Behçet Çelik: Öznelliğin peşindeyim, öznelliği belirleyen nesnelliği göz ardı etmeden

Behçet Çelik: Öznelliğin peşindeyim, öznelliği belirleyen nesnelliği göz ardı etmeden

Söyleşinin ilk bölümü: Öyküde ‘aydınlanma anları’nı önemserim, ‘kör noktaları’ da

Öykülerinizde yazmaya dair ilginç yaklaşımlar var: “Ne yazacağını bilmemek iyidir, bilenler didaktik yazıyor” gibi. Siz öyle mi yazarsınız? İyisi mi şöyle sorayım, siz nasıl yazıyorsunuz?

Yazmaya başlarken neyi yazacağımı tam olarak belirlediğim çok enderdir. Çoğu zaman nereye varacağını bilmeden başlarım yazmaya. Bir şeyler bende yazma isteği uyandırır, ya da şöyle diyeyim, bir şeyler kendilerinde bir hikâye saklı olduğuna dair cılız da olsa bir ışık saçıyormuş gibi geldiğinde yazmaya başlarım. Saklı hikâyeyi yazarak bulmaya çalışırım, kafamda, zihnimde hikâyeyi yürütüp sonradan masanın başına geçmem. Hikâye yazılırken yürür. Bir önceki cümle, hatta kelime bir sonrakini belirleyebilir, olayların akışıyla kelimelerin sıralanışı arasında birbirine zaman zaman etkileyen, tuhaf bir bağ var, öykü bu bağdan zuhur ediyor sanırım. Öykü, gündelik hayattaki örtüleri sıyıran bir türdür; ya da ben böyle öyküleri seviyorum, diyeyim, ama aynı zamanda örtü sıyrılırken çok zaman başka bir şeyin üzerine gelebilir, en azından gölgesi başka bir şeyin üzerine düşebilir. Her şeyin çok net ortaya konması metinle okur arasındaki ilişkiyi tek bir hatla sınırlıyor gibi gelir bana. Yazar okura neyi okuyacağının yanı sıra o okuduğu metinden neyi anlayacağını da bildiriyormuş gibidir, oysa metinle okur arasında farklı anlam bağları kurulmasına imkân bıraktığımızda daha “yaşayan” metinler çıkıyor ortaya. 

Okuduğu metinleri anlamayışını uzun zamandır okumuyor oluşuna yorup arayı kapatması gerektiğinden söz eden bir öykü karakterinize, karşısındaki “O ara kapanmaz. Ara mara yok, o yüzden kapanmaz,” diyor. Okuduklarınıza dair yazdıklarınızdan sizin de çok iyi bir okur olduğunuzu biliyoruz. Şöyle çocukluğunuzdan başlayarak, biraz okuma serüveninizden, kimlerden etkilendiğinizden, beslendiğinizden, kimleri çok sevdiğinizden söz eder misiniz?

Bu gibi sorular sorulduğunda hep saydığım isimler var. Sait Faik, Orhan Kemal ve William Saroyan erken yaşlarda bende yazma tutkusunu ateşleyen yazarlar oldular. Bu isimlere pek çok isim eklendi zamanla, bir çırpıda aklıma gelenleri saymaya çalışayım. Sabahattin Ali, Vüs’at O. Bener, Raymond Carver, Memduh Şevket Esendal, Çehov, Flannery O’Connor, John Cheever.

Ara vermek bahsine gelince: 1991 yılında yayımlamaya başladığımız edebiyat dergisi Yazılı Günler’i 1993 başında kapattıktan sonra uzunca bir süre pek bir şey yazmadım. Bir nedeni bunun kırgınlıktı, bir nedeni de öğrencilik ve stajyerlik döneminin sona ermesi, iş güç sıkıntılarının başlamasıydı. O yıllarda yazmaya “ara verdim”, ama okumayı sürdürdüm, sürdürmeye çalıştım. O yıllar yayın dünyasında da genişlemenin başladığı yıllardı, yayımlanan kitaplara dergilere yetişememe telaşına düşerdim bazen, yine de okumanın, kitap dünyasının bir ucundan tutmaya çalıştım hep. İkinci öykü kitabım Yazyalnızı 1996’da yayımlandı, bir sonraki kitap Herkes Kadar ise 2002’de. Bu “ara” dönemde okuduğum yazarlar arasında ikisinin yeri ayrıdır, az önce isimlerini andım: Raymond Carver ve Vüs’at O. Bener. Her ikisinin öyküleri de çok etkilemiştir beni. Yazmaya yeniden yönelmemde de etkileri çoktur, ama bunu sağlayan bir başka nedeni daha anmak isterim. 1998’de Virgül dergisiyle yolum kesiştikten sonra, orada bir şeyler yazdıkça (ki eleştiri dergisiydi kurmaca eser yayımlanmazdı) öykü de yazmaya başladım. 

Edebiyatla aramızdaki bağın çok kolay kopabileceğini, verdiğimiz “ara”ların uzayabildiğini gördüm o dönemde. Gündelik hayatın telaşeleri, iş güç, meşgaleler, mecburiyetler bizi okumaktan, yazmaktan çok çabuk uzaklaştırabiliyor. Öykü kişileri arasında bir dönem böyle ara vermiş ya da ara verdikten sonra ipin ucunu kaçırmışlar az değil. Bu mesele kafamı hep kurcaladı ve yazarak bu meseleyi takip etmeye çalıştım. Arayı böyle yaparak kapamaya çalıştım belki de.

‘Geçmiş, kusurlarımızı görebildiğimizde geçiyor’

“Kaldığımız Yer”in girişinde Siamanto mahlasını kullanan Atom Yarcanyan’ın Cem Yavuz tarafından çevrilmiş bir şiiri var, şöyle:

“Sonra gece, ıssız bir boşluğa gömüldü.
Ve yalnız, kanlı ayın altında
Kımıltısız, binlerce mermer heykel gibi
Toprağımızın bütün ölüleri, birbirine duaya dirildi.”

Aynı kitaptaki “Lori Lori” adlı öykü Dersim İsyanı sırasında askerlik yapmış bir büyükbabayı, onun yaşadığı travmanın nasıl ta torunlarına kadar sirayet ettiğini, sonraki kuşaklara da edeceğini hissettiriyor bize. “Lori Lori” bu açıdan çok önemli geliyor bana. Geçmiş pek geçmiyor galiba, şimdi oluyor, şimdiyi etkiliyor. Neler dersiniz bu konularda?

“Kaldığımız Yer” Diken Ucu’ndaki bir öykünün ismiydi, daha sonra kitap ismi oldu. Aslında Diken Ucu’ndaki öykünün ismi “Kaldığımız Yerden” olsa daha uygun olurmuş, orada anlatmaya çalıştığım durumu karşılayan esas olarak bu söz. Kitaba Kaldığımız Yer ismi vermemin nedeniyse kitaptaki bütün öyküleri değilse de bir bölümünü kuşatacak bir başlık olarak bana uygun görünmüş olması. Kitaptaki öykülerin bazıları geçmişte yaşanmış bir şeyleri atlatamamış, onlarla yüzleşememiş olmamız nedeniyle o sorunlara, dertlere takılıp kalmış olmamızla ilgiliydi. Geçmişte kaldığımız, ötesine geçemediğimiz bir yer, bir zaman, bir olay var, üzerinden sıçramış, yürüyüp gitmiş gibiyiz, ama bir biçimde ayağımıza, ruhumuza dolanıp duruyor. Üstelik sadece toplumsal olaylarla ilgili değil bu takılıp kalmalarımız; kişisel hayatlarımızda da benzerlerini yaşıyoruz. Kişisel geçmişlerimizde de yüzleşemediğimiz, takılıp kaldığımız yer çok. Geçmiş, sanırım, ancak yüzleşip kusurlarımızı görebildiğimizde geçebiliyor. Kolay değil bunlar, cesaret, azim istiyor, tek başına altından kalkamadığımızda dayanışma gerekiyor. Söyleşinin başında suskun ve sıkıntılı öykü kişilerinden söz etmiştik. Kişisel hayatlardaki takılıp kalmışlıklar öteden beri ilgimi çekiyor; bu kalakalmışlık hali onlar için de geçerli, kendilerine dönüklükleri kaldıkları yerde bir şeylerin devam etmesinden, başka bir şeylerin tam anlamıyla başlayamamasından.

“Alavüsata” adlı öykünüz Vüs’at O. Bener’e bir saygı duruşu doğru anlıyorsam. Öyküdeki karakter kendisini Bay Muannit Sahtegi’ye benzetiyor, “Hayatım boyunca elime kalem kâğıt alıp bir şeyler karalamaya kalkıştığımda, hemen her seferinde, ne anlamı var az sonra yazacaklarımın, diye sormadan duramadım. Kimi zaman başka bir şeyler anlatacakken, sözü buraya getirip bu yanıtsız, insanın imanını gevreten sorunun peşinden gittim. Yanıt mı? Bulabildiğimi söyleyemesem de yazmayı bırakamadım; muannitliğimden olmalı, belki de umarsızlıktan, hiçbir şey yapmadan duramamanın, durmakla yazmak arasındaki incecik ayrımı yitirmenin neden olabileceği ezginlikten, ilezelikten ürktüğüm için debelenip durdum,” diyor. Bu sözlerin sizin yazıyla ilişkinizi de tarif ettiği söylenebilir mi? Bu öyküdeki vaktiyle hapis yatmış babayı, babanın yattığından daha uzun zamandır hapiste olan kızının hikâyesini okurken aklıma nedense Pınar Selek geldi. Bir ilgisi var mı? 

Bu öyküyü hayata geçemeyen bir proje için yazmıştım. Geçmişte devletin gadrine uğramış yazarların ağzından Pınar Selek’e mektuplar yazılacaktı. Benden bir yazar belirleyip onun ağzından mektup yazmam istendiğinde Vüs’at Bey’i seçmiş ve onun kalemine öykünerek bu metni yazmıştım. Daha sonra proje yapılamayınca bu metnin bir öykü olabileceğini düşündüm. Böyle bir açıklama koymak da istemedim. Dikkatli Vüs’at Bey okurları –sizin gibi– anlayacaklardır ya da öykünün ismi bir ipucu olabilir, dedim – “Alavüsata” “Vüs’at tarzı” anlamında (alaturka gibi) uydurduğum bir kelime. Ama bu öykünün mutlaka böyle anlaşılması gerekmiyor bence. Siz bir babanın kızına yazdığı mektup gibi okumuşsunuz mesela. Beri yandan, bu öykünün sadece Vüs’at Bey’e değil, Pınar Selek’e de (ve benzer biçimde devletin gadrine uğramış herkese) selam olmasını istedim. 

Öyküden alıntıladığınız “Mukallit” Sahtegi’nin cümlesini Vüs’at Bey’i düşünerek yazdım. Onun metinlerinde bu soruya benzer sorulara sık rastlamaz mıyız? Yazmamazlık edememek ama yazarken her an yazmanın beyhudeliğine dair bir fikrin dürtükleyip durması. Bu hissin bana yabancı olmadığını söyleyebilirim; tabii, bu dozda değil.

Heyulayı çoklu değneklerle dürtenler var hâlâ

Neden karanlık öyküler yazdığı sorulan yazar, “Anlatılmak istenenin yazarınca başka türlü anlatılamamasına ne dersiniz?” diye cevaplıyor ve ekliyor “Karanlık denilen yazarı için aydınlıksa hiç mesele yoktur.” Burada kimi olası eleştirilere üstü kapalı bir cevap mı var?

“Alavüsata”daki bu cümleler Vüs’at Bey’le yapılmış bir söyleşiden; dikkat ederseniz öyküde italik olarak dizilmiştir bu cümleler. (Öyküdeki italik cümleler biri dışında Vüs’at Bey’dendir, biri ise Oğuz Atay’dandır.) Vüs’at O. Bener’in değil, öykü kişisinin bu cümleyi neden hatırladığından konuşabiliriz. Aslında burada olası eleştirilerden kaçınmaktan ziyade kendi halini ifade etme çabası bulunduğunu düşünmüştüm. “Karanlık”ın göreceliğine dikkat çekmek, ama ondan da önce başka türlüsünün imkânsız oluşu. Belki buna çok örtük olarak bir başka nokta eklenebilir. Bir edebiyat metnini okurken onu öncelikle kendi ölçütlerimize vurmaya eğilimliyiz, kendi nitelendirmelerimizle onu bir yere koymak, kategorize etmek vs sıklıkla yeğlediğimiz bir yol, yöntem. Oysa yazarın neyi neden yaptığını sormak lazım. “Neden karanlık?” sorusuyla, yazara bir nevi hesap soruluyor olabileceği gibi, “Bu adam ne demeye bu denli karanlık yazdı ki, bu sorunun bu metnin içinde yanıtı, ipuçları var mı?” sorusu da ima edilmiş olabilir. Sanki soruyu soranı yanıtlarken “ne dersiniz” diye sormakta bu ikinciye bir davet var – biraz da buradan bakın gibisinden.

“Alavüsata” adlı öykünüzde yine “Gelecek, hepimiz için kocaman bir belirsizlik; az çok kestirilebilir yanlarının geçici koltuk değneklerinden, payandalarından güç alarak tutunmaya çalışıyoruz belirsizlik fırtınaları karşısında, bedenimizi sürüklüyoruz; bahtımız o denli kara değilse,  benzerlerimizle –onları ürkütüp kaçırmamış ya da ürküp kaçmamışsak onlardan, daha fenası kendimizi korumak için onları iteklememişsek yelin önüne, bunun aslında kendimize çelme atmak olduğunu sezmiş de erinmişsek– sırt sırta veriyor, çoklu değneklerle dürtüp duruyoruz üzerimize gelen heyulanın düşmanca esintilerini,” diyor öykü kişisi. Şimdi dönüp baktığınızda “Onlar iyi günlerimizmiş,” diyor musunuz?

Böyle bir şey demiyorum, şükür olsun, demiyorum. “Bu günlerimizde” (iyi, kötü, daha iyi, daha kötü demeden sadece “bu” demekle yetinme yanlısıyım) benzerlerimizle sırt sırta vermeyi daha iyi beceriyoruz sanki, sayısız dayanışma örneğiyle karşılaşıyoruz her gün. Evet, belirsizlikler daha yoğun, kendimizi koruma güdüsünün bazen aklımızı çelebileceğinin de farkındayız, ama tanık olduğumuz bir dolu ortak çaba var, üzerimize üzerimize gelen heyulanın düşmanca esintilerini çoklu değneklerle dürtenler hâlâ var! 

‘Başka türlü olamamasına ne dersiniz?’

Kaldığımız Yer’den başlayarak, öykülerinizin temalarında önemli değişiklikler var. Soluk Bir An adlı romanınızın (romanlara daha sonra geleceğiz ama) baş kahramanı Taner’den yola çıkarak benim Tanergiller dediğim, öykülerinizde sıkça karşılaştığımız ve söyleşinin başında haklarında epey konuştuğumuz türden erkekler sahneden çekiliyor. Bunun sebeplerini konuşabilir miyiz biraz?  

Bu gibi soruları yanıtlamak kolay değil. Söyleşimizin başında da belirttim, yazmaya başlarken nereye varacağını tartmıyorum, başlama noktası hayli sezgisel diyebilirim (kaldı ki ilerleyişinde de sezgi yok denemez) dolayısıyla sözünü ettiğiniz gibi bir değişim varsa, bunun bilinçli bir tercih olduğunu söyleyemem. Belki gene Vüs’at Bey’in savunusuna sığınmalıyım: Başka türlü olamamasına ne dersiniz? 

Bunun neden böyle olduğu sorusuna benim yanıt vermem kolay değil, üstelik aldatıcı da olabilir. İnsan, yaptıklarının yapmaya niyet ettikleri olduğunu sanmaya eğilimli. Şunu şunu yapmak istedim, demek, özellikle edebiyat metni söz konusuyken ne kadar doğru olur, o da tartışmalı. Birincisi zaten yapılan şey ortada, bunun nedenini, niçinini yazarın anlatması okurdan rol çalmak olmaz mı? Üstelik bir yerde okuru sınırlandırmak anlamına da gelebilir. Şu da var: “Tanergiller” denecek kadar birbirlerine benziyor olsalar da, aslında birbirlerinden ayrıldıkları noktalar benzeştikleri noktalar kadar önemli. 

Beri yandan Kaldığımız Yer’deki “Hiçbir Şey Olmamış Gibi” isimli öykünün erkek kahramanı Emre de pekâlâ “Tanergiller”den sayılmaz mı? diye düşündüm sorunuz üzerine. Onun da hayatındaki kadınla iletişiminde büyük bir sorun var. Belki başta sözünü ettiklerimiz gibi kendi içine dönük değil, işine dönük (bu bazı erkekler için içine dönüklük anlamına da gelir, malum). Ya da “Fark Var mı Ötesiyle Berisi Arasında”nın anlatıcısının gençlik arkadaşının diğerkâm denebilecek işlerle uğraştığını öğrendiğinde bunun da altında vardır bir hinlik, o da bir şeylerden kaçıyordur gibisinden sözler sarf etmesine neden olan beyhudelik hissinde orta sınıf erkeklerde hayli yaygın bir duygu karmaşasından izler yok mu – imrenirken kötülemek, değer verirken değersizleştirmek? “Neden Ben Değil Ya Da Neden Bana”daki Haluk’un eski karısıyla iletişimindeki kaçaklığında ya da “protokol cümleleri”nde familyasını (“sınıfı”nı ya da “yaşam tarzı”nı da diyebiliriz) ele veren yanlar yok mu?

Bu benzerlikler bir yana bu adamların önceki kitaplardaki öykü/roman kişilerinden farklı sahnelerde ya da durumlarda tanımamızın bir nedeni toplumsal yaşamdaki değişim. Bu değişimden kaçınmaları, kendilerini yalıtık tutmaları mümkün değil. Dolayısıyla hikâyeleri de değişiyor. Dışarıdan olan biten içlerine de yansıyor, dışarının gölgesi içlerini de karartıyor – öncesinde de çok aydınlık değilken üstelik. 

‘Üzerimize düşen bir gölge var, güneşimizi kesiyor’

Kaldığımız Yer’de başlayan tema değişimi Yolun Gölgesi’nde artarak, çeşitlenerek sürüyor. “Yolun Gölgesi” ve “Dirlik Kaybı”nda “mutlu” dense yeri aileler var, fakat “Türkiye evlatların kendisinden başka bir şeyle meşgul olmak imkânını vermiyor,” diyen Tanpınar’ı haklı çıkarırcasına mutlu olamıyorlar bir yandan. Son zamanlarda başka başka sebeplerle benim ve yakınlarımın üzerinde epey konuştuğumuz bir mevzudur, mutsuz olmak için aslında kişisel pek bir sebebi olmayanları da mutsuz eden bu iklim, memleketin bu hali. Bilmem siz yazarken böyle okunabileceğini kurmuş muydunuz bu öykülerin? 

Bu öyküleri yazarken memleketin içinde bulunduğu iklimi gözettim, ama bunun “mutsuz olmak için kişisel nedenleri olmayanları bile mutsuz eden bir iklim” olarak okunabileceğini düşünmemiştim. Bu saptamanıza tam olarak katılamıyorum. İki nedenle: birincisi için hep verilen örneği vereceğim. Roboski’de 33 genç katledildikten sadece iki gün sonra insanlar yılbaşı partilerinde “çılgınlar gibi” eğlendiler. Onlar için bir mutsuzluk nedeni değildi bu katliam. Demem o ki bazıları pekâlâ mutlu olabiliyorlar, ya iklime bağışıklıkları var ya da aynı iklimde değiliz onlarla. İkinci olarak, kişisel olan’la toplumsal olan arasındaki sınırın nerede başlayıp nerede bittiğinden emin değilim. Roboski’deki katliama pek çok insan gayet kişisel olarak da üzüldü, tedirgin oldu. Bu katliamın sadece öldürülen gençleri değil kendilerini de hedef aldığının farkındaydılar çünkü.

Ama bir yerde haklısınız da. Farklı nedenleri olsa da toplumun genelinde bir tedirginlik, huzursuzluk hissediliyor. İkiye, üçe, belki daha fazla sayıya bölünmüş olsak da, hepimizde var bu huzursuzluk. Bizi huzursuz eden, korkutan, kaygılandıranların da huzur içinde olduklarını sanmıyorum; toplum genelini etkisi altına alan bir atmosfer hâkim. Belki de kutuplara savrulmamızla ilgilidir, ama bundan medet umanların da bağışık kalamadıkları gölgeli bir atmosfer bu. 

Bu kitaptaki öykü toplamına Yolun Gölgesi başlığını seçmemin nedeni, kitaptaki öykülerden birinin adı olması, bu başlığın kulağa hoş gelmesi değildi. En azından kitaptaki bazı öyküleri de kuşatacak bir başlık gibi göründü bana. Üzerimize düşen bir gölge var, güneşimizi kesiyor, biz fiziksel olarak güneşin altındayken bile o gölgeyi hissediyoruz. Sayısız insan yurdundan edilmişken ev duygumuz eskisi gibi olamıyor mesela. Bu anlamda, evet, bu gölge bizim “kişisel” göğümüzde değil, ama bunu ruhumuzda hissediyoruz. Ama baştaki çekincemi eklememe de izin verin. Başkaları kadar doğrudan, derinden (fiziksel olarak?) etkilenmiyor olsak da, ruhumuzda hissettiğimiz gölgelerin kişisel olmadığını söyleyebilir miyiz? 

Yolun Gölgesi’nde sevinç sözcüğünü sıkça kullanmışsınız. Bu kimi zaman bir kahramanınızın deyişiyle “bir başkasının türev sevincine tanık olmanın sevinci” bile olsa “sevinç”. Sevinç sözcüğünün bunca sık (saydım, yirmiye yakın kere) geçtiğinin farkında mıydınız? Nedenlerini sesli düşünseniz?

Doğrusu hiç farkında değildim bunun. Bunların çok büyük bir kısmı tek bir öyküde (yanlış saymadıysam, on sekizde on üçü), “Önemsizleştirici”de geçiyor. Buradaki öykü kişilerinden biri bir zamanlar duyduğu sevinçlerle öykünün anlatı zamanında duymakta olduğu sevinçleri karşılaştırıyor. Üstelik bu öykü kişisi biraz geveze; arkadaşının her ikisi için söylediği gibi, saptama yapmakta üstlerine yok. Dolayısıyla, eski sevinçlerle şimdiki zamandaki sevinçler arasındaki fark üzerine gevezelik ederken “sevinç” kelimesini ikide birde kullanması doğal. “Sevinç”ten bu kadar çok söz etmesinin nedenini müsaadenizle sesli düşünmeyeyim, sadece öykünün son cümlesine dikkat çekeyim.

‘Yazmak bir tefekkür biçimidir’

Yolun Gölgesi’ndeki öyküler memlekette sürüp giden bir zulmü anlatıyor temelde bana kalırsa: Ermenisi, Kürdü, Türkü çeşitli biçimlerde bu zulümden payını alıyor.  “Hebû Tune Bû”, “Babamın Adı”, “Mühür”, “Şehrin Bütün Sokaklarını” adlı öyküler başta, pek çok öyküde bu zulmün hikâyesi var. Fakat “Derinin Altı” en azından benim fazla örneğini bilmediğim bir açıdan anlatıyor hikâyeyi. Beni müthiş çarptı o hikâye. Bakmayı sık aklıma getirmediğim bir açıdan meseleye bakmaya zorladı beni. Siz Tanergiller’i çokça anlattığınız dönemde nasıl onları enine, boyuna, derinlemesine irdelediyseniz, şimdi odağa koymuş gibi göründüğünüz meseleleri de aynı titizlikle, handiyse nesnellikle irdeliyorsunuz yahut bana öyle geliyor. Neler dersiniz bu dediklerime?

“Derinin Altı”nı geçen sene yayımlanan Vur Ulan Vur/ Linç Öyküleri başlıklı derleme için yazmıştım. Linç hakkındaki önceki okumalarımdan şu sonucu çıkarmıştım. Bir linç eylemine katılanlar güruh psikolojisi içerisindeyken saldırdıkları kişi ya da kişilerin kendileri gibi birer insan olduklarını görmüyorlar. Hatta denebilir ki insan olarak görmedikleri için bu kişilerin katlinin vacip, linç edilmelerinin meşru olduğunu düşünüyor, bu vahşete ortak oluyor, katılıyorlar. Bir insan bir insanı neden insan olarak görmez? Dili, dini, giyimi, kuşamı, kültürü vs öbürünün insan olarak görülmesinin önüne geçmiştir. İnsan değil gâvurdur, insan değil Kürt’tür, insan değil Alevi’dir… Bütün bunlar “insan” olmayı örtüyorsa o zaman ötekini “çıplak” olarak görmek bir anlığına karşısındakinin insan olduğunu düşündürebilir. “Çıplak” derken üzerinde giysi olmamasını değil, failin mağdurun da bir insan bedenine sahip olduğunu fark etmesini kast ediyorum. İnsanın derisinin rengi bile söz ettiğim manada bir örtü olabilir –hatta belki de en çok odur, linç kelimesinin beyazların siyahları linç ettiği zamanlarda doğduğunu hatırlayalım– o zaman derinin de altını görmeye neden olacak bir kesik, bir yara bu algıyı kırabilir diye düşündüm. Bir de yazmaya başlamadan önce linç meselesine mağdurun değil failin gözünden bakmak istemiştim. Bu fikirlerin peşinden sözünü ettiğiniz öykü ortaya çıktı. Aslında linçi ya da başka meseleleri irdelediğim söylenemez, kuramcılar, siyasetbilimciler, filozoflar bunu yapmışlar zaten, yapıyorlar. Benim yapmaya çalıştığım, zaten bildiğimiz bir şeylerin, diyelim zulüm politikalarının ya da linçin başka insanların hayatlarında nasıl yaşandığını, onların bireysel hayatlarına, ruhlarına nasıl tesir ettiğini, iç dünyalarını ne hale getirdiğini öykü vasıtasıyla görmeye çalışmak. Bu yüzden nesnelliğin değil öznelliğin peşindeyim, ama öznelliklerimizi belirleyen nesnellikleri göz ardı etmeden.

Soruyu yeterince açık soramamışım sanırım. “Derinin Altı”nın beni çarpan yanı tam da saldırganın zavallılığını, çaresizliğini, görünmeye çalıştığından ne kadar başka türlü; bir bakıma onun da bir “kurban” olduğunu apaçık göstermesiydi. Aslında belki de birçok şeyin anahtarı burada yatıyor: Birbirimize daha yakından bakmaktan, derinin altını görmekten. Karşılıklı olarak. Bunu demek istemiştim. Bilmem eklemek isteyecekleriniz olur mu?

Bu öykü özelinde çok bir şey söyleyemeyeceğim, ama daha genel olarak yazmakla ilgili şunu ekleyebilirim. Başta da konuştuk, yazmak benim için bir bilineni nakletmek değil, keşif gibi bir şey. Son zamanlarda sıkça, farklı yerlerde alıntıladığım bir tabir var. “Anlatı şeklinde tefekkür.” Philip Roth’un roman kahramanı roman yazarı ağabeyi için kullanıyor bunu. Yazmak kesinlikle bir tefekkür biçimidir, bunu çok kişi söyler, kabul eder, ama bu saptamaya kurmaca/ anlatı yazmayı pek dahil etmeyiz. Oysa kurmaca yazmak da kendine özgü bir tefekkür biçimi. Bir öykü kişisini kurmaya çalışmak, onun yerine geçmeye, onun gözünden dünyaya bakmaya çalışmak aynı zamanda. Uğur Yücel, yanlış hatırlamıyorsam oyunculuk için kullanmıştı “ruh göçü” tabirini, onun gibi bir şey. Bunun öğretici, insanı eğitici yanları var. Tabii, bildiğimiz anlamda eğitim-öğretimle çok ilgisi yok, başka bir öğrenme yolu, bilgi ile sezginin birlikte iş gördüğü, birbirini desteklediği bir süreç, öyle çok kolay kelimelere dökülebilecek bir şey de değil. Siz “Birbirimize daha yakından bakmak” demişsiniz, evet, yazarken öykü kişisine çok yakınından bakmak gerekiyor, hani neredeyse onun şah damarı kadar yakından bir yerden. Ama hep bu mesafeden bakmak da sakıncalı olabilir, daha net görmek için arada sırada uzaktan da bakmak lazım.

Üçüncü ve son bölümü: "Edebiyat, gerçeklik diye sunulanın ardındaki hakikati gösterir"

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış