Advertisement

Behçet Çelik: Öyküde ‘aydınlanma anları’nı önemserim, ‘kör noktaları’ da

Behçet Çelik: Öyküde ‘aydınlanma anları’nı önemserim, ‘kör noktaları’ da

Behçet Çelik, “Kurbağalara İnanıyorum”da Barış Bıçakçı ve Ayhan Geçgin ile söyleşirken şöyle diyor: “Mesele zaten dünyanın olmuş bitmiş bir dünya olarak algılanmasında; edebiyat ve sanat, bana öyle geliyor ki, biraz da ‘Durun yahu, daha bitmiş değil, daha ne dünyalar var bu dünyanın içerisinde, görelim bakalım (ya da görün bakın) neler oluyor, olacak,’ demek için var. Dünyanın mevcut algılanış biçimlerinin tahakküm ve taarruzuna karşı bir alan ya da boşluk açma, bir mesafe koyma çabası. Aynı dünyanın içerisinde başka şeylerin de olduğunu, bunların da hareket ettiğini, en azından bir olasılık olarak bunların da göz önüne alınmasını bir iddia olarak ileri sürme uğraşı. Öte yandan, yazar bir müneccim değil, kendi görülerine ne kadar güvense ya da inansa dahi, bunun da bir hata, yanlış duyum olabileceğini, olasılıktan öteye gitmeyebileceğini baştan kabullenir. Ortaya bir iddia koymakla, hatta varını yoğunu bu iddiaya kumarbaz misali yatırmakla birlikte, iddiasının da boşa çıkma olasılığını aklının köşesinde tutar. Görüşünü yazmak yoluyla deneyimlemek diyebiliriz sanki onun çabası için.” 

Öykülerinde kendisine çekici gelen “İddiasız (iddiasını faş etmeyip kendinde saklayan, başkalarını hem çok önemseyip hem de umursamadıkları için yapmayan), sıkıcı görünmekten çekinmeyecek kadar cesur, kendisi çabuk sıkıldığı için başkalarını sıkmaktan korkan, kısaca iç dünyalarında her şey yerli yerinde olmayan birileri” vardır çoğun. “Dışarıdan çok içeriyle meşgul, içeride neler olup bittiğini anlamaya çalışan, dışarıda gördüklerinin, saptadıklarının (‘Bu budur!’ benzeri yargıların) hem sahihliğinden hem de kendileri için de geçerli olup olmadığından kuşkulanan birilerinin hikâyesini anlatmaya” çalışıyor. Yazdıklarında “Dışarıya ilişkin betimlemelerin azlığı belki de bundan. Dışarısı onlarda bir his yarattıkça, bir hatırayı canlandırdıkça –bu his ya da hatırayla birlikte– öne çıkıyor. İçe dönük yargılarından emin oldukları söylenemez bu arkadaşların, bu yargıların anlık olduğunun (…) onlar da farkındalar; daha anladım derken anlamamış olabilecekleri ihtimali akıllarının bir köşesinde. Bu gerilimin içindeyken bakmayı, görmeye çalışmayı sürdürüyorlar. Yeni bir anda belki biraz daha anlayabileceklerini umdukları için bakmakla yetinmiyor, harekete geçiyorlar.” Çelik’in kahramanlarının “tumturaklı cevapları” yok, “ama gidiş yolundan puan alma” peşindeler. 

Bu söyleşiye 2017 Nisan’ı ortalarında başladık ve Temmuz sonuna doğru bitirdik. Üç ayı aşkın bir süre boyunca yazılı olarak “söyleştik”. Sorduklarım ve aldığım yanıtlar aşağıda. Kendisine kamu önünde teşekkürü bir borç bilirim.

'Sahte neşeler yerine sahici sıkılmalar'

Yazdıklarınızın çoğunun ortak yanı nedir diye çok düşündüm ve sıkıntı/sıkılmak öne çıktı. Son iki öykü kitabınızı bir yana koyarsak, nerdeyse bütün kahramanlarınız sıkılıyor, en çok da erkekler. Neden bu kadar çok sıkılıyor bu adamlar? 

Hepsi için böyle diyebilir miyiz bilmiyorum. Bu büyük bir genelleme olur, ama sıkılanlar da az değil diyelim. Bunların hepsinin ayrı ayrı sıkıntısı olabilir; ben de nasıl bir üst-başlıkta onlardan söz edebileceğimizden emin değilim. Belki yaşadığımız çağla ilgili bir şey bu. Sıkılıyorlar çünkü hoşnut değiller, başta kendilerinden, yapıp ettiklerinden, yapıp etmek zorunda olduklarından. Özgür değiliz, çoğunlukla sevmediğimiz bir iş için günün büyük bölümünü harcıyoruz, kalan zamanda posamız çıkmış oluyor. Belki sözünü ettiğiniz öykü kişilerinin başka bir nedenleri daha var: Bir zamanlar böyle olacağını ummuyorlarmış, arzuları, beklentileri varmış, zamanla kaçmış, soğumuş. Onları azıcık kayırayım (kayırmak denirse); başlarına gelenler hakkında düşünürken suçu başkalarına atma kolaycılığına kaçmak istemiyorlar, kendi kusurlarının farkındalar ya da öncelikle bunu görmek istiyorlar, başkalarının yanında kimi zaman kabahatlerinin üzerini örtme telaşına girseler de, bir başına kaldıklarında olabildiğince, becerebildikleri oranda kendilerini didikliyorlar. Sahte neşeler yerine sahici sıkılmaları yeğ tutuyorlar.  

'Edebiyat soruları çeşitlendirir'

Her yazarın bir temel meselesi vardır, aslında hep onu anlatır diyenler var. Sizin anlatıcılarınız genellikle “iyi aile çocuğu” eğitimli erkekler. Bu erkekler fena adamlar değiller aslında. Ama sürekli kendilerini didikleyen, “Kitaplara yetişemez oldum, yetişebildiklerimi de doğru dürüst anlasam, gam yemezdim,” diyen; başkalarının “Sen her şeyi kitaplardaki gibi sanıyorsun,” türünden suçlamalarına maruz kalan, kimi zaman gülümsemekten bile yorulan adamlar. Nedir alıp veremediğiniz bu tür adamlarla? 

Onlardaki bu halin yaygın olduğunu sanıyorum. Anlaşılması hem kolay hem zor bir tutum içerisindeler. Sınırlı bir ömrü sevmediği işler yaparak, gündelik küçük hesaplar peşinde, arzularının hilafına neden ve nasıl yaşıyorlar? Ellerinden tutan ne, tatlarını kaçıran ne, tatlarının kaçtığının farkına varmakla mı yetiniyorlar yoksa? Yarışmacı bir toplumda, “Biz yarışmıyoruz, dışındayız yarışlarınızın,” derken ya da dediklerini zannederken aslında örtük olarak başka bir yarışın mı içindeler – ben daha çok sıkılıyorum yarışı mı mesela? Bu gibi sorulara edebiyatın vereceği yanıt soruları çeşitlendirmek ve artırmaktan ibaret. Bu saydıklarıma ve daha fazlasına karşı çıkanları, çıkabilenleri anlatmak, bu şekilde yaşayanların karşısına okurun kendisine örnek aldığında ya da yakın hissettiğinde hoşnutluk duyacağı duyarlık ya da tutumlar içerisindeki kahramanlar çıkarmak; yahut yaşamak, dünyaya gelmek, zaten böyle bir şeydir, insan olmanın anlamını çoktan yitirdik gibisinden olumsuz tespitler yapan kahramanlar bana yakın gelmiyor. Bu gibi düşüncelere katılıp katılmamak değil derdim, katılayım ya da katılmayayım, edebiyatın işinin daha çok yaşananların nasıl yaşandığının, küçük ayrıntılarda insanların iç dünyalarındaki harabelerin anlık olarak görünüp görünmediğinin ya da nasıl göründüğünün peşinde olmak, bunları, böylesi kritik anları görmeye, göstermeye çalışmak olduğunu düşünüyorum. Daha doğrusu, böyle bir edebiyat bana daha yakın. 

Başka sorular da geliyor aklıma: Bu sıkıcı adamların bir ahlâkı, bir duruşu var mı, sizin sıkıcı diye tanımladığınız bu duruşlarında saklı bir ahlâktan söz edilebilir mi, tastamam uzlaşmışlar mı, sıkıldıklarına göre sanki öyle değiller, o zaman sınırlar (kendi sınırları ya da uzlaşmalarının sınırları) nerede başlıyor ya da bitiyor olabilir? Bu gibi sorular sormak, soruları çoğaltmak, cevap sandığımız tespitlerin geçiciliğini ve içlerinde başka ve yeni sorular taşıdığını akılda tutmak. Sanırım bu adamlarla alıp veremediğim şu: onların yaşamları üzerinden bu gibi konular, sorunlar üzerine düşünmek çekici geliyor bana. Mutlu, huzurlu, yaptıklarından ya da yapmadıklarından hoşnut bir adamın ya da kadının hikâyesinden yola çıkıp bu meselelere varamıyorum.

'Karar anlarını didiklemek ilgimi çekiyor'

“Bir gün hiçbir şey yapmak istemediğimi fark ettim. Yapabileceğimi düşündüğüm hiçbir şeyi yapmak istemiyordum. Bundan sıkılmıyordum da. Suçluluk da duymuyor, üzülmüyor, hayıflanmıyordum. Kalmakla gitmek arasında fark kalmamıştı. Söyleyemedim bunları, savunma yapmak istemiyordum – en azından onun karşısında.” 

Yukarıdaki alıntı kahramanlarınızın pek çoğunun ruh halini özetliyor desek, haksızlık etmiş olur muyuz? 

Pek çoğunun böyle bir ruh halinde olduğunu söylemek doğru olmaz, ama beyhudelik hissinin ilgimi hiç çekmediğini de iddia edemem. Bu alıntıdaki gibi, bir şeyi yapmakla yapmamak arasında fark olmadığını, kalmadığını düşünen, hisseden birinin o andaki ruh hali ilk anda konforlu görünebilir. Bir fark yoksa seçim yapması gerekmiyor zannedilebilir, oysa o anda birinden birini seçmesi gerekiyordur. “Hiçbir fark yoksa aralarında seç birini rastgele yap,” denebilir, ama öyle olmaz. Bu karar anında belirleyici olanın kişinin ahlâki tutumu olduğunu sanıyorum. Dış dünyaya hâkim olan değer yargılarını göz önüne aldıklarında onu ya da bunu seçmek fark etmiyordur, ama içeride kendilerince oluşturdukları değer yargıları nedeniyle ince bir fark mevcuttur. Seçimlerini belirleyen bu içsel nedeni ifade etmekteyse zorlanıyorlar. Alıntıdaki ruh haline baktığımızda, bu adam savunma yapmak durumunda olmak istemediğini söylerken alınganlık mı yapıyor ya da pasif-agresif bir tutum mu alıyor, yoksa karşısındakini mi koruyor, onu suçlayıcı pozisyonuna düşürmek mi istemiyor? Sebep ikinciyse bir başka tutukluk nedeni daha ortaya çıkıyor, o çok içerilerdeki ince ayrımı ifade etmek de bir anlamda savunma yapmak olmaz mı? Eee, istemediği de buydu. Ne yapacak o zaman? Böylesi karar (ya da kararsızlık) anlarını didiklemek, bu anlar üzerine öykü aracılığıyla düşünmek ilgimi çekiyor.

'Aşırı farkındalığın farkındalıksızlığa neden olması'

“Seni ne çok sevmişim. Kalkıp gidemediğim için nefret ediyorum kendimden. Bir şeyler söyler misin diye nafile beklemekten bıktığım halde bekliyorum bir şeyler söylemeni. Susup durduğun için sana lanet ediyorum, yine de gitmiyorum, gidemiyorum. Ama sen ne yapıyorsun? Susuyorsun. Çok şey değil istediğim...” yakınması benim kuşağımdan pek çok kadına gayet tanıdık gelecektir. Tam kadınların gitmeye karar verdikleri noktada, bu erkekler şöyle düşünmeye başlıyor: “Her şey yolunda gibiydi, yoluna girmiş gibiydi. Önceleri anlaşamadıkları şeyler sorun olmamaya başlamıştı aralarında.” “Vedalaşmışız o ikindi, şimdi anlıyorum.” 

Sürekli düşünen ve her şeyi sorgulayan bu adamların, önceleri hakkında anlaşamadıkları şeylerin artık sorun olmamaya başlamasında bir sorun görmemeleri, bir vedalaşmayı gözden kaçırmaları bana ve tanıdığım kadınların çoğuna inanılmaz geliyor. Siz neler düşünürsünüz bu konuda?

Galiba bir odak ayarı sorunu var burada. Kendisini didiklerken, eşelerken karşısındakiyle ilişkisinde çok şeyi gözden kaçırıyor olabilirler. Bu noktada şunu eklemek isterim. Öykü yazmaya başlarken çoğu zaman yazdıklarımın nereye varacağını bilmiyorum, dolayısıyla “kendisine odaklandığı için sevdiğiyle arasının açıldığının ayırdına varamayan bir adamı yazayım” gibisinden belirlilikler olmuyor başta. Öykü kişileri hakkında az çok bir şeyler kafamda oluşmuş olsa da, olaylar ilerledikçe, çatışmalar ortaya çıktıkça bazı şeylerin farkına ben de bazen onlarla birlikte varıyorum. Anlaşmazlıkların sorun olmaktan çıkması, mesela, anlaşmazlıkların sona ermesinin, birbirlerini oldukları gibi kabul etmeye başlamaların sonucunda yaşanıyor da olabilir –böyle olması istenir, umulur– ama bunun nedeni birbirlerinin ne yaptığının, ne düşündüğünün artık çok önem taşımaması da olabilir. Öyküde “aydınlanma anları”nı önemserim, ama onun tam karşıtı olan “kör noktaları” da. Bu arkadaşların, belli ki kör noktaları var. Şundan da söz etmek mümkün sanırım. Aşırı farkındalığın farkındalıksızlığa neden olması. Kendine dönüklük, kendini didiklemek, kendinde daha önce bilmediğin bir dolu şeyin farkına varmak çok güzel, pek âlâ, ama bunun sonucunda başka noktaları kaçırmak da mümkün. Böylesi paradoks anlarını anlatmayı, kurgulamayı seviyorum.

'Pirüpak değiller'

Dostluk bu adamların kutsalı. Küsme haklarını da kutsal sayarak her şeyi birbirleriyle paylaşıyorlar. Bu adamlar birbirine yetiyor, bu adamların hayatında kadınlar aksesuar adeta. Ama o da bir yaşa kadar galiba, ondan sonra o bile tavsıyor. “Bazı hayatlar bir süre eşzamanlı yaşanıyor. Peş peşe âşık olup peş peşe yıkılıyoruz. Başka yerlerde aynı şeyleri yaşıyormuşuz gibi geliyor. Sanki aynı kitapta aynı satırların altını çiziyoruz, aynı hüsran duygusuyla aynı içkiyi yudumluyoruz – dostluk bundan ibaret. Basit bir eşzamanlılık. Makas açılıyor bir zaman sonra. Bir de çok gerekliymiş gibi benzemeyi sürdürelim istiyoruz. Bir dolu benzemezin yanında, o benzesin hiç olmazsa diyoruz kıskançlıkla. Bir dolu benzemezin yanında en çok onun benzemeyişine yanıyoruz,” diyor bir kahramanınız. Bu adamların kızkardeşleri bile onlardan çok eski karılarıyla yakın. Bu yüzden yalnız kalıyor olabilirler mi, kadınlarla bağ kurmakta niçin sıkıntı çekiyor bu adamlar?  

Önceki sorunuzu yanıtlarken kendilerine dönük oldukları için bir dolu noktayı göremediklerinden söz etmiştim ya, galiba aynı durum söz konusu burada. Bu nedenle kadınlarla bağ kurmakta sıkıntı çekiyorlar. Kendi içlerindeki telaşa, didişmeye (ya da siz ne derseniz deyin) odaklandıkları için kadınlarla sorunları var, üstelik kadınlarla sorunları içlerindeki telaşa, didişmeye bir yenisi ekliyor bazen – ta en başta bu telaş biraz da onlarla temasın ya da buna dönük arzunun sonucunda ortaya çıkmamışsa. Şunu da söylememe izin verin lütfen: Bazı öykü kişilerinin kadınlarla sorunları olduğu açık, ama ben doğrusu onların halini anlatırken “aksesuar” kelimesini yeğlemezdim ya da yeğleyecek olsam bu adamların kendilerini kadınların yanında aksesuar gördüklerini söylerdim. Bana kadınları yüceltiyorlarmış gibi geliyor daha çok. Bir sorun olduğunda önce kendilerindeki kusurun peşine düşmeye çalışıyorlar ya da kendi kusurlarından kaçıyor, kaçınmaya çabalıyorlar. “Beni anlamadı hain kadın,” demek kolaycılığına kaçmıyorlar, ama onun yerine, “Gene anlatamadım, o zaman hiç denemeyeyim,” kolaycılığına sığınıyorlar. Pirüpak değiller.

Dostluklar, haklısınız, öne çıkıyor, ama birbirlerine yettikleri savınıza katılmadığımı söylemek isterim, onların dertlerinin kadınlarla olduğunu siz söylüyorsunuz, demek ki dostlukların yetmediği bir yer var. Bu adamların birbirlerini daha iyi anlamaları, benzer karmaşaları yaşamış, yaşıyor olmalarından (pek çok konuda ama elbette kadınlarla ilişkilerinde de!); dostluklarının tavsamasına neden olan sorunlar da zaten yaşadıkları karmaşaların bir zaman sonra aynı hatta devam etmemesinden kaynaklanıyor. 

Metnin ikinci bölümü: "Öznelliğin peşindeyim, öznelliği belirleyen nesnelliği göz ardı etmeden"

Üçüncü ve son bölümü: "Edebiyat, gerçeklik diye sunulanın ardındaki hakikati gösterir"

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış