksek Öğretmen Okulu biçiminde çıktılar. Bazıları da kuluçkaya yatıp fakülte civcivlediler. Aralarında ikizler bile var. Olacak şey değil ama bilimin gücü nelere yetmez ki... Anlaşılan pratik adamlarıyla sanatçılar da bu yeteneği sezinlemiş olacaklar ki güçlü görünebilmek için cübbe giymeye özendiler.”

Güzel Sanatlar Akademisi de bu yarıştaki yerini alınca, buna karşı çıkışlar olur. Mahmut Cûda, ellerinden geldiğince yazıp çizdiklerini, anketler düzenlediklerini, ressamlar, heykeltraşlar, dekoratörler ve mimarlarla birlikte Akademi’nin bu tasarısını protesto ettiklerini ancak daha başka bir tepkinin oluşmadığını belirtir. Tepki oluşmadığı gibi, bir Akademi hocasının yazdıkları üzerinde düşünülesidir: “Ordinaryüs Profesör Doktor Ressam titri ilk ağızda yadırganabilir ama çabucak alışılır gider.”

Cûda, kitabının ilerleyen bölümlerinde sanat eğitiminin nasıl örgütlenebileceğine dair örnekler vererek Paris Güzel Sanatlar Okulu özelinde atölye sistemlerini inceliyor ve atölye eğitiminin zorluklarına, atölye hocası ve sanatçılık arasındaki bağa değiniyor. Ardından sorduğu soru şu: Güzel Sanatlar Akademisi üniversiteye dönüşebilir mi? 

“Vaktiyle ‘Sanayi-i Nefise-i Mekteb-i Âlisi’ adında bir okul açıldı. 1925’ten sonra Güzel Sanatlar Akademisi oldu. Derken, yüksekokullar yasası çıktı. Mimarlık bölümü baş eğdi ve yükseldi. Öteki bölümler de haklarını yitirip ortaya düştüler. Bir çatı altında iki basamak kullanışlı olamadı. Üsttekiler yukarıdan baktılar, alttakiler de aşağılık kompleksine tutuldular. Düşündüler, taşındılar. Eksik dersleri tamamlayıp lise eşitliği sağladılar. Üç sınıfa ayırdılar. Adını Orta Kısım koydular. Arkasından dörder sınıflı Yüksek Bölümler eklediler. Az sonra da orta kısımları kaldırdılar. Liseden öğrenci alarak bütün bölümleri eşitlediler. Bu kez, öğrenciler yüksekokullu hocalar değil, kendilerine yakıştıramadılar (Zeki Faik İzer’e müdürlüğü sırasında yüksekokul mezunu edebilmek için ekstradan kapalı kapılar ardında sınav yapılması gibi. B.P). Bir puntunu bulup kendilerine de birer diploma verdiler. Tam rahat edecekleri sırada Mühendis Yüksek Okulu, Teknik Üniversite oluverdi. Komşu çatlatırcasına bir de Mimarlık Fakültesi kurdu. Akademi’yi bir tasadır aldı. Giderek kara sevdaya dönüştü. Durmadan makyaj tazeleyerek Güzel Sanatlar Üniversitesi’nin peşinde koşar oldu.”

Akademi’nin üniversiteye dönüşme süreci aslında son derece acıklı. Yüksekokullar yasasının çıkması sonrasındaki unvan çırpınışları ise, tam bir pespayelik. Bu kaosun içinde net olarak anlaşılan bir husus var ki o da şu: 1968 yılında Temel Eğitim Kürsüsü’nü kuran ve bu bölümü yürüten kadro hariç, sanat eğitiminin nasıl yapılması gerektiği kimsenin umurunda olmamış. Varsa yoksa unvan, varsa yoksa yarış. Yaklaşık iki yıldır yazılarımda Türkiye’nin sanat tarihi yazımının yanlı ve sorunlu olduğunu yazıyor ve bunu gerekçelendirmeye, somut örneklerle açıklamaya çalışıyorum. İşte bir somut örnek de bu: Bu sanat tarihinin yazımını da bu hocalar başlattı, güvenebilirseniz!

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış