Ahmed Arif’i 90. yaş gününde anarken...

Ahmed Arif’i 90. yaş gününde anarken...

Ahmed Arif’i doğumunun 90. yılında anarken, doğum meselesi aslında bir sebep olarak kabul edilmeli. Bu bağlamda sanırım öncelikle biyografik bilgiyle başlamak en iyisi.

Ahmed Arif birçok kaynağa göre 21 Nisan, oğlu Filinta’nın ölümünden sonra paylaştığı nüfus cüzdanına göre ise 23 Nisan 1927’de Diyarbekir Suriçi’ndeki Fatihpaşa Mahallesi (namı diğer Xançepek), Yağcı Sokak, 7 numaralı evde doğmuş. Kendi anlatısına göre evleri, geniş avlulu, havuzlu, bahçeli, eyvanlı, yazlık kışlık odaları olan büyük bir evmiş. Şimdilerde örnekleri hayli az kalan bazalt taştan klasik Diyarbekir evlerinden biri.

Babası Kerküklü Arif Hikmet Bey, annesi Erbilli Sare Hanım. Daha iki yaşında iken annesini kaybeder. Onu emziren, büyüten, eğiten ve en az bir öz ana gibi bağrına basan, bu sebeple 1983 yılındaki ölümüne kadar “analığı” Arife Önal’a saygıda kusur etmediğini, öz anası gibi bildiğini hep anlatır.

Büyük bir Ermeni işadamı olan ve ipekböceği işiyle uğraşan Hovsep Kazazyan’ın, Diyarbekir Balıkçılarbaşı semtinde 1915 Ermeni kırımına kadar ipek böceği borsası olarak kullandığı yapı, sonradan ilkokula dönüştürülür. İşte Ahmed Arif anaokulunu o binada okur ve okumayı orada söker. Şimdilerde o yapı Suriçi PTT şubesidir.

Babasının Siverek’in Karakeçi bucağına nüfus müdürlüğüne atanmasıyla ailece Siverek'e yerleşirler. Bu yerleşiklik babası Arif Hikmet Bey’in Harran kaymakam vekilliği dahil 12 yıl sürünce, 1933-34 öğrenim yılında Siverek İlkokulu’na yazdırılır. Okuma yazmayı Diyarbekir anaokulunda öğrendiğinden tez zamanda sınıfın çalışkan öğrencilerinden olur. 

Siverek yıllarına ilişkin bir anısı şöyledir: “Siverek, o yıllarda Şehir ve Ordu mahallesi diye ikiye ayrılmıştı. Biz Ordu mahallesinde oturduğumuzdan, şehir mahallesi çocuklarını sürekli kovalardık. Kavga ederdik. Onlar da gider, üçüncü süvari alayına sığınırlardı. Süvari Alayının camları kırılmasın diye taş atmayı durdururduk. Orada doğulu askerler vardı, çıkar sapanla bizleri kovalarlardı.”

“O yıllarda doğuda Umum Müfettişlikleri vardı. ‘Vatandaş Türkçe konuş’ diye mecburi bir kampanya başlatmışlardı. Türkçe dışında bir dil konuşanlar çarşıda, pazarda yakalanıp karakola götürülür. Haklarında soruşturma açılır. Dövülür, konuştukları her kelime başına ceza ödetilirdi.”

İşte bununla ilgili bir yaşanmışlık...

‘Aslan kimin dört babayiğit’

“Siverek’te Kanlıkuyu diye bir yer var. Çok eski bir mekân. Harap ama bir bölümü ayakta. Yanında da bir karakol var. Karakolun yanı başında da bir yazlık kahve. Büyükçe bir yazlık kahve, 500-600 kişinin oturabildiği bir kahve. Önünde de koca bir dut ağacı var. Dallarına çanlar takmışlar. Serçeler gelip dut yemesinler, oturanların başına da pislemesinler diye arada bir çanları çalıyorlar. Karakolla kahvenin arası 50 metre var, yok...”

“Karakolun önüne yatırmışlar bir adamı. Sakız gibi bembeyaz bir donu, bir entarisi, gene ipekten bir puşusu bir ageli var başında. Adam yalın ayak. Polisler falakaya yatırmışlar. Tüfeği takmışlar adamın ayağına, veriyorlar falakayı. Adam ‘ya Muhammed’ diyor başka bir şey demiyor. Adamın Arap olduğunu anladım. Çünkü Kürt olsa başka türlü bağırırdı. Zaza olsa başka türlü. Ya mahkemeye gelmiş, ya hükümetle bir işi var. Ya da pazara gelmiş, yağ mı, yoğurt mu ne, bir şeyler getirmiş...”

“Dediğim gibi 4-5 polis adamı dövüyor. Biz çocuklar aşağı yukarı 70-80 metre kadar yukardayız. Olayı görüyoruz. Hepimizin ip sapanı var. İp sapan kullanmak ustalık ister. Gerçi her çocuk bir iki ayda öğrenir kullanmasını. Köylüler, çobanlar derler ki; ‘Kürt, tabancadan tüfekten korkmaz, ip sapanından korkar’. Şimdi yumurta büyüklüğünde bir taşı düşünün vınlayarak geçiyor. Ve değdiği yeri paramparça ediyor. Göğüs olsun, kafa olsun, vurdu mu öldürüyor yani.”

“O anda hemen kararlaştırdık. Liderimiz Mustafa Tatar diye biri, benden bir iki yaş büyük, gövde bakımından da iri. Babası babamın arkadaşı, ailece de çok yakınız. ‘Dağıtalım bunları’ dedik. İki üç metre arayla mevzi aldık. Mustafa ‘dikkat edin, adamı vurmayalım’ dedi. Ben de ‘kafalarına vurmayalım’ diye uyardım.”

“Fakat polisler hareket halinde. Üç ya da dört taş attık, polislerden ikisi yıkıldı kaldı, ötekiler kaçtı. Biz de hemen tüydük. Mustafaların bağına gittik. Bağ, şehre 45 dakika çeker. Kuzeyde Siverek bağları. Sonra akşamüstü geldik. Bizim evde anlatıyorlar; ‘Aslan kimin babayiğit, bıyıklarından adam asılır. Aslan kimin dört tane çıkmış, vermişler polislere dayağı, vermişler dayağı, o fıkara Arebi kurtarmışlar...’”

"Ben hiç oralı olmadım. Fakat ertesi gün babam kahveye gitmiş. Arkadaşları konuşuyorlarmış. ‘Yok yahu’ demişler; ‘öyle babayiğit filan değil, çocuk onlar. En kabadayısı on yaşında yoktu. Fakat hepsi korkunç nişancıydı...’ İşin tuhafı kimse kınamamış olayı. O fukara adam, Türkçe konuşamıyor. Zavallı bir Arap. Ne zaman mı oldu bu olay? 1935 yılları falan olabilir. Öyle hatırlıyorum.”

Şiirleri dilden dile

O yıllarda tüm oyuncaklarını kendilerinin yaptıklarından söz eder ayrıca.

Ata binmeyi, silah kullanmayı, Kürtçenin Zazaca ve Kurmanci lehçelerini Siverek’te, Arapçayı Harran’da öğrenir. Aşiret töresi, yaşam biçimini genç yaşında oralarda öğrenir. 

1939’da ilkokulu bitirir. Önce Diyarbakır sonra Urfa’da okula yazılır. Şiire tam da o yıllarda başlar. İstanbul’da çıkan “Yeni Mecmua”ya şiir yollar ama yayımlanıp yayımlanmadığını öğrenemez. Urfa ortaokulunu 1942’de bitirir. Babası onu Afyon Lisesi’ne yollar. Yatılı okur. 

1943 yılında bir dergi “seçme şiirler demeti”ni yayımlar. Derginin sol başında Neyzen, sağ başında Ahmed ARİF... ve tabii yazı başına da 10 lira telif ödenir. 

1947’de Ankara Dil Tarih Coğrafya fakültesinin felsefe bölüme kayıt yaptırır. İşte şiir dili o yıllarda oluşmaya başlar. Şiirlerini yazdıktan sonra henüz yayımlatmadan çoğu kez dilden dile okunmaya başlanır. O yıllarda Türkiye Gençler Derneği’nin üyesidir. İşte o gençlik örgütüne yönelik operasyonla birlikte artık başının beladan kurtulamayacağı yıllara merhaba der.

Ahmed Arif’in “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabı 1947 ile 1959 yılları arasında yazdığı şiirlerinden oluşmuş bir kitaptır. Kitabın yayımlandığı tarih, Türkiye ve Avrupa’nın toplumsal ve siyasal kodları açısından önemlidir. Avrupa’da 68 gençlik hareketleri hızla ivme kazanmıştır. Türkiye’deki üniversite gençliği de aynı rüzgârı arkasına almıştır. Doğu’da Kürtler de aynı rüzgârın ivmesiyle il ve ilçelerde “Doğu Mitingleri” düzenlemekte!

İşte Ahmed Arif’in kitabı, bir başka Ahmed, Ehmedê Xanî’nin “Mem u Zîn” kitabıyla aynı yıl yayımlanarak sanki 1968 Türkiye’sine edebi gönderme yapar.

Bu girizgahtan sonra Ahmed Arif’in şiirinin köşe taşlarına parmak basmak gerektiği düşüncesindeyim. Bunu birkaç başlık altında, tabii şiirlerinden örneklerle irdelemekte yarar var.

‘Mektup gelir beni bulur’

İlk başlık sanırım “Coğrafya” bağı olmalı: Ömrü boyunca sadece bir kitap yayımlatan ve o kitabı da hepi topu 19 şiirden oluşan bir “külliyat”ın sahibi şairin, İbn-i Haldun’un “Coğrafya, kaderdir” vurgusundan yola çıkarak şairin hamuruna coğrafyasının kattıklarının ve dahi diğerlerinin üzerinde durulmasıdır mevzu...

Usta yazar Yaşar Kemal, Ahmed Arif’in “Diyarbakır çıkışlı” oluşunun ve Diyarbakır’ın değişik kültürlerinin içinde yetişmesinin şaire hayli olanaklar sağladığını vurgular. 

Ahmed Arif’de, “Mezopotamya’daki Arap kültürü, yukarıdan gelen Kürt kültürü, Çerkes ve Türk kültürleri bunların hepsi birleşir” der ve ekler:

“Ahmed Arif’in sesi, sözü bütün Anadolu, Mezopotamya ses ve sözlerinin harmanıdır.”

Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplardan birinde Ahmed Arif der ki; “İster bildiğin adrese, istersen geçen mektupta verdiğim adrese yaz. Aslına bakarsan, adımı yazman kâfi, mektup gelir bulur beni. Küçük yer, şöhretim de yaygın…” Hayat bulduğu coğrafyasından işte bu denli emindir.

Coğrafya bağı ve ilişkisi üzerinden “Anadolu”, “Diyarbekir Kalesinden Notlar ve Adiloş Bebenin Ninnisi” ile kitabına almadığı “Rüstemo” şiirleri bu bağı anlatmada yetkindir…

Bu başlık altındaki şiirlerinden olan “Diyarbekir Kalesinden Notlar”dan birkaç dize:

“Zemheri de uzadıkça uzadı
Seni, baharmışın gibi düşünüyorum
Seni, Diyarbekir gibi,
Nelere, nelere baskın gelmez ki
Seni düşünmenin tadı...”

Devlet’le tanışma

İkinci başlık Ahmed Arif’le devlet-iktidar ilişkisi sorgulamasıdır.

1951 yılında adına “Komünist Tevkifatı” denilen sol düşünceye mensup şair, yazar ve entelektüellerin gözaltıları, sonrasında tutuklanmaları döneminde iki kez devletin “baskıcı” yüzüyle tanışır...

Hem de ne tanışma!

İlkinde, “Otuzüç Kurşun” şiiri henüz hiçbir yerde yayımlanmadığı halde dilden dile dolaşır. Polis duyar ve alır Ahmed Arif’i. Sabaha kadar döverler ve “şiiri oku” derler, inat eder, okumaz. “Ölürüm de okumam” der. İyice döverler ve öldü diye bir arsaya atarlar. Sabah çöpçüler bulur hurdahaş olmuş bedenini. Haftalarca yatar sonra toparlanır.

İkinci alınışı 1951 toplu tevkifat nedeniyle olur ve Sansaryan Han’a götürürler. Trenle Ankara’dan İstanbul’a götürülürken yolda bir kadın, bir erkek iki yaşlı insanla aynı kompartımanda yolculuk yaparlar. Yol boyu kendisine nezaret eden dört polisin bir ara uykuya daldıkları anda, yaşlı kadın Ahmed Arif’in haline acır ve neden, hangi suçtan götürüldüğünü sorar; “sevdalıktan” der.

Sansaryan Han’da 128 gün kalır. Hücrede bulduğu bir kibrit çöpüyle duvara çiziktirdiği sayılardan yattığı gün sayısını belirler, 128 gün. 

“Güneş yoktu ve devamlı elektrik yanıyordu, o da çok kısık” der. Gözaltı sonrası çıkarıldığı mahkemede iki sene hapis sekiz ay da Urfa’da kalebentlik cezası kesilir. Kız kardeşinin Diyarbekir’de öğretmen olması nedeniyle mahpustan çıktıktan sonra mahkemeye başvurur ve gözetim altında tutulma cezasını Diyarbakır’a aldırır.

Sonraki yaşantısında devlet-iktidar ilişkisi “ürkütür” şairi. Fakat bu ürkme hali, şiiri ve edebiyatı üzerinden hesaplaşmayı hiç erteletmez. Derinlerinde bir yerinde hep muhalif kimliğinin duruşu vardır. Ciddi bir tarih bilgisiyle harmanlanmış bir muhalifliktir bu…

Yine Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplardan birinde: “Beraat etmişim, kim takar! Kanun yalnız biz fukaralar için var. O da cezalandırırken sade! Gece tenhada boş gezmiyorum. Ahdettim, beni öbür dünyaya yalnız gönderemezler. Ne de olsa eşkıya kanı taşıyoruz” der. 

Bu başlık altında; “İçerde”, “Yalnız Değiliz”, “Akşam Erken İner Mahpushaneye”, Ay Karanlık”, “Unutamadığım”, “Bu zindan Bu Kırgın Bu Can Pazarı”, “Leylim Leylim”, “Hasretinden Prangalar Eskittim” şiirlerini saymak gerek… Bir de kitaba girmemiş şiirlerinden “Kalbim Dinamit Kuyusu”…

Bu başlık altındaki “Leylim Leylim”den birkaç dize:

“İşte kan tutmuş korsanlar
Haramla beslenmiş azgın
Düzmece peygamberler
Ve cüceleri
Ve iğdiş ve aptal kölelerine karşı,
İşte bir kez daha
Bu can bendeyken,
Delin, divanenim işte...”

1943 kıyımının izleri

Üçüncü başlık “Unutmama, Hafıza Kültüründe Israr” olmalı belki! “Unutmama” meselesine en uygun şiiri de “33 Kurşun” olmalı. 

Aslında bundan yetmiş yıl önce Ahmed Arif’in belleği üzerinden, destandan çok bir ağıt gibi, önce dile düşen sonra tam metin olarak kitabında kayıt altına alınan “33 Kurşun” şiiri sanki biraz da günümüzde hafızalardan silinmeye çalışılan Roboski’ye o yıllardan bir gönderme ve yeniden hafıza tazelemedir.

33 kurşun 1943’de Van’ın Özalp ilçesinde 33 yoksul Kürt köylüsünün kurşuna dizilmesi üzerinden, sonraki yıllarda hafızalarda yer ediyorsa, etmiş ise, büyük ölçüde Ahmed Arif’in şiirinin dizeleri sayesindedir. 

Öylesine ki, olayı Meclis kürsüsüne taşıyan ve Ahmed Arif’in “süt dayım” dediği Mustafa Ekinci bir gün yakınlarına “yahu” der, “Ahmed Arif’in bu meşhur şiiri herkesin dilinde de bir tek ben yazılı halini görmedim” diye sitem eder...

“33 Kurşun” şiiri sayesinde olayın bizzat kendisi “siyasal hafıza”da kalıcılaşmıştır…

Ahmed Arif; şiirleri, edebiyatıyla insanları sanki geleceğe hazırlar. Hafızalarda bir “edebi antreman” yaratır. Roboski örneği yaşanırken hafıza tazelenip “33 Kurşun”a geri dönülür sanki.

Bu başlık altında çok özel bir şiir olarak elbette “33 Kurşun” dillendirilmeli. Ve dahi kitaba girmemiş şiirlerden “Rüstemo”! Rüstemo'dan birkaç dize:

“Yasak bundan böyle zulüm
Ve öşür
Ve haraç
Ve angarya
Ve katil
Ve soygun
Ve talan
Ve küfür kıza kısrağa
Yasaktır, emreder Dağlar Paşası
Elinde, affetmez Fransız Üçlüsü...”

‘Hep seni hayalliyorum’

Bir başka başlık olarak da Ahmed Arif’te “Tutku ve Aşk”ı vurgulamalı.

Tutku aşkla yoğrularak, sabır ve metanetle işlenmiş şiirlerinde. Bunun en somut örneğini hem Leylâ Erbil’in hem de Ahmed Arif’in ölümlerinden sonra yayımlanan “Leylim Leylim - Ahmed Arif’ten Leylâ Erbil’e Mektuplar’ında görmek mümkün.

Öyle bir aşk ki; beklemiş yazmış inat ve sabırla “zalım Leylâ, Leylâ…” diyerek mısra dökmüş…

Öyle ki mektupların bir yerinde; “Bilirsin, senin için yapamayacağım bir şey yoktur. (Hiç olmazsa canımı veririm ya)” demiş ve eklemiştir: 

“Bineceğin trenlerin soluğu tükenmesin. Ayağını attığın yerler deprem görmesin. Denizler uslu, vapurlar yollu olsun. Ferman et, rüzgâr beni de alıp oralara atsın.”

“Hep seni hayalliyorum. Korkunç… Nasıl yanımdasın bilemezsin. Dicle’ye inerim sen, komşuya giderim sen, tabağı tuttuğumda, buzu kırdığımda, uzak yakın güzel bir hanım gördüğümde sen. En çok da mısra çekerken…”

Ve noktayı şöylece koyar… “Benim her şiirimde varsın ve olacaksın…”

Şiirleri arasında şöyle bir gezintiye çıktığımızda; “Sevdan Beni”, “Karanfil Sokağı”, “Yalnız Değiliz”, “Merhaba”, “Suskun”, “Ay Karanlık”, “Uy Havar”, “Leylim Leylim” ve diğerleri bu ifadeyi tabii ki haklı kılar. 

Hadi bu başlık için “Merhaba”dan birkaç dize:

“Ve seni düşünürüm,
Karanlık, hırslı...
Seni, cihanların Aziz meyvası,
İlân-ı aşk makamından bir mısrâ,
Yeşerip, kımıldar içimde,
Düşer aklıma gözlerin...”

Farklı bir ifadeyle vurgulamak gerekirse; “Hasretinden Prangalar Eskittim” okunduğu zamanlar boyunca hep “ideolojik” arka plan üzerinden bir imlemeyle karşılaşmış! 

Ne zamanki Ahmed Arif'in Leylâ Erbil’e mektupları yayımlanınca, o vakit Ahmed Arif’in “bu şiirlerin tümünde sen varsın” sözünün anlamı vücut bulmuş oldu. Bu sebeple ben illa derim ki; “Hasretinden Prangalar Eskittim”, mutlaka “Leylâ Erbil’e Mektuplar”la birlikte okunmalıdır...

‘Artist değilim, şairim’

Bir başka başlık coğrafya ile ilintili olarak “Tarihsel Arka Plandır”.

1978 yılında Ankara Mülkiyeliler Birliği’nde, Ahmed Arif arkadaşı Necmeddin Yazıcı ve adını vermek istemediği bir bakanla oturmuşlar, ülkenin halini ahvalini konuşuyorlar(mış)… 

Sohbetin bir yerinde Bakan der ki: “İsyan misyan deyip meseleyi abartmayın! Adamların ellerindeki tüfekler bile İngiliz malı. Türkiye’deki bütün Kürt hareketlerinin arkasında yabancı parmağı var. Sizce de öyle değil mi Ahmet Bey?”

Ahmed Arif “sayın bakana” döner ve ağzını doldurarak; “Ulan hebene (hebene Diyarbekir jargonunda biraz da argo deyimle, küçümsenenlere karşı kullanılan bir çeşit koca karınlı su destisidir) o yıllarda Diyarbekir marka, Dersim marka tüfek mi vardı? Hem Kurtuluş Savaşı’nda kullanılan tüfekler ne markaydı?” diye sorunca, Bakan’a susmak düşer...

Mütevazıdır, aynı zamanda da işinin ehli olduğunun farkında bir adamdır Ahmed Arif. Kendisiyle röportaj yapan birinin “hayatınız” sorusuna, “Gerek yok, artist değil, şairim” der!

İhsan Fikret Biçici, dokuz yıl birlikte dirsek çürüttükleri Ankara’daki Öncü Gazetesi yıllarını vurgulayarak; “Ahmed Arif’ten az şey mi öğrendik! Tanıdığım en kalender insandı” der…

Cemal Süreya anlatır: Ahmed Arif’le Cemal Süreya her akşam aynı meyhanede birlikte şiir konuşur, muhabbet eder ve içermiş. Bir iki gün üst üste Ahmed Arif meyhaneye gelmeyince, Cemal Süreya meraklanır ve garsona sorar, o da gelmediğini söyler. Sonra çıkar ve bir başka meyhanede bulur Ahmed Arif'i neden gelmediğini sorar.

“Sorma” der Ahmed Arif, “ben sana çok ayıp ettim”. Nedir mesele diye ısrar edince! “Senin kız kardeşine âşık oldum” der Cemal Süreya’ya!

Cemal Süreya “ne var bunda, olabilir” deyip Ahmed Arif’i ikna ederek kız kardeşiyle bir buluşma ayarlar. Kız kardeşine de “evlen kız, ülkenin en iyi şairi” der. Kız kardeşi de kabul eder. Buluşma günü Ahmed Arif gitmez. Cemal Süreya’nın kız kardeşi çok kızar. Söyler abisine. Cemal Süreya, gider ve meyhanede bulur Ahmed Arif’i, “neden gitmedin, kızı orda öyle beklettin” diye sorar. “Sorma Cemal, gömleğim kirliydi, başka gömlek de yoktu. Kızın karşısına öyle kirli gömlekle çıkmak olmazdı” diye yanıtlar.

‘Aslı buradadır’

Türkçenin Diyarbekir ağzını onun kadar güzel ve yerinde kullanan çok ama çok az insan bilirim... Aynı zamanda küfretmeyi... Yine Leylâ Erbil’e yazdığı mektuplardan birinde bakın nasıl kullanıyor dili:

“Özledim diyebiliyorum ya, yeter bana. Evet özledim seni. Hastalıklar, musibetler, uzak kalsınlar, sana. Yerine, ne çekeceksen ben çekeyim. Yerine, ne belâ bulacaksa beni bulsun. Kadalar beni alsın. Kurban başan. Başan dönüm. Kadan alım. Cümle dünyalıkları senin ayağının dırnağına kurban ederem. Bir havan, bir tutumun var ki âb-ı hayata bile değişmem. Yiğit, rahat, dobrasın. Beni hiç kırmadın. Umut, yaşama sebebi, zulme dayatma yetisi oldun bana. Sensiz edemem.”

Halk türküleriyle muhabbeti mısralarına nüfuz etmiştir. Yaşamına da… Bir gün İhsan Fikret Biçici’yle gazetedeki odasındayken işten başını kaldırıp der ki; “Bak hele, benim babam sittin sene düşünsek bu kadar rahat bir dize kuramayız: ‘Çıkayım dağlara da, kurt yesin beni’…

“Harami var deyi korku verirler/ Benim ipek yüklü kervanım mı var” türküsünü Fikret Otyam, Ahmed Arif’ten dinleyip kaydettiğini söyler.

“Kul olayım kalem tutan ellere” vurgusunu yaparken “bu mısra, bir otobüs dolusu şairi eskitir de, Pir Sultan eskimez” der.

Ve daha niceleri; “Bacısı güzele kardaş olaydım”, “Çayın öte yüzünde/ ceylan oynar düzünde”, “Ben seni gizli sevdim/ bilmedim âlem duyar” türkülerini...

Oğlu Filinta okulu bitirip heykeltıraş olur. İlk işi babasının büstünü yapmak olur. Büst bitince “beğenmedim baba, bozup yeniden yapacağım” der. “Boz oğlum boz, nasıl olsa aslı burdadır” der ona...

Başta da dediğim gibi 19 şiirlik “Hasretinden Prangalar Eskittim” kitabıyla şiirin has ustası olmuş bir adamdan söz ediyoruz. 

“Düzyazı benim için uzunluk kısalık meselesi sade. Ne mene önemli olursa olsun, bir saatin içinde yazar atarım. Şiirse içimde uyur…” der. 

Kendisine laf yetiştirenlere; “Sayıca çokluğu da üstünlük sayanlara, kulak asma. Arasan, ağız tadıyla anılacak tek mısraları yoktur onların” der…

Özetin özeti şudur ki! 

Ben Ahmed Arif’i 1974-78 yılları arasında Ankara Mülkiye öğrencisi olduğum yıllarda tanıdım. Birkaç kez sohbet şansım oldu. 1977 yılında kitabını da imzaladı bana. Zafer çarşısındaki sohbetlerimizden birinde biraz da ‘biz gençler, kendi kuşağının yaşadığı acı ve zulümleri’ yaşamayalım diye kelamlar etmişti.

Sonra benzer sözleri mektuplarından birinde gördüm. “Zaten yaptığımız ne ki? Kimsenin karnında açlığı, ayağında yalınlığı ve sırtında çıplaklığı kalmasın diye ömrümüzden bir parça vermek. Hepsi bu…”

O bir “namus işçisi”ydi. Şirinde dediği gibi:

“Şahmurat suyu kan akar / ve ben şairim / namus işçisiyim yani / yürek işçisi / korkusuz, pazarlıksız, kül elenmemiş…”

Yaşasaydı bu gün 23 Nisan 2017’de doksan yaşında olacaktı. E, zaten yaşıyor, şiirleriyle, hep yaşayacak Ahmed ARİF...

23 Nisan 2017 Diyarbekir 

;

Yorum Yazın

Email adresiniz yayınlanmayacaktır.

3 Yorum

  •  
    Muhittin Cemiloğlu
    25.04.2017

    Yıllardır, az çok bildiğim, ama hakkında yalan yanlış bilinir bilinmez, bir çok kişinin ben şiiri i, şairi severim diyen her insanın kıyısından köşesinden bir yorum yaptığı. Bu değeri ilk defa bu denli yalın saf ve öz bir açıdan okuyorum. Ellerin der görmeye. Emeğine yüreğine göz nuruna sağlık. Bir çok kişiye üstat hakkında yorumda bulunurken faydalanması gereken bir kaynak niteliğinde...

  •  
    Samet Mengüç
    25.04.2017

    Emeğine kalemine yüreğine sağlık Keké Şehmus...

  •  
    Suat Güven
    25.04.2017

    Çok değerli bilgilerle donatılmış bu güzel yazınızla bize bu büyük şairi anma ve bir parça da olsa anlama fırsatı verdiniz; kaleminize sağlık.