Advertisement

Ankara’da yeni bir güncel sanat mekânı: Arte Sanat

Ankara’da yeni bir güncel sanat mekânı: Arte Sanat

1950’lerin Helikon Derneği, Siyah Beyaz, Ankara Sanat Kurumu, Çağdaş Sahne ve Çağdaş Sahne’nin sıkıyönetim tarafından kapatılması sonrasında, onun bir meyvesi olarak, 12 Eylül darbesi ertesinde bir kültürel eleştiri platformu arayışının bir etabı olarak kurulan Galeri Nev; 1991 yılında İsviçre Büyükelçiliği Birinci Sekreteri Benoit Junod’nun girişimiyle, Türkiye’de görsel sanatları desteklemek üzere bir dernek olarak kurulan ve daha çok sanatçı ve düşünürlerin gündeminde olan soruların tartışıldığı sempozyumlar organize eden Sanart; UPSD’nin Ankara şubesinin olduğu dönemlerde (yine 1990’lar) düzenlenen Ankara’da Genç Sanat sergileri; Ankara’nın sanat sahnesine damga vuran, kimi süren kimi ise anılara gömülen kurum ve etkinlikler arasında ilk aklımıza gelenlerdir. Geçtiğimiz yıl Ankara’da kurulan Arte Sanat da Ankara’nın önemli mekânları arasında anılmaya değer. 

Ayşe Sibel Kedik, Davut Kanmaz, Erdal Duman ve Şevket Arık’tan oluşan bir danışma kuruluna sahip olan Arte Sanat, Şevket Arık tarafından kaleme alınan manifestoda şöyle tanımlanıyor. “ARTE SANAT; sanatın varoluş hakikatini sahiplenen bir duyarlıkla, yeni bir kimlik inşa etmek ve yeni olanaklar yaratmak düşüncesiyle, kurumsal yapısı temelinde kolektif işbirliğine dayalı bir oluşum hedeflemiştir. Sanatın ‘öznel’ alanını genişletmek, var olan sürecin bir parçası olmak, kendi temelinde bir sorumluluk ve direnç noktası belirlemek arzusuyla, öncelikli bir konum ve çekim alanı olmak iddiasındadır. Evrensel ve güncel olana algıları açık, geleneksel ve modern arası geçişleri kabullenen, deneysel ve değişken üretilerin sunumunu önemseyen, mekânı fonksiyonel olarak değerlendirilebilen bir yaklaşımı önemser. Mizacını var olan diğer dinamiklerle kuracağı bağlarla geliştirmek, sürecini eylemsel ve dinamik kılmak ve yeni olanaklar yaratmak için süreklik ilkesini benimser. Etkinlik sürecinde, güncel sanat ortamının dinamik yapısını deneyimlemiş bir danışma kurulunun belirlediği bir faaliyet yöntemi esas alınmıştır. Sürekli iletişim ve paylaşım ilkesine açık olan bu yapı, her türlü işbirliğini önemseyen bir anlayış içinde, kolektif veya bireysel proje esaslı çalışmaları değerlendirecek ve gerçekleşmesine katkı sağlayacaktır.” 

Mekânda düzenlenen ilk sergi, Ayşe Sibel Kedik ve Şevket Arık’ın küratörlüğündeki, bugünün korkularına temel olan otoriter yaklaşımlara karşı mücadele alanını belirlemede, doğanın kendisini bir alternatif olarak öneren “Fabl Güncel Öğretiler” sergisi. Mekândaki ikinci sergi, Ankara’daki bir oluşum olan ancak Ankara dışındaki sanatçılarla da kolektif projeler gerçekleştiren Yaygara Güncel Sanat İnisiyatifi’nin düzenlediği “Gizli Özne Paralaks” sergisidir. Bu sergiyi sanatçıların küratör olarak davet edildiği “Gösteriş” sergisi izler. Ardından, “Şimdi söyle, senin fantezi mekânının, herhangi bir biçimde ihlâl edilmesi durumunda; SEN OLSAN NE YAPARDIN?” sorusunu soran “Sen Olsan Ne Yapardın” sergisi gelir. 

Arte Sanat’ta düzenlenen beşinci sergi, Mümtaz Demirkalp tarafından düzenlenen “Yer Sofrası” sergisi. 1 Mart-10 Nisan tarihleri arasında görülebilecek olan “Yer Sofrası”nda Turan Aksoy, Melih Apa, Ege Berensel, Mümtaz Demirkalp, Osman Dinç, Hakkı Engin Giderer, Hakan Kırdar, Hüseyin Sönmez, Seval Şener, Turhan Tuncay ve Bora Türkkan yer alıyor. Demirkalp’in sergi fikrini geliştirirken sanatçılara gönderdiği Hatti uygarlığına ait sembollerden oluşan sofra bezi, davete icabet eden sanatçıların bir bölümü tarafından bir tür “leitmotiv” olarak kabul edilmiş durumda. 

Turan Aksoy’un “SULTANMIŞSINGİBİDAVRAN” adlı enstelasyonunda, dijital üretim kitabı, “Zenginin gelirinin yükseldiği yerlerde bebek ölümleri artıyor” gibi, tüm dünya için geçerli olan verilere de, “Ağrı Dağı’nın eteğinde bir köydeki kız çocuğunun dünyanın en önemli matematik beyni olma olasılığını kaçırmamızın bedeli nedir?” sorusunda olduğu gibi yerel verilere de odaklanarak neoliberal sistemin eşitsizliklerini gösteriyor. Melih Apa’nın “Söz Havuzu/Baba” adlı çalışmasıyla 2009 tarihli “Yer 1” ve “Yer 2” adlı iki çalışması, ataerkil aile yapısına ve bu yapı içerisindeki hiyerarşiye referans veriyor. Osman Dinç’in “Ne Oldu Kardeşliğimize?” adlı yerleştirmesini ve Turhan Tuncay’ın “Mogan Sevgi Çiçekleri” adlı düzenlemesini de sofranın negatif anlamı bağlamında birlikte değerlendirmek mümkün. Hakan Kırdar’ın “Melez Formlar” adlı yerleştirmesinde, sini üzerinde Giacometti, Brancusi gibi sanatçılara ait formların çeşitli bakliyatlar ya da baharatlarla oluşturulmuş replikaları yer alıyor. Seval Şener’in “Bulgur Üstü Projeksiyon”unda ise “Düşün, uzay çağında bir ayağımız, ham çarık, kıl çorapta olsa da biri” yazısı dikkat çekiyor. Ege Berensel’in “Tekst”i, üç ekranlı bir video yerleştirme. Televizyon ekranları, televizyonların tek kanallı olup da yayının olmadığı zamanlarda gördüğümüz görüntülere benzer geçişlere odaklanıyor. Bu görüntü geçişlerine eşlik eden ses ise, dokuma tezgâhlarının sesini anımsatıyor.

Hakkı Engin Giderer ve Hüseyin Sönmez sergide yer alan çalışmalarında bezi resimsel müdahalelerle kullanıyorlar. Giderer’in şaseye gerilen sofra bezinden oluşan “Güncelleme”si, sanatçının beze boya ile müdahalesi yoluyla tuvale dönüşüyor. Hüseyin Sönmez’in “Sevgi Sofrası” adını verdiği çalışması, bezin ters yüzünün altlık olarak kullanılıp 40 farklı kişiden alınan kumaş parçalarının üzerine resim yaparcasına yerleştirildiği bir duvar seccadesi. Bora Türkkan’ın “İsimsiz” yerleştirmesinde ortada sofra bezinin kendisinden, iki yanda da bezi meydana getiren iki renkten oluşan yorganları yer alıyor. Duvara taşla sabitlenen yorganlar, malzeme ve içerik açısından bir dualiteye işaret ediyor. Mümtaz Demirkalp’in “Sütun”u da benzeri bir dualiteden hareket ediyor. Dört yönünden pencereler açılan mermer “Sütun”un yontulan iç kısmı da formun içine hapsedilmiş durumda. Pencerelerin önüne bir nevi parmaklık görevi gören akşamlarda ise Demirkalp, sofra bezinin üzerinde de yer alan, Hatti uygarlığının litürjik formlarına yer veriyor. Hattiler’de, rahiplerin dini törenlerde bir sopanın üzerine takarak çıngırak olarak kullandığı geyik, güneş kursu gibi formlar, sütunun içine hapsolan formun koruyucu tılsımları niteliğinde. 

Mümtaz Demirkalp’in “Yer Sofrası”nı seçmesinin temelinde gerek toplumsal, gerek siyasal gerekse de meslekî anlamda ayrışmanın had safhada olduğunu bugünlerde bir birliktelik çağrısı bulunduğunu hissetmek mümkün. Peter Brooks, bir anlatı oluşturmada aktarımın öncelikli yönüne değinir ve aktarımın, anlatıya ilişkin kavrayışı derinleştirdiğini ifade eder. Anlatıların çoğunun aktarımsal durumlarını, yani bir şeyi iletebilirlikleri konusundaki kaygılarını, başkaları tarafından duyulma ihtiyaçlarını, anlatıcının olduğu kadar dinleyicinin de hikâyesi olma arzularını dile getirdiklerine inanır. “Yer Sofrası”nın oluşturduğu bu anlatıyı da bir çağrı olarak yorumlamak bana ait bir arzu…

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış