Advertisement

Behçet Çelik: Edebiyat, gerçeklik diye sunulanın ardındaki hakikati gösterir

Behçet Çelik: Edebiyat, gerçeklik diye sunulanın ardındaki hakikati gösterir

Söyleşinin ilk bölümü: “Öyküde ‘aydınlanma anları’nı önemserim, ‘kör noktaları’ da”

İkinci bölümü: “Öznelliğin peşindeyim, öznelliği belirleyen nesnelliği göz ardı etmeden”

Öykülere dair daha uzun konuşabiliriz ama sizi ve okuru sıkmaktan korkarım. O nedenle biraz da romanlarınızdan söz edelim. İki roman yazdınız. Arkasının geleceğini umuyorum romanlarınızı çok sevmiş bir okurunuz olarak. Ama şunu da sorayım: Nasıl ve neden roman yazmaya karar verdiniz?

Biraz zor verdim o kararı. Bir önyargım vardı, roman yazmak için geniş zamanlar gerektiğini düşünüyordum. Gündüzleri başka bir işte çalışırken sadece akşamları, hafta sonları çalışarak bir roman yazılamaz, uzadıkça uzayan bir metnin dokusunu gündelik hayattaki bu bölünme nedeniyle korumak çok zordur, imkânsızdır, diyordum. Bir yandan da istiyordum, ama cesaret edemiyordum. Bir arkadaşımla bunu konuşuyorduk, kafamda öykünün yetmeyeceğini düşündüğüm bir kurgu vardı, ondan bahsettiğimde, arkadaşım, “Denesene,” dedi, “kimsenin bilmesi gerekmiyor roman yazdığını, ama sen bir dene,” dedi. Onun iteklemesiyle başladım. Sadece çok yakınımdaki birkaç kişi biliyordu. Yazıp bitirdikten sonra yayıncı arkadaşım Mustafa Arslantunalı’ya götürdüğümde o da bilmiyordu, öykü dosyası sanıp karıştırırken tamamının tek bir metin olduğunu fark edince o da şaşırdı. Açıkçası yazmak istediğim kurgu için roman daha uygun bir form olduğu için roman yazdım, diyebilirim. Üç başkahraman, uzun bir zaman dilimi öngörüyordum. İşsiz kalmış kahramanın gün be gün ruh halindeki değişim ilgimi çekiyordu ve bunu ancak romanla takip edebilirdim.

Evet, Dünyanın Uğultusu, bir ekonomik kriz sırasında işini kaybeden genç ve tuzu kuru sayılabilecek Ahmet’in ve ilgilendiği ikisi de işsiz ama bu durumu bambaşka karşılayan iki kadının etrafında dönüyordu. Pek çok şeyin yanı sıra “İki işsizin arasında bile statü farkı oluyordu demek” cümlesiyle zihnimde yer etmiştir Dünyanın Uğultusu. Gayet olumlu eleştiriler aldı bu ilk romanınız. İkincisini yazdığınıza göre roman yazmayı sevmiş, sonuçlardan memnun kalmış olmalısınız?

Romanı yeğlememin nedeninin aklımdaki kurgunun kapsamı olduğunu belirttim, ama itiraf etmeliyim, uzunca bir süre bir metni, o metnin kişilerini yanı başımda, zihnimde taşımak nasıl bir şeydir, bunu da merak ediyordum. Bir buçuk yıldan uzun sürdü ve bütün bu zaman boyunca aklımın bir köşesinde roman ve romanın kişileri vardı sürekli olarak. Sanki paralel bir hayat sürüyorlardı benimle. Öykü yazmaktan farklı bir deneyimdi. Başta korktuğum şey, günün bölünmesi nedeniyle yaşanabilecek kopukluk da olmadı diyemem. Buna çare olarak da şunu buldum o zaman: Yazamadığım günler daha önce yazdığım bölümleri yeniden okumak. Bu hem metnin bütününün zihnimde taze kalmasını sağlıyordu, hem de dil ve anlatım tutarlılığını korumama yardım ediyordu. Bir yandan da bu yeniden okumalar sırasında küçük düzeltmeler, eklemeler, çıkarmalar yapabiliyordum. Sonuçlarını değerlendirmek benim yapabileceğim bir şey değil, ama hoşnut kalmasam yayımlatmazdım. Ama esas olarak roman yazmayı sevdim. O kadar uzun bir zaman süresince bir kurguyu, kişileri taşımayı, olayların nereye varacağını tam bilmeden metni ilerletmeyi sevdim. Zorlayıcı oluyor, ama bunun da ayrı bir tadı var.

Soluk Bir An’da “durduk yerde” yıllardır tanıdığı bir kadına âşık olan evli barklı, çocuklu, hayattan payına düşene razı olmuş Taner vardı merkezde. Tanergillere isim babalığı etti bu karakteriniz. Soluk Bir An için sosyal medyada “erkek zihninde yirmi bin fersah” demiştim. Her iki romanı arka arkaya okuyunca, Dünyanın Uğultusu için de bir bakıma aynı şeyi söyleyebileceğimizi düşündüm. Erkeklerin zihninin nasıl çalıştığını anlamak için iyi birer rehber gibi geliyor bana romanlarınız, zevkle ve merakla okunmalarının yanı sıra. Bütün bu sebeplerle ben özellikle Soluk Bir An’ın çok satanlar arasına gireceğine iddiaya girmiş ve iddiayı kaybetmiştim. Bu fikrim değişmiş değil ve sebeplerini anlamakta zorlanıyorum. Bir sebebin okurun habersiz kalması, kitapların yeterince tanıtılmaması, reklamının yapılmaması olabileceğini düşünüyorum, bilmem bana katılır mısınız?

Çok katılmayacağım bu tespitinize, çünkü kitabın fena tanıtılmadığını düşünüyorum, ama sorunuzun yanıtını da bilmiyorum. Tahminde bulunabilirim ancak. Gazetelerdeki, eklerdeki tanıtıların öyle ahım şahım bir işlevi yok galiba, kalmadı ya da çok azaldı, esas olarak insanların birbirlerine tavsiye etmeleriyle ilerleyen başka bir tanıtım kanalı var. Bunun da neye göre işlediği hakkında hiçbir fikrim yok. Biraz da şans faktörü etkili olabilir. Kim bilir, belki de romanın başkahramanı insanlara sıkıcı gelmiştir. İnsanların özenecekleri, özdeşleşmek isteyecekleri biri değildi. Öte yandan “çok satanlar” diyorsunuz, o apayrı bir kategori, apayrı bir pazar, o pazara dönük üretim de tanıtım da başka türlü oluyor.

‘İyi yazabilmek için değil, okumayı sevdiğim için okuyorum’

Siz aynı zamanda sıkı bir okursunuz, hem çeşitli mecralarda kitap eleştirileri yazıyorsunuz hem de okuduklarınıza dair bir kitabınız var: Ateşe Atılmış Bir Çiçek. Bu kitabınızda edebiyatımızın artık adı pek anılmayan yazarlarından Sait Faik, Necati Tosuner gibi öykü denilince ilk akla gelen isimlere kadar pek çok yazara ilişkin kapsamlı değerlendirmeleriniz var. Ben akademideyken literatürü takip etmenin, alanında olup bitenlerden haberdar olmanın akademiye özgü bir zorunluluk olduğunu sanır, edebiyatın bir yaratıcılık ve yetenek işi olduğunu, dolayısıyla yazarın çok okuyup izlemese de yetenekliyse iyi şeyler yazabileceğini düşünürdüm. Erkence emekli olup çeviri vasıtasıyla kıyısından edebiyat dünyasına ilişince aslında hayli benzeştiklerini, yazarın/şairin de kanonu ve günceli iyi izlediği ölçüde yaratıcı ve verimli olduğunu gördüm. Yazanların bir kısmı okumanın öneminin yeterince farkında değil, benim geçmişte düştüğüm yanılgıyla davranıyor gibi geliyor bana. Tabii yanılmıyorsam. Sizin bu konudaki düşüncelerinizi merak ediyorum doğrusu.

Bunun bir mecburiyet olduğunu ya da bunu yapmamanın yanılgı olduğunu düşünmüyorum, kaldı ki okumaya ayırdığımız zaman ne klasik ve modern klasiklerin ne de güncel edebiyatın başlıca eserlerini (hele ki dünya ölçeğinde!) hakkıyla okumamıza yetebilir, hepimiz eksik okumuş durumdayız; yetişme telaşı hep olacak. Yine de okumanın öneminin farkında olmadığımızda yeni, yepyeni sandığımız bir şeyin, dilsel, kurgusal bir denememizin ilk kez bizim tarafımızdan yapıldığını iddia edip kendimizi küçük duruma düşürebiliriz mesela. Okuduklarımızın yazdıklarımıza olumlu etkisi mutlaka vardır, ama “iyi izlemek”ten daha önemli başka bir tutum var bence. Bir edebiyat metninin (kendi yazdığımız ya da başkasının yazdığı) üzerinde düşünmek, düşünmeyi öğrenmek. O metne bir edebiyat metni olarak bakmak, sadece konusuna, özetine, altı çizilecek cümlelerine ya da mesajına indirgemeden, doğru tabir mi bilmiyorum ama eleştirel bir gözle okuyup üzerinde düşünmek, bir metnin biçimini, biçemini, içeriğini bütün olarak birbirleriyle etkileşimlerini de gözeterek anlamaya, anlamlandırmaya çalışmak. Bu noktada sizin de haklı olduğunuz bir yer var. Bu okuma biçimini daha çok ve daha çeşitli kitaplar okudukça ediniriz, üstelik sadece kurmaca metinler değil eleştiri metinleri de okudukça. 

Yine de az okuduğu halde muhteşem kitaplar yazanlar olmuştur, olacaktır; yazmayı öğrenmenin tek yolu okumak değil, ama benim için öğrenmenin yolu bu. Hoş, öncelikle daha iyi yazabilmek için okumuyorum, bunu vurgulamak isterim, edebiyatı, kitap okumayı sevdiğim için okuyorum öncelikle. Şu yazarı, şu dönemi okuyayım, belki ileride yazacağım kitaplar için elverişli, işe yarar bir şeyler bulurum gibi bir saikle okumuyorum, ama nedir, nasıldır izah edemesem de, öyle ya da böyle etkileniyor olmalıyım okuduklarımdan – yaşadıklarımızın, hissettiklerimizin, hatırladıklarımızın yazacaklarımızı etkilemesi gibi. Tabii, bazen bir yazarın metnindeki diyelim kurguyla ilgili bir sorunu maharetle nasıl alt ettiğini fark etmek, “Nasıl yazmalı?” sorusuna bir yanıt bulmak, yazma yordamına dair yeni bir şey öğrenmektir aynı zamanda; ama bu yan sonuçtur. 

Bir edebiyat metni okumak öncelikle haz verir bize, “Kitap okumayı seviyorum,” dememizin nedeni budur ve bir edebiyat metninden alacağımız hazzın artması öğrenilebilir bir şeydir. Daha çok, daha çeşitli, daha eleştirel bir gözle okudukça… Edebiyat metinleri üzerine yazmayı da seviyorum, yazmak benim için bir öğrenme ve düşünme yöntemi, bir kitabın üzerinde yazarak düşünmek hoşuma gidiyor, demin dediğim gibi, hakkında yazmak okurken aldığım hazzı çoğaltabiliyor. 

Kitabın sonundaki Eleştiri ve Metnin Ruhu adlı yazınızda “Sonuç olarak günümüzde eleştiri ölçütlerinden söz ettiğimizde, çok boyutlu, çok ölçütlü bir şeyden söz ediyoruz. Metnin ruhunu bir bütün olarak sezen, ama o metnin hem kendisini hem de o metnin altüst ettiği anlamlandırma tarzlarını çözümleyen, bunun için insanbilimlerinden, dilbilimden, göstergebilimden vs. faydalanan, analitik bir bakış açısıyla metnin anlam dünyasını bize gösteren eleştiri metinleri, edebiyatın yerleşik ölçütlere sıkışıp kalmasını engelleyecek ve edebiyatı ileriye taşıyabilecektir,” diyorsunuz. Bu nitelikte eleştiri sıkıntısı mı var edebiyat dünyamızda, ben mi yeterince haberli değilim nitelikli eleştirilerden?

