Advertisement

Bir ayağı kumda, öteki de buzdaydı: Henning Mankell

Bir ayağı kumda, öteki de buzdaydı: Henning Mankell

Bir ülkeye, o ülkenin gündelik yaşamının ritmine, insanlarının özelliklerine, adetlerine, zaaflarına, sıkıntılarına, hatta siyasal ve toplumsal meselelerine şöyle bir göz gezdirebilmek için bence en keyifli, en kestirme yollardan biri o ülkenin kalemi kuvvetli bir polisiye yazarına başvurmaktır.

Ben de kendi kendime “haklısın” deyip öyle yaptım zaten. İsveç’i görmeden iki müthiş yazar beni ülkeleriyle öyle güzel tanıştırdılar ki, onların yapıtlarını okuduktan çok sonra Stockholm’e gittiğimde bildik sularda yüzer gibiydim. Ne dilini biliyordum, ne yolunu, yordamını ama bir tanışlık duygusu vardı içimde, pek de iyi geldi.

Henning Menkell, kitaplarıyla tanışır tanışmaz, beni İsveç’in içyüzüne azıcık olsun yaklaştıran ilk İsveçli polisiye yazarıydı. Onu Stieg Larsson izlemişti.

Şimdi ikisi de yok. Günümüzün İsveç’i ile aramdaki oluşan sayfa sayfa köprüler yıkılıverdi. Adeta öksüz bir İsveçliyim şimdi. Artık ikisi için de “Yeni romanı ne zaman çıkacak acaba?” diye düşünemeyeceğim. 

Polisiye roman lafına da şuracıkta dokunup geçmek gerek. Kimi gerilim diyor, kimi macera, kimi dedektif, kimine göre de adı “cinai” roman... Ben alışmışım işte polisiye lafına. 

Bir zamanlar, polisiye roman okuma açlığımın ve hızımın giderek arttığını fark ettiğimde “Bana ne oluyor? Nedir bu polisiye meselesi?” diye düşünüp aşkıma teşhis koymaya çalışmıştım. Kendi halimi analiz etme çabalarım sırasında 20. yüzyılın ünlü Marksist iktisat kuramcılarından biri olan Ernest Mandel’in “Polisiye Romanın Toplumsal Bir Tarihi / Hoş Cinayet” adlı kitabına rastlamak şansına eriştim. Kimse bu kitabın ne anlattığını sormasın bana; merak eden alsın okusun (ve bana şükran duygularını hiç çekinmeden iletsin). Ben tutkumun sebebini gayet iyi anladım ya, onu bilir, onu söylerim. Sadece iktisat kuramcısı olmakla kalmamış, (artık pek az kişide rastlanacak denli) geniş ufka sahip bir kültür insanı olan bu Belçikalı sendikacı, eylemci, Nazi kamplarından zor kurtulmuş kişi, 1995’de bu dünyaya veda ettiğinde Henning Mankell’in anti-kahraman Kurt Wallander’i tanıttığı ilk polisiye romanı “Mördare utan ansikte/Faceless Killers” (Türkçeye “Ölümün Karanlık Yüzü” başlığı altında çevrildi) yayımlanalı dört yıl olmuştu. Mandel’in eşine ender rastlanır çalışması “Hoş Cinayet” ise 1984 yılında yayımlanmış. Keşke fırsatı olsaydı da Mankell’in polisiye yapıtlarını da ele alabilseydi... Eminim kuramının birçok noktasında, Mankell’in kahramanı Wallander olan on romanına mutlaka değinecekti.

Henning Mankell kendi deyişiyle “bir ayağı kumda, bir ayağı buzda” yaşayan, siyasal, toplumsal bir duruş sergileyen, 21. yüzyıldan çok 20. yüzyıla yakıştırılabilecek bir kültür insanıydı. İlk kez 1973’de ayak bastığı Afrika ikinci vatanıydı. Yılın bir bölümünü orada geçiriyor, 1986’dan beri Mozambik’teki Maputo kentinde bulunan Teatro Avenida’nın sanat yönetmeni olarak çalışıyordu. Orada oyun sahneledi, oynadı, oyuncu yetiştirdi. Afrika’ya güya “hayır işlemeye” giden beyaz adamları ele aldığı bir de oyun yazmıştı; 1989’da yayımlanan, İsveç dışında Paris’te ve İstanbul’da Aksanat Prodüksiyon Tiyatrosu’nda sahnelenen oyunun adı “Antiloperna/Antiloplar”dı. İstanbul’da oynanmasına ben sebep olmuştum zira Paris’teki sahnelenişinden çok etkilenmiştim. Tabii ki çevirmeni de bendim. 

Hem polisiye roman seven hem de tiyatroyla iç içe yaşayan benim gibi biri için Mankell olmazsa olmaz biriydi. Hele bir de dedesinin besteci olduğunu (onun adı da Henning Mankell), benim için unutulmaz İsveçlilerin başında gelen Ingmar Bergman’ın kızıyla evli olduğunu öğrendim ya, ne zaman çıkacak yeni kitabı diye kurtlandım durdum.

Tipik (vurdulu kırdılı, karmaşık örgülü, kanlı, dövüşlü, canavar gibi dedektifli) bir polisiye roman beklentisi içinde olanlar için kimi Wallander romanları hayal kırıklığı yaratmış olabilir. Sanki kılını kıpırdatmaz o Wallander. Sanki olaylar kendiliğinden çözülür. Zaten adamın hali perişandır: Karısı Mona onu terk etmiştir; hayatında hâkim olan duygular öncelikle kararsızlık, pişmanlık, yalnızlık, umutsuzluktur; kızı Linda ile bir türlü ortak bir frekans yakalayamaz (ta ki o da dedektifliğe soyunana dek); babası polis olmasını asla kabullenmemiştir; üstelik tuhaf adamın tekidir o baba, durmadan aynı tabloyu yapıp durur... Operadan hoşlanan, operacı olacağı yerde polis olmuş bir adamdan nasıl dedektiflik performansı bekleyebilirsiniz ki? Kurt Wallander’in alkolle başı beladadır, sağlıksızdır, göbeği durmadan büyür, romanlar arttıkça hastalıkları da artar, önce şeker hastası olur, sonra da Alzheimer’in pençesine düşer.

Henning Mankell Afrika’da uzunca bir süre kaldıktan sonra, 1989 yılında ülkesine döndüğünde İsveç ırkçılığın azıttığı bir döneme girmiştir. Şaşakalır Mankell. Hele Afrika’da yaşadıktan sonra o sarışın, saz benizli toplumun azgın ırkçılığı ürpertir onu. Irkçılık bir suçtur, bir insanlık suçudur, hem de İsveç gibi “uygar”, “hümanist”, “toplumcu” bir ülkede kanunen de suçtur. Madem öyledir, Mankell romanlarında ırkçılığı ele almak için suçla mücadele eden bir karakter yaratmak zorundadır. Suçla mücadeleyi polisler yaptığı için de bir dedektif yaratır: Kurt Wallander... İlk roman işte bu yüzden ırkçılığı ele alır. Ama Wallander o süklüm püklüm haliyle kendisinin de Mankell’in de beklentilerinin ötesinde bir ün yapar. Onun başrolde olduğu on adet roman yazar Mankell 1991 ile 2009 yılları arasında. Bu romanlar 40 dile çevrilir, dünya çapında 30 milyon adet satış yapar... Televizyon dizileri yapılır, BBC yapımı dizide Shakespeare oyuncusu Kenneth Branagh canlandırır Wallander’i, 2010 yılında BAFTA ödülü bile alır dalgın dedektif haliyle... 

Mankell polisiye yazarı değildir yalnızca. Gençlik kitaplarıyla iftihar ettiğini söyler durur. Bir kara mayınına basarak ayaklarını yitirmiş olan kahramanı Sofia’yı anlatan kitapları her yıl binlerce okul çocuğu tarafından okunur. Wallander romanları dışında 30 tiyatro eseri, 20 roman, on tane de gençlik romanı yazmıştır.

Şimdi Sir Arthur Conan Doyle geliyor aklıma. Sherlock Holmes yazarı olarak anılmak istemezmiş. Vah, vah! Heyhat!

Henning Mankell’in meselesi de öyle bence. Son derece çalışkan, toplumsal bilinç sahibi, haysiyetli bir duruşu, güçlü bir sesi olan bu İsveçli kültür insanı istese de istemese de uzunca bir süre o mütevazı, depresif dedektifin gölgesini taşıyacak üstünde. 

Olsun. Ben ikisini de seviyorum. Hem de çok.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış