Advertisement

Anıl Mert Özsoy: ‘Eril, ezenin yanında duruyor’

Anıl Mert Özsoy: ‘Eril, ezenin yanında duruyor’

Kısa bir süre önce Anıl Mert Özsoy ilk öykü kitabı “Korku Yokuş Aşağıydı” ile edebiyat okurunu selamladı. Özsoy’un öykülerinde öne çıkan niteliklerden bir tanesi mikro-politik ile makro-politik arasındaki gerilimli ilişkinin hemen her öykünün iskeletinde belirleyici bir role sahip olması. Özsoy aynı zamanda kadınlık ve erkeklik halleri üzerine düşünen bir öykücü olmasıyla da dikkat çekiyor. Benzer biçimde şehrin ve mekânsallığın özne kurulumundaki rolü üzerine de kitap boyunca bir belirip bir kaybolan Ankara leitmotifi aracılığıyla düşünmeye sevk ediyor okuru. “Korku Yokuş Aşağıydı”da dert edindiği meseleler üzerinden Özsoy ile kısaca söyleştik.

Öz yıkıma götüren izlek

Öykülerin önemli bir kısmında kendi gündelik gerçekliğinin farkına varmış kadınlar ile karşı karşıya kalıyoruz. Bir an için mücadele edecek gücü kendinde bulan ancak bunun hemen ardından ya hayal kırıklığına uğrayan ya da vazgeçen kadınlar. Böyle bir farkındalığa ve bu boğucu, ataerkil baskıyla mücadele çabalarına rağmen kadın karakterlerin büyük bir kısmı kendi öz-yıkımlarına doğru gidiyorlar. Tıpkı yaşadığımız ya da şahit olduğumuz gündelik hayatlarda sıklıkla karşılaştığımız gibi. Ayla asıyor kendini. Rojin ise âşık olduğu ve en sonunda yanına gelme cesareti bulduğu Dicle’yi başka bir kadının kollarında bulunca tetiği çekiyor. Nedir senin kadın karakterlerini öz-yıkıma götüren? Farkındalık kadını kurtarmaya yetmiyor. Ne olmalı?

Öz yıkımın bireyin en temel hakkı olduğunu düşünüyorum. Öykülerdeki karakterlerin yaşadığı coğrafyada da en temel sorun kendini gerçekleştirme ya da yok etme noktasında bir iktidarın varlığıydı. Buradan bakarak söyleyecek olursak, bireyin iç sesini kesmeye çalışan bir otorite karşısında yarattığı bir tepkiydi öz yıkım. Burada karakterleri öz yıkıma götüren ana izlek başaramama duygusunu kabullenip kenara çekilmekten öte değil. Gerçekçilikten uzaklaşmayan karakterler kendilerine “mutlu son” yazmak yerine hayattaki gerçekliklerini kabul edip kendilerini yıkarak var etmeyi tercih ettiler. Ne olmalı, sorusuna verilebilecek tek yanıt, bireyin kendini yıkma hakkını korumak olacaktır. Farkındalığın bir süre sonra yavanlaşmasına müsaade etmeden özgürlük alanları açmak gerektiğini düşünüyorum. Bu alanlara ölüm de dahil. 

Özgürlük alanlarını genişletmek

Sevilmeyen baba’, ‘sarhoş baba’, ‘dayakçı baba’ ya da ‘tacizci baba’ bir leitmotif öyküler boyunca. Birinci katmanda, yani toplumsal ve gündelik boyutta babalık kurumunun çürümüşlüğüyle karşı karşıya kalıyoruz. Bir diğer katmanda ise ‘Babanın Yasası’ karşımıza psikolojik ve siyasi açılımlarıyla çıkıyor. Evdeki baba, devlet baba ve gündelik yaşamın işleyişini kuran ataerkil soyut baba. Senin gözünde bu farklı katmanlardaki babalar hangi noktalarda aynılaşıyor? Babalık kavramını aşındırmak ne gibi bir önem taşıyor bugünün Türkiye’sinde?

Baba, Türkiye toplumlarında çoğu kez devletin temsiliyetini üstleniyor. Ailede başlaması gereken devrimin aksine anti devrimle varlığını meşrulaştırıyor. Toplumsal normların, ahlâk kurallarının ve devlet yasalarının yürütücüsü rolünü üstleniyor. Babalık kavramını aşındırmanın iki noktada önemi var. İlki, anaerkil toplum düzeniyle özgürlük alanlarını genişletmek ve sözü esas olan kadını bir adım öne çıkarmak. İkincisi de var olan soyut kavramları yıkıp bireysel devrimci disiplini inşa etmek. Bugünün Türkiye’sinde bireyin özgürlük çizgisini belirlerken babalık figürünü sınırlarının dışında tutması gerektiğini düşünüyorum. Bu durum düşünsel anlamda kazanılacak alanların meşruluğunu ve toplumsal özgürlüklerin temelini sağlamlaştıracaktır. 

Devlet, hayat kargaşası, aşk

“Fiko’nun Gömleği”nde anne, Ankara ile konuşuyor. Öyküler boyunca belirgin bir Ankara izleği var. Dahası bu Ankara izleği daha ziyade ya sığınılan ya da hesap sorulan bir şehir olmanın etrafında biçimleniyor. Poetik bir nitelik olarak Ankara ve daha genel anlamda şehir ne ifade ediyor senin için?

Dert edindiğim karakterlerin ortak özelliği ev mefhumunu reddetmeleriydi. Bunun türlü nedenleri var: Devlet, hayat kargaşası, aşk… 

Kendilerini sokağın, hayatın içinde bulan karakterleri anlatmak istedim. Çatının gökyüzü olduğu ve mecburi olarak birbirleriyle paylaşmak durumunda kaldıkları bir evdi zihnimde dolaşan. 

Ankara bu noktada kurtarıcı oldu. Oldum olası mistik bir havası olduğunu düşündüğüm şehirdir Ankara. Sokaklarında dolaştığımda kendimi evsiz hissetmediğim bir şehir. Bunun yanı sıra Türkçe edebiyat geleneğine olan katkısı da beni Ankara’ya yakın tutan bir başka nedendir. Sokağın devlete de halka da en yakın olduğu şehirdir Ankara. Bu noktadan bakınca şehir olmanın dışında canlı kanlı olması Ankara’yı öykülerin öznesi yaptı.

Ölmek için yaşamak

Her ne kadar kadın karakterlerin öz-yıkıma doğru gidebilseler de kimilerinde de adı konmaz bir yaşam gücü var. Kimi dayanıklı, kimi güzelliğini ya da cinsel cazibesini yaşamda kalmak adına bir tür silaha dönüştürmüş. Sabırlı anneler ve kaçıp gitmek isteyen kızlar hayatta kalmak adına yaşamsal bir strateji bulmaya gayret ediyorlar. Böylece öyküler boyunca farklı kadınlık halleriyle karşılaşıyoruz. Bu yaşam gücü meselesini biraz açar mısın? Toplumsal cinsiyet olarak ‘kadın’ ya da ‘kadınlık kurumu’ diyelim neden türlü yaşamsal strateji üretmek zorunda? İşe yarıyor mu bunlar?

Yaşam gücünün, diyalektiğin tamamlanması için, insanın içgüdüsel olarak verdiği bir mücadele olduğunu düşünüyorum. Ölmek için bile yaşamak gerekiyor. 

Toplumsal mücadelelerde ezen ezilen ilişkisini cinsiyetin önünde tutmaya çalıştım. Burada asıl izleğim sosyo – ekonomik çatışmalardı. Toplumsal kadınlık meselesi de tam olarak bunun üzerinden var ediyor kendini. Seks işçisi kadın, kocası çalıştığı için evinde “delirmek” zorunda kalan kadın… Bir şekilde kabından taşmak için sınırları kadar hareket kabiliyetine sahip kadın... Bu noktada, alt metinde ekonomik ilişkilerin olduğu mücadele hattında görünen diğer denge olan cinsiyet üzerinden mücadele ediliyor. Bunun işe yarayıp yaramadığını kadın arkadaşların ağzından dinlemenin daha hakkaniyetli olacağını düşünüyorum. Öznel yorumum bu stratejilerin kazanımlara dönüşüp işe yaraması yönünde. 

Ezen-ezilen çarkı

“Aklımda Nalan” erkeğin heteroseksüel arzusunu, güzellik ve estetik etrafında biçimlenen sevgi ya da aşk anlayışını sorgulayan bir öykü. Eril arzu meselesine nasıl bakıyorsun?

Arzu, bir insanı var eden en temel duygulardan biri. Peki arzularımız ne kadar haklı ya da ne kadar gerçek? Bunun üzerine düşünmek arzunun gerçekliğini flu olmanın ötesine taşıyacaktır diye düşünüyorum. Aklımda Nalan, öyküsünün açılış öyküsü olmasının bu noktada önemi büyüktü. Arzularımız, dünyamız, dil ile olan ilişkimiz, beden ve toplumla olan mücadelemiz ne kadar gerçek ve bizler bunun ne kadar hakkını verebiliyoruz? Bu soruları kendime her gün soruyorum. Eril, egemen bir düzen içerisinde arzularımı ne kadar tanıdığımı, bunu yaparken ezen-ezilen çarkına ne kadar hizmet ettiğimi sorguluyorum. Eril arzunun içinde kaybolup, asıl sesimi duyabiliyor muyum? Bunu duymak için toplumsal normlarla ne kadar savaşmam gerektiğini hesaplıyorum. 

Çıkardığım sonuç şu: Arzunun erilliğinden daha ziyade gerçekliğinin önemi. Topluma rağmen, eril egemene rağmen gerçek olan arzunun peşinden koşabilme kudreti…

Başına gelecek bir sıfat ile ezen - ezilen çelişkisinde safımızın belli olduğunu kabul ediyorum ve şundan eminim, eril ezenin yanında duruyor. 

Karakterin derdi

İkinci tekil şahıs senin öykülerinde kimi vakit sevgili bir ötekiye söylenemeyeni açığa çıkarmanın bir yoluna dönüşüyor. Sen dili ile itiraflar, vaktiyle ifade edilmemiş acılar, sevgiler dile geliyor. İkinci tekil şahıs, o ‘sen’e yönelme elbette hitap biçimi nedeniyle okuru da işin içine katıyor. Nedir seni 2. tekil şahısa yönelten?

Okur ile omuz teması olarak görüyorum. Öykünün taşıdığı duyguyu bir yerde okura itiraf ettirme durumu da aynı zamanda. 2. tekil şahsın söylediği cümle okurun içinde yankılanıyorsa bu beni mutlu eder. Öykü yerini bulmuştur diye düşünürüm. 

Bir yandan da karakterin saflığına, dünyasına ihanet etmemek adına bir mücadele bu… Karakterin kendini haklı ya da haksız bulmasından daha ziyade derdini anlatıp kenara çekilmesi olarak da görebiliriz. 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

Henüz yorum yazılmamış