O yazıyı “Eleştiri Ölçütleri” konulu bir panel için hazırlamıştım ilk olarak, konuya vardır/yoktur noktasından değil, nasıl olabilir, olmalı sorusu üzerinden bakmıştım. Eleştiri konusunda bir sıkıntı olduğu hep söylenir, haklısınız, ama hiç yok da diyemeyiz. Edebi bir metin okuduğumuzda aldığımız hazza benzer bir haz veren eleştiri metinleri hele çok çok az. Beri yandan, eleştiri yazmayı özendiren bir edebiyat ortamı yok ne yazık ki. İyi bir eleştiri metni kaleme getirmek müthiş bir çaba, yoğun bir emek isteyen bir iş, ama bu işe kalkışanların bu müthiş emeklerinin karşılığı ne yazık ki yok gibi bir şey. Sınırlı bir okur kesimi ilgilendiği için yayıncılar da ilgilenmiyorlar eleştiri kitaplarıyla. Ayrıca hayli uzun bir çalışma dönemi istiyor böylesi eleştiri metinleri yazmak, bu zaman zarfında hakkında yazdığınız kitabın raf ömrü çoktan geçmiş oluyor, dolayısıyla daha hızlı, daha kısa zamanda yazılan tanıtımlar (gerek okur gerek yayıncılar tarafından) yeğlenirken, nitelikli eleştiri yazıları kendilerine mecra bulmakta zorlanıyor. Zamanla tanıtım yazılarına eleştiri muamelesi yapılmaya başlıyor, kötü yazı iyi yazıyı kovuyor. Güzel gelişmeler de var elbette; eskiden güncel edebiyatla pek ilgilenmeyen akademik eleştiri dünyası artık güncel edebiyatı da yakından takip ediyor, tartışıyor. Bunun yanı sıra, edebiyat metinleri sadece Türk Dili ve Edebiyatı bölümlerindeki değil, farklı sosyalbilim alanlarındaki akademisyenlerin de ilgi odağına girebiliyor. Hayli donanımlı bir okur profilinden de söz etmek mümkün. Bütün bunların semereleri önümüzdeki yıllarda daha iyi ortaya çıkacaktır. 

‘Güncel öykücülüğümüzün karakteristik özelliği çeşitlilik’

Böylesine iyi bir okur ve kıdemli bir yazar olarak dünyadan okuduğunuz öykülerle kıyasladığınızda Türkiye öykücülüğünü nerede/nasıl görüyorsunuz?

Dünya öykücülüğünü takip edebildiğimi, edebildiğimizi söylemek mümkün değil ne yazık ki. Çeviri öykü kitapları çok çok az yayımlanıyor. Yıllar önce bir vesileyle Alice Munro’nun öyküleriyle tanıştığımda yayıncılık yapan bir arkadaşıma onun kitaplarını yayımlamasını söylediğimde, çeviri öykü kitaplarının hemen hiç satmadığında yakınmıştı. Birkaç yıl sonra Munro’nun kitapları Türkçede yayımlanmaya başladı, peşinden Nobel’i de alınca iyi kötü bir ilgi gördü, ama başka kaç isim sayabiliriz. Doğrusunu söylemek gerekirse, dünyanın çeşitli ülkelerinden çevrilmiş öykü kitaplarını az okuyabiliyor olmamızın nedeninin, dünyada bu türe ilginin azalması ve romanın dünyanın her bir tarafında yayın dünyasını domine etmesiyle mi, yoksa bizim yayıncılarımızın satış kaygısıyla mı ilgisi var, bilmiyorum. Bizim yayın dünyamızda da romanın ağır bir hegemonyası var, ama öykü kitapları yayımlanma imkânı bulabiliyorlar. Zorlu ekonomik koşullar ve okuma oranı düşüklüğü hesaba katıldığında yayınevlerinin öykü kitaplarına gösterdikleri ilgideki artışın nitelikle de ilgisi olduğunu düşünmek bana yanlış gelmiyor, ama dünyadaki durumla bir kıyasla yapabilecek durumda değilim. 

Vaktiyle Tomris Uyar sizin için “Bir de Behçet Çelik diye yeni bir yazar var. Klasik öyküler yazıyor. Klasik yapının içine sıkışıp kalmazsa onun da ileride iyi bir öykücü olacağını düşünüyorum,” demiş. O zaman haberiniz olmuş muydu bu söyleşiden ve sizi nasıl etkilemişti? Buradan devam edeyim, ben de sizin genç öykücüler konusundaki düşüncelerinizi sorsam… Çok sayıda öykü kitabı basılıyor son yıllarda, öyküye büyük ilgi var. Bu konuda neler düşünüyorsunuz? Öykülerini beğendiğiniz genç yazarlar kimler ve hangi özellikleriyle ayrılıyorlar geri kalanlardan?

Evet, haberim olmuştu. Hatta Tomris Hanımla birkaç kez bir araya gelip görüşmüştük. Herkes Kadar yeni yayımlanmıştı o sıralarda, öykülerimi okuduktan sonra ortak bir tanıdığımızdan bizi tanıştırmasını istediğini öğrendiğimde çok sevinmiştim. Tanıştığımız akşam çok uzun boylu öykülerimden konuşamamıştık ama söylediği birkaç cümle, yaptığı birkaç saptama beni çok heyecanlandırmıştı. İnsanın çok sevdiği bir yazarın ilgisiyle karşılaşması kuşkusuz yazma şevkini çok artırıyor. 

Genç öykücüleri, dilediğim ölçüde olmasa da, izlemeye çalışıyorum. Son yıllarda yabancı yazarlar okumaya ağırlık verdim, bu nedenle çok sıkı ve yakından izleyemedim genç öykücüleri, şimdilerde bu konudaki açığımı kapatmaya çalışıyorum. Görebildiğim, okuyabildiğim kadarıyla sayıca çok, ama nitelikçe de yüksek ilk kitaplar yayımlanıyor. Güncel edebiyat dediğimiz kategoriye ilk kitaplar, yeni yazarlar pek alınmaz, oysa güncel edebiyata onlar da dahildir, hatta edebiyatın güncelliğinden söz edip edemeyeceğimiz yeni yazarların görünüp görünmemesiyle ilgilidir esas olarak. Onları takip ettiğimizde güncelin yanı sıra edebiyatın yakın geleceğini de az çok tahmin etme imkânımız oluyor. Beri yandan, bugün ilk kitaplarını yayımlayan öykücüler benden yirmi-yirmi beş yaş gençler; edebiyatta onar yıllık dönemlerden söz edildiğine göre iki kuşak var aramızda. Bambaşka bir Türkiye’ye doğmuş, bizim yetiştiğimizden çok farklı bir edebiyat dünyasında kendilerine bir yol çizmeye çalışmışlar. Dünyayı, edebiyatı, öyküyü nasıl gördüklerini gerçekten merak ediyorum. Göremediğim birçok şeyi onlardan öğrenebileceğimi düşünüyorum; sadece yaşantı, algı, hissiyat değil, yazmakla ilgili olarak da. 

Çok iyi takip edemediğim için isim vermek istemiyorum. Gözümden kaçmış, henüz okumadığım, sorunuzu yanıtlarken aklımdan çıkıveren yazarlara haksızlık etmek istemem. Bazen bu gibi listelerde isimleri, eserleri unutulan yazarların haklı olarak kırıldıklarına çok tanık oldum, bu yüzden müsaadenizle isim saymayayım. Ama en genç kuşakların yazdıkları öykülerde dikkatimi çeken birkaç noktadan söz edebilirim. Okuduğum kimi kitaplar ilk kitaplardan alışageldiğimizin dışında, beklediğimin üzerinde bütünlüklü kitaplardı. Yıllar içerisinde yazdıklarından rastgele öyküler seçerek kitaplarını oluşturmadıklarını, çok daha fazla sayıda olduğundan emin olduğum öykülerinden belli bir tema ya da anlatım bütünlüğü gözeterek seçtiklerini düşündüm. Genç yazarların öyküyü çok farklı yerlerden bulup çıkardıklarını, yazarken de birbirinden hayli farklı anlatım tarzı, kurgu teknikleri yeğledikleri söylenebilir. Güncel öykücülüğümüzün karakteristik özelliği bu çeşitlilik bence, en genç kuşakta bile bunu görmek mümkün. 

Öyküyü salt bir deneyim aktarma, başından geçenleri anlatma, iç dökme yolu yordamı olarak görmedikleri, yazdıklarının bir metin olduğunu akıllarının bir köşesinde tuttukları da kesin, ama bir başka gözlemim bu tercihlerinin ardında şöyle bir yan olduğunu düşündürüyor bana. Deneyimlerini kâğıda dökmenin edebiyat olmayacağının farkındalar, bunu erkenden öğrenmeleri takdire şayan, ama sanki bunun etrafından dolanmak için olayları büyütmek gibi bir yolu da yeğliyorlar bazen. Sıradan bir olayı anlatmak yetmiyor, olayı biraz büyütmek gerekiyor, çok gerekli değilken işin içine ölümcül bir hastalık girebiliyor, ya da gündelik hayattaki bir ağız dalaşıyla iki insanın birbirinin dünyasından ne denli uzak olduğunu anlatmak yetmiyor onlara, ölümcül darbelerden medet umuluyor ya da sözgelimi öykü kişisinin hayat çizgisini altüst edecek büyük bir bahtsızlığa, kazaya ihtiyaç duyuluyor… Oysa hayat çizgilerimizin altüst olması için dışarıdan gelecek talihsiz darbelere ihtiyacımız yok; üstelik hikâye bu büyük olaylara, bahtsızlıklara odaklandığında yaşananlar sadece o bahtsız adama ya da kadına has hale geliyor. Hayatlarımıza dair daha önemli bir şeylerin üstü örtülüyor ya da zaten üzerleri örtülüyken böylesi öyküler bu örtüleri sıyıramıyor. 

Öykünün çok özel bir ifade imkânı vardır; mini minnacık bir olayın, ânın anlatılmasıyla okura çok daha büyüğünün yaşatılması, hissettirilmesi. O edebi metnin okuyanın hayatına değmesi de böylelikle mümkün olur. Son yıllarda okuduğum öykülerde gözlediğim büyük olaylara, büyük bir şeylere düşkünlük bu imkânın göz ardı edilmesi sonucunu doğuruyor, bunun sonucunda da edebiyat yeni bir ifade arayışı olmak konusunda elindeki imkânlardan tam yararlanamıyormuş gibi geliyor bana. 

‘Gerçeklik diye sunulanların hakikatle ilgisi yok’

Ayhan Geçgin, Barış Bıçakçı ve siz, yazışmalarınızı içeren Kurbağalara İnanıyorum adlı ortak bir kitap yayınladınız. İtiraf etmeliyim ki ben de okumayı epey ertelemiştim. Ancak şimdi okuyabildim ve şimdiye kadar okumamış olmama hayıflandım. Biraz kitaptan, yazışma sürecinden ve bu üçlü konuşmanın üzerinizdeki etkilerinden söz eder misiniz? 

Sanırım kitabı ve yazılış sürecini ifade edebilecek en güzel sözleri Barış önsözde belirtti: “Üçümüz birlikte epey zaman geçirdik. Belki biraz çocukça bir ‘çoğalma’ hissi, mutluluğu yaşadık. Yeniden okullu olma hissi.” Bunları Barış yazışmaya başlamamızdan öncesiyle ilgili olarak belirtmişti, ama yazışma süreci için de geçerli sayabiliriz bence. Bir yıla yakın sürdü ve bütün bu süre boyunca bu çoğalma hissini duydum kendi adıma. Sadece bildiğim, bildiğimi sandığım, öteden beri düşündüğüm şeyler değildi yazdıklarım, onların yazdıklarının, sorduklarının, fikirlerinin etkisiyle yeni bir şeyler düşünme, meseleye farklı bir açından bakıp bir sonuca varmaya çalışma ya da oradan başka bir soru, sorun çıkartma çabası hep sürdü. Yazmak, okumak, edebiyat gibi konularda fikir alışverişinde olmak, çene çalmak, bu konulardaki bölük pörçük fikirlerimi biraz daha derleyip toparlamamı, üzerinde daha önce düşünmediğim kimi sorunsallar üzerinde yoğunlaşmamı sağladı. Yazışmaların içeriğinden bağımsız olarak iki arkadaşımla edebiyat üzerine sohbet etmek kimi zor günlerde bana güç de verdi aynı zamanda. 

Yazışmamızı neredeyse hiç ‘edit’ etmedik diyebilirim; kitapta gördüğünüz akış neredeyse bütünüyle kendi doğallığı içerisinde gelişti. Okuduğunuz yazışma haricinde, “Şu konuya değinelim, şunları tartışalım,” gibi bir ayrı bir haberleşmemiz olmadı, diyebilirim. Bu yanıyla kitabın yazılma/yazışma sürecini de büyük oranda verdiği kanaatindeyim.

Kitabın sonlarına doğru memleketin hali, iktidarın tutumu konuşmalarınızın önemli unsurları arasına giriyor. Bir yerinde diyorsunuz ki “Sözün içinin boşaldığından vs. söz ediyoruz ya, bu bazen de şöyle bir şey oluyor. İktidar cenahının yinelemeyi pek sevdiği bir kavram var. ‘Algı operasyonu’. Ortalık sürekli konuşan, aynı şeyleri yineleyen insanlarla dolu; sürekli ‘Algı operasyonu yapıyorlar,’ diyerek algı operasyonu yapıyorlar. Yalanları gizli tutmaya ihtiyaçları yok, çok haklısın, ama gerçeklerin ifade edilmesini yalanmış gibi göstermeye deli gibi ihtiyaç duyuyorlar. Gerçekliğin içini söze boğarak boşaltıyorlar. Algı ile olgu arasındaki –zaten var olan– mesafeyi açtıkça açıyor, peşinden sımsıkı kapatıyorlar. Kurdukları bu kapan sözü yutuyor.” Bu sözleri 2015 Eylül’ü sonlarında yazmışsınız. Aradan geçen iki yıla yakın zamanda bu dedikleriniz katmerlenerek devam etti. Eklemek istediğiniz şeyler var mı dediklerinize?

Tek ekleyebileceğim 2016’da yılın kelimesi olarak “post-truth”un seçildiğine dikkat çekmek olacak. Hakikatin, doğruların, olguların bir öneminin kalmadığı bir çağdayız. Neden edebiyat kitapları okumayı yeğlemedikleri sorulduğunda, kimilerinin, edebiyatın gerçeklerle ilgisi olmadığı iddia edip bir başkasının hayal gücüne ihtiyaçları bulunmadığını belirttikleri geliyor aklıma. Oysa bize gerçeklik, haber ya da siyaset diye sunulanların da hakikatle ilgisi yok ve belli ki bunları birileri bir yerlerde imal ediyor. Edebiyat, evet, gerçekliği kurmaca bir evrenin içinden geçirir, hayali kişilerin yapıp ettikleri anlatır, hatta hayali evrenlerden, kâinatlardan söz eder; ama şundan giderek daha çok emin oluyorum, iyi edebiyat eserleri bize gerçeklik diye sunulanların ardındaki hakikati daha iyi görebilmemiz için eşsiz bir imkân. Üstelik sadece dış dünyayla ilgili değil, iç dünyalarımızla ilgili olarak da geçerli bu.

Bir okurun sevdiği, ilgiyle izlediği bir yazarla böyle uzun uzun söyleşmesi büyük keyif ve ayrıcalık. Bu söyleşiyi yapmayı kabul ettiğiniz, sorularıma sabırla, itinayla yanıtlar verdiğiniz için teşekkür ederim.

Sizinle sohbet etmek de benim için çok büyük bir ayrıcalıktı. Ben de size çok teşekkür ederim.

BİTTİ.

 
;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış