Ayla Kutlu: ‘Uzak durup bir şey olmuyormuş gibi yapamam’

Ayla Kutlu: ‘Uzak durup bir şey olmuyormuş gibi yapamam’

Yazar Ayla Kutlu geçtiğimiz ay Ankara Üniversitesi’nde akademisyenlerin görevden alınmasından sonra Mülkiye rozetini takıp Cebeci Kampüsü’ne dayanışmaya gitti. “Burayı boşaltın” diyen polislere “Ben fakülteme geldim, neden gideyim? Siz gidin” karşılığını verdi. Mülkiyeli şair/fotoğrafçı Mehmet Özer’in o gün polis kalkanları önünde çektiği fotoğrafları yankı buldu. Ayla Kutlu 17-18 Şubat günlerinde yapılan 15. İzmir Öykü Günleri’nin de onur konuğuydu. Birçok konuşmacı edebiyatı üzerine konuşurken, o duruşu/ o fotoğrafı da saygıyla selamladı.

Ayla Kutlu ile edebiyat-siyaset ilişkisi, kültürel iklim ve korkular üzerine söyleştik.

Ankara Üniversitesi’nde akademisyenlerin görevden alınmasından sonra Cebeci Kampüsü’ndeki eyleme katılıp gaz yediniz. Bize o günü anlatır mısınız? 79 yaşındaki bir yazar neden sokağa çıktı, polisle karşı karşıya kaldı?

O gün Mülkiyeliler Birliği Genel Merkezi’nin Mülkiye’den haksızca uzaklaştırılan öğretim üyeleriyle dayanışma içinde olduğunu açıklamak, davetine katılmanın görevim olduğunu düşünmekten öte bir hesabım yoktu. 57 yıl önce mezun olduğum ve yaşamdaki yerimi belirleyen en önemli değerleri belleğime ekleyerek beni ben yapan eğitim kurumum hukuk dışı bir saldırıya uğramıştı. Zor yetişen kürsü sahiplerini mağdur ederek görevden uzaklaştıran; böylece, adeta fiilen eğitimi ortadan kaldırmaktan kaçınmayan üst kurum, hukuk dışı işlemler yoluyla hepimizi hayal kırıklığına uğratmıştı.

Doğru ya da yanlış, fakültenin dışında bizleri durduran polislerin başındaki kişiye böyle bir emri kimin verdiğini sorunca şaşırtıcı bir cevap almıştık. Yasak, Ankara Üniversitesi rektörünün emriyle uygulamaya geçirilmişti.

Fakülteye gitmemim gerektiği, öğretim kurumuma ve öğretim elemanlarına, dolayısıyla da öğrencilere yönelik haksızlıkları birlikte tartışma ve gerekirse resmi makamlara çağrıda bulunma algım o kadar doğaldı ve öylesine hukuka uygundu ki, evden çıkarken döndüm, kabanımın yakasına Mülkiye rozetini taktım, kimlik soran olursa, parmağımla yakamı çekip rozetimi gösterip fakülte kapısına doğru yürüyecektim.

60 yılda ne değişti?

Sizin öğrencilik yıllarınızla ilgili çağrışımlar da yaşadınız mı o gün?

1960 yılının 30 Nisan’ında hemen hemen altmış yıl önce, son sınıfında okurken eğitim kurumum kurşuna dizilmişti. Dahası, o gün Hukuk Fakültesiyle aramızdaki daracık yolda atlı polislerin hızla üstümüze gelmeleriyle ezilmekten kurtulmamız bir mucizeydi. Polisler durmamışlardı ama bizler can havliyle kendimizi yüksek taflanların üstünden öte yana atabilmiştik.

Ne değişmişti? Şimdi, fakültemizin kapılarını tutan polis amiri, benim yasadışı(!) – her halde öyle olmalı – giriş isteğime terslenerek, astlarına emir verip kalkanlarını arkamıza dayatıp (bu kibarca söylenmiş bir durumdur) bu yaşımda onların sertliğine uygun hızlı adımları atamayacağımı bile bile yanımdaki başka Mülkiyelilerle birlikte, ötelere kadar süpürttürdü. Biraz sonra gerçekleşecek gaz sıkma tehditleri de arkamızdakilerin ağızlarından düşmüyordu.

Benim barışcı bir insan olduğumu, tahrikle, sertlikle ilişkim olmadığını tanıyanlar bilir. Polise karşı yaptığım tek şey, içimde kabaran derin umutsuzluk ve kederi anlatmaya çalışmış olmam:

“Altmış yıldan sonra ülkemin geldiği yerin; halkın ve gençlerin, devletin yetiştirdiği var sayılan güçlerce, kötü söz ve davranışla dağıtılması olmamalı” demem neden sinirlerini bozar?

Sizi oradan uzaklaştırmaya çalışan polislere “Ben fakülteme girmeye geldim, neden gideyim? Siz gidin!” demişsiniz...

Evet samimi düşüncem buydu. Onların seksene dayanmış yaşımı algılamamaları mümkün mü? Diyelim ki mümkün, ama ben onlara parmak sallamadım. Yanlış bir şey söylemedim. Ellerinde tırnak makası bile olmayan, bağırıp çağırmayan bir zamanların üst düzey görevlileri, yani devlet ve umur görmüş insanlar itilip kakılmaktan hoşlandıkları için mi oraya gelmişlerdi? Olay çıkarmak, biraz sonra da gaz yemek için toplandıkları söylenebilir mi? Polisin görevi halka, aydına, ülkesine her anlamda hizmet etmiş insanlara yönelik sert ve onur kırıcı davranışta bulunmak mıdır?

Benim de herkes gibi, yetiştiğim eğitim kurumuma borcum vardır. Ne gibi bir yasal gerekçeleri olduğunu bilmeden yaşamları karartılan öğretim üyelerinin yanında olmak, yurduna hizmet etmiş, hem de hizmetinin 11 yılını İçişleri merkez örgütünde geçirmiş bir kişi olarak hakkımdır. Uzak durup bir şey olmuyormuş gibi yapamam. Sessiz bir duruştu bu. Bizden gelen hiçbir zorlama yoktu. Hem niye olsun ki? Eylem yapmaya değil, gönül bağıyla bağlı oldukları kurumla dayanışmaya gelmiş yaşlı veya genç Mülkiyelilerin hakaret ve haksızlığa uğramalarına karşı çıkmak amacıyla yetişen milletin vekillerine bile zor kullanmaları hangi demokrat ülkede nasıl açıklanabilir? Yetkileri, bu kadar hukuksuz davranma hakkını verir mi onlara?

Sanatı ve vatanı savunmak

15. İzmir Öykü Günleri’nin onur konuğuydunuz. Öykü günlerinin teması “Öykü ile ayakta kalmak”tı. Oturumlardan birinin başlığı da “Edebiyat ile direnmek”ti. Edebiyata politik bir görev yüklemek çok tartışmalı bir konu. Ancak, zor zamanlarda edebiyatçının sırça köşkünde oturup dünyaya kapanması da kolay değil herhalde. Edebiyat-politika ilişkisi konusunda neler söylemek istersiniz?

Burada sözü edilen her iki konu hatta daha önce saptanmış ve işlenmiş konular, dahası önümüzdeki yıllarda tartışılacak konular… Tümü de öykü ile yaşamın sanatla olan birebir ilgisini vurgulamaya yöneliktir. Edebiyatın uğraş alanlarının tümü de simgesel anlamda ayakta kalmayı ifade amaçlıdır, diye düşünüyorum. Yaşama dair her şey anlatılırsa anlaşılır. Hikâye bu niteliği sayesinde yararlı olur. Her yaşam hikâyedir ve hikâye bu yüzden yaşamın kendisidir diyebiliriz. Türk edebiyatının dünya yazını içinde pek çok sahadaki sıramıza göre çok daha önemli bir yer tuttuğunu da vurgulamalıyım.

Düşünün, sanatın duyarlı kanatlarını canlı tutan iki yazarın Aslı Erdoğan ile Necmiye Alpay’ın neye göre suç işlemiş olduklarını anlayamadığımızdan; içerde tutulmaları için –yansız insanların gözüyle– hiçbir yasal ve toplumsal nedenin bulunmamasına karşın, “Devlet Başkanı”ndan gelen –Aslı Erdoğan’a yönelik– öfke patlamasını da çözememiştik.

Baskı dönemleri, insanları akıllarından geçirmeseler bile ite kaka kahraman yapmakta inat ediyor. Bir toplumun dil kültürünün o toplumun yüz aklığı olduğunu bilen hangi kişi, Aslı Erdoğan’ın öykülerinin yerin dibine batmasını ister? Vatandaş dediğimiz insan, yönetimin esiri demek değildir. Çünkü vatan, toprağın altındakilerle, üstündeki canlı ve cansız şeyleri sevmiş, benimsemiş insan için anlam taşıyan bir kavramdır. Vatanın varlığı bize kimlik ve san kazandırır: Vatan, sorumluluk getirir: Bireyin onurunun temelidir. Vatansızlık, mutsuzluk ve aşağılanma, yitirmek ise sahipsizlik duygusunu getirir. 10 Şubat günü haksız davranışa uğrayan bizler; laf olarak değil, felsefesini irdelemiş, duygularımızı zenginleştirmiş yurtsever vatandaşlardık.

Sözün ve anlatının ustalarının doğal olarak, yönetim ve yöntem fırtınalarının birbirlerini takip ettiği, hatta birbiri üstüne bindiği bir ülkede; sırça köşke kapanmaları, zenginliğe ve güce mersiyeler düzmeleri beklenemez.

Bizler ülkemizin edebiyatıyla varız: Ayakta durmayı, gelişmeyi, haksızlığa karşı yürümeyi, dik durmayı, namuslu olmayı, uğraşımızın ticaretini yapmamayı, en önemlisi taş üstüne taş koyar gibi dünya insanlarının içsel yapılarına duygu, düşünce ve güzellik alaşımları katmayı bilir, hem kendi sanat dalımızı, hem de diğer sanat dallarını savunuruz.

Yiğitliği, namuslu olmayı, direnmeyi, eleştirmeyi, üretmeyi de sanatla öğreniriz. Sanatın taklidi olan popülist üretimleri pazarlayanlar dışımızdadır.

Bu yönetimi hak etmedik

Edebiyatçılar Aslı Erdoğan ve Necmiye Alpay cezaevine girdi, çıktı. Birçok gazeteci, yazar hapishanelerde. İzmir Öykü Günleri’nde ödül alırken yaptığınız konuşmada “Bu ülkede insanlar çok korkuyor” dediniz. Edebiyat dünyası da korkuyor mu?

Evet, bu ülkede herkes korku içinde. Günümüzde ülke koşullarının gidiş yönünden korkuyorum, korkuyoruz. (...) Önümüzdeki günlerde tek kişinin iradesine bırakılacak ve onun ağzından çıkacak  kararların kanun sayılacağı bir ülkede yaşamamız yeğlenirse, ben kendimi kırgın ve böylesi bir yönetimi hak etmemiş yurtsever olarak nitelendireceğim.

12 Eylül 2010 referandumunda bir grubun “yetmez ama evet” tavrı aydınlar, yazarlar arasında derin bir kırılma yarattı. Bazıları daha sonra “pişmanım” dedi. Yazar Adalet Ağaoğlu da “Enayalik etmişim, kandım” dedi. Bu konuda neler söylersiniz?

Cumhuriyet erdemine karşıt olan siyasal güç için kendilerini kullandırmaları büyük zaaflarıdır bence. Onların yine (!) saflık etmeyeceklerine, yazılarıyla, düşünceleriyle bizlere yol göstermeye yetkin olduklarına inanacak mıyız?

Eğer hükümetin iki koldan sürdürdüğü baskıları görmezden gelerek sürdürülen politikaları başarı diye alkışlamasalar, yapılanlara olumlu gerekçeler üreterek başkalarını inandırmaya çabalayarak katkıda bulunmasalar, güvenimi yitirmezdim.

Onlar burunlarının dibine kadar yaklaşabildikleri, hizmetlerini alkışladıkları yetke sahiplerince sunulan o emek (!) karşılığı denen çıkarları reddedebilselerdi; iyi niyetlerine, kandırıldıklarına inanırdım.

Ülkenin kazanımları için destek verdiklerini savundukları sürelerde acaba neden bizler yoğun karamsarlık ve düş kırıklığı içinde üzüntü çekmekteydik? Onların yükselmiş egolarıyla, ileriye dönük olarak vatandaşı da, devleti de zor koşullarla yaşamaya sürüklediklerini, dostluk gösterenleri kırıp dökerek üstünlük tasladıklarını, ne yazık ki bu tavırlarıyla milyonlarca insanı mutsuz ettiklerini anlamış olamaz mıydık?

Yanlış çıkarla birleşirse bağışlanma zorlaşır. Bu gün çıkıp orta yerde insanlara yine pay vermiyorlar mı? Artık hocanın dediği gibi: “Ört ki ölem!” modundayız. Cumhuriyeti sayıya vurarak yönetimin felsefesinin değiştirilmesine rıza gösterenler kendilerinin kandırıldıklarına (!) beni / bizleri inandıramazlar. Ülkedeki ilerici ve sosyal kazanımlar yok edilirken üzülenleriz bizler. İktidarın nimetlerine yanaşmayı hak olarak görenler, son dönemlerde moda haline getirdikleri “kandırıldım!” çığlıkları atsalar da, artık kendilerinden güvenilir bir şey beklemek abestir. Onlar faka basmadılar, kendilerini tükettiler. Aydın, toplum önderi, düşünür olduklarına, kişisel çıkarlarını güç, ün, para, mansıp (yüksek makam) yoluyla değiş tokuş etmediklerine inanmıyorum.

En büyük kötülükleri, aydınların tümüne karşı halktaki güven duygusunda oluşturdukları yıkımdır. Suçsuzları da kuşkulu kılmıştır. Bu, iç karartan çok acı bir ders. Pahası ağır geldi.

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